Gün Aydı Bize!

Gün-aydın kelimesini herhalde hiç bu kadar sevmemiştim. 8 Haziran sabahı farklı bir Türkiye’ye uyanacağız şeklindeki inançlı söylemi hep bir dilek olarak içimde tutmuş, ama bu fikre pek de inanmamıştım. Ne de olsa üzülmek vardı işin ucunda, hayal kırıklığı ihtimali vardı, bütün bunlara hazırlamalıydım kendimi.

Ama o sabah, tünelin ucunda cılız bir şekilde beliriveren ışık gösterdi kendini, şükürler olsun ki! Aydınlığa mı çıktık ne!? Gözlerimiz kamaştı birden! Uzun süredir bekliyorduk bu anı ne de olsa…

Sun-Rise-Good-Morning-Wallpaper

Bu seçimi adil ve temiz hale getiren Oy ve Ötesi’ne, canla başla sandığına sahip çıkan gönüllülerine, oy vermek için türlü zahmetlere katlanan tüm seçmenlere (en çok da seçimlerden iki gün önce Diyarbakır’da yaşanan talihsiz patlamada ağır yaralandığı halde sandığa gelen fedakar vatandaşlara), aslında sandıkta özgür iradesiyle oy kullanan herkese minnettarım.

En sevindiğim şeylerden biri de bu seçim sayesinde mecliste kadın vekil oranının yüzde 14’ten yüzde 17’ye yükselmesi oldu. Üstelik bu seçimler sonucunda Ermeni, Roman ve Süryani vekillerimiz mecliste yerlerini aldılar. Daha renkli, daha çoğulcu ve daha demokratik bir meclisten başka ne isterim? 🙂

Bu yazının sonuna yakışan şarkı sizce de Bülent Ortaçgil’in 1974 tarihli “Günaydın”ı değil mi? Anlamlı sözleri, Ortaçgil’in kedimsi vokaliyle, melodisi ve düzenlemesiyle tam bir sabah ve umut şarkısı. Umut kalbimizden hiç çıkmasın, umutlarınız hiç solmasın… “Yalnız ve güzel ülkem”iz hiç karışmasın…

“Günaydın size, günaydın bize
Hepimize günaydın, günaydın hepimize
Bu gün yeni bir gün, sevimli bir gün
Yeni bir gün bu gün, hepimize günaydın
Günaydın uyanışımıza, günaydın uyanışımıza
Uyanışımıza günaydın, günaydın uyanışımıza…”

Reklamlar

Holstee’nin Hayata Dair Manifestosu…

Holstee adlı farkındalık ve duyarlılık odaklı internet sitesinin kurucuları Dave, Mike ve Fabian bir gün New York’ta Union Meydanı’ndaki merdivenlerde oturmuş ve başarıyı nasıl tanımlayacaklarını yazmışlar. Bu yazıyı Holstee Manifestosu olarak adlandırmışlar ve 2009’da poster haline getirmişler. Manifestonun internette popüler olması çok sürmemiş. 50 milyondan fazla kişi okumuş, 13 dile çevrilmiş. Ben de bu manifestoya bir dergide rastlamıştım ve çok hoşuma gitmişti. Hırslardan, rekabetten, olumsuz duygulardan, “hedefe ulaşmak için her yol mübahtır”lardan uzak, gerçek, samimi ve vurucu bir metindi. Kısa ve dostane  olduğu için ayrıca etkilenmiştim. Baktım çevrildiği 13 dil arasında Türkçe yok, bugün Türkçe’ye çevirdim ve çevirimi Holstee’cilere de gönderdim. Belki internet sitelerinde yayımlarlar. Orijinali aşağıda:

Holstee Manifestosu'nun orijinali. (Fotoğraf: Holstee.com)

Holstee Manifestosu’nun orijinali.
(Fotoğraf: Holstee.com)

 Çevirisi de şöyle:

“Bu senin hayatın. Sevdiğin şeyleri yap ve bunları sık sık yap.

Bir şeyden hoşlanmıyorsan onu değiştir. İşinden hoşlanmıyorsan istifa et.

Yeterince zamanın yoksa televizyon izlemekten vazgeç.

Hayatının aşkını arıyorsan artık arama: sen sevdiğin şeyleri yapmaya başlayınca o sana gelecektir.

Her şeyi aşırı sorgulama, hayat basittir. 

Tüm heyecanlar güzeldir: her yediğin yemeğin son lokmasının tadını çıkar (ve bunun için şükret).

Zihnini, kollarını ve kalbini yeni şeylere aç.

Bugün gördüğün ilk kişiye senin tutkun ne, diye sor ve kendi esin kaynağı hayalini ona da anlat.

Sık sık seyahat et, kaybolmak kendini bulmanı sağlayacaktır. 

Bazı fırsatlar hayatta sadece bir kere eline geçer, onların peşine düş.

Hayat tanıştığın insanlarla ve onlarla yarattığın şeylerle ilgilidir. O yüzden dışarı çık ve yaratmaya başla. 

Hayat kısa. Hayalini yaşa ve tutkunu paylaş.” 

Manifestonun 2010 tarihli, New York bisikletçilerinin eseri görsel versiyonu ise şu videoda:

Herkesin kendi hayatında bunları uygulayabilmesi dileğiyle…

Peki Ama Kim Bu Grayson Perry?

Grayson Perry İngiliz bir çağdaş sanatçı. Hem de Turner Ödüllü. Ben adını duymuştum ama kendisiyle ilgili fazla bilgim yoktu açıkçası. Channel 4 adlı İngiliz TV kanalına yaptığı belgeselde anlattığı yapıtlarını şu an  “Who Are You?” (Sen Kimsin?) başlığı altında, Londra’da bulunan Ulusal Portre Galerisi’nde görmek mümkün.

himself art fund

Kendisi…

Sözkonusu ücretsiz sergide genelde 2014 yapımı 14 eser var. Perry’nin bu çalışmalarının ortak özelliği, kimliğini değiştiren veya kimliği değişen, “sıradan insanları” ele alması: bunlar arasında Müslüman olan bir İngiliz kadın, cinsiyetini değiştiren ve erkek olan bir genç, iki eşcinsel babanın kurduğu bir aile, gözden düşen ve itibarını kaybeden bir politikacı, bir Alzheimer hastası da bulunuyor. Perry’nin çalışmalarıyla ilgili kendi ağzından yazılan açıklamalar, gerçek insan hikayeleri üzerinden milliyetçilik, aile, din, cinsiyet gibi kavramları sorgulatıyor. Bu kavramlara meydan okuyor da denebilir. Perry bu kişilerin her biriyle 3-4 gün geçirerek onları anlamaya çalışmış. Eserlerin biçimleri de özgünlükleriyle dikkat çekiyor: minyatür bir portre, duvar dokuması, heykeller, çanaklar, vazolar… Kullandığı malzemeler de enteresan: ipek, pamuklu kumaş, pirinç, fotoğraf…

Galeri bu mini-sergiyi müzenin daimi koleksiyonunun arasına gizleyerek oyunbaz ve zekice bir iş yapmış. Böylece bazı eserleri bulmak için deyim yerindeyse bir define avına çıkmak gerekiyor. Eserlere ulaştığınızda ise yanındaki eski portrelere de bakınca, sanatın geçmişten günümüze değişimine, farklı evrelerine tanık oluyorsunuz.

Bu hissin en yoğun yaşandığı, eser Factor ve Celebrity Big Brother gibi yetenek yarışmalarında birkaç yıl önce finale yükselen Rylan Clark’ın mini portresiydi. 26 yaşındaki Clark’ın havalı bir görünüşü var ama sesi için aynı şey söylenemez! Buna rağmen kendisi şu an bu yarışmaların yarattığı sanal balonun sözde kazananlarından biri. Andy Warhol’un “Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” sözünü geçerli kılan televizyon çağının yeni yıldızlarından. Çok kısa sürede ünlü olmuş, birçok hayranı var ve magazin basınında bugün hala haberleri çıkıyor. Şu an bu şovlardan birinin sunuculuğunu yapıyormuş. Memleketi, Londra’nın kuzeydoğusunda bulunan ve aksanıyla sık sık dalga geçilen Essex bölgesi. Portresi ise “The Earl of Essex” (Essex Kontu) adını taşıyor. Perry bu eserinin altındaki açıklamasında içinde yaşadığımız dönemin aristokratları ünlülerdir diyor. Bu yüzden Rylan’a Essex Kontu adını takmış ve eski dönemin aristokratları gibi portresini yapmış. Rylan’ın fiziksel özellikleri dikkat çekici, masmavi gözleri, kabarık saçları, (burada görünmese de) bembeyaz dişleri var. Perry onun “çıtkırıldım bir asilzadeyi” hatırlattığını söylerken haksız sayılmaz. Portreyi neden minik yaptığını ise şöyle açıklıyor: “21. yüzyıla ait ünlü portrelerinin doğal tuali cep telefonu ekranlarıdır.”

more_miniature_rylan

“The Earl of Essex”, 2014

Sergide beni en çok etkileyen eser, aşağıda görebileceğiniz “Comfort Blanket” (Konforlu Battaniye) oldu. Bunun gibi pop-art’ı çağrıştıran, renkli, karmakarışık ve çılgın eserleri seviyorum. Ama bu yapıtın asıl çekiciliği, İngiliz olmanın ne demek olduğu yorumundan ileri geliyor. Perry, halıdan dokuduğu ve bir duvarı tamamen kaplayan bu “banknotun” üzerine İngiliz kültürünü ve kimliğini nakış nakış işlemiş. İngiltere banknotlarında fotoğrafı bulunan 88 yaşındaki Kraliçe II. Elizabeth, İngiliz kültürünün yapı taşlarından biri olarak bu banknotta da yerini almış.

"Comfort Blanket", Grayson Perry, 2014

“Comfort Blanket”, 2014

Tabii ki buradan aralardaki küçük yazılar anlaşılmıyor. Ama Perry’nin İngiliz kültürünü genelde sevilen yönleriyle yansıttığı söylenebilir: çay, “fish and chips”, İngiliz bayrağı, sızlanma, Shakespare, Hint yemekleri, yağmur, David Bowie gibi İngiliz sanatçılar, özgürlük… Açıklamasında Perry insanların bu ülkeye istikrar, güvenlik ve hukukun üstünlüğü için göç ettiğini söylüyor ve “bundan gurur duymamız gerekli” diyor. Eh, haksız da değil. Peki bu çalışmanın adı neden “Konforlu Battaniye”? Macar bir arkadaşının buraya göçen annesi, İngiltere’yi sarınabileceğiniz bir “güvenlik battaniyesi” olarak tanımlarmış da ondan.

İlginç bulduğum çalışmalardan biri de “Memory Jar”dı (Hatıra Kavanozu). Bu vazo Alzheimer hastası bir adamı ve karısını gerçek aile fotoğraflarıyla birlikte resmediyor. Altzy adlı Alzheimer şeytanı da bu fotoğrafları yırtarak adamın hafızasından siliyor.

alz1

“Memory Jar”, 2013

alzh

Altzy, elinde makasıyla hastanın hafızasını yok ederken…

Aşağıda görebileceğiniz “The Ashford Hijab” ise Ashford adlı bir güneybatı kasabasında oturan, 20’li yaşlarında, beyaz ırk mensubu bir İngiliz kadının Müslüman olması üzerine. İpek bir eşarp üzerine işlenen motifler, Batı’nın tüketimi ve cinselliği pompalayan, aşırı içki içen toplumunu geride bırakan, bunun yerine çocuklarıyla birlikte Müslüman “kızkardeşlerinin” desteğine sığınan bir kadının öyküsünü anlatıyor. Bu portre, bana biraz yüzeysel geldi: genç kadının Müslümanlık anlatımından mı yoksa Perry’nin algılamasından mı kaynaklanıyor bilemiyorum. Sonuçta bütün dinler kadının cinsel olarak metalaştırılmasına karşıdır. Kapitalizmin tüketimi pompaladığı doğrudur, ama Batı’da yaşayan herkes bundan nasibini alır veya bundan kaçmak için illa dine sığınmak gerekir gibi öngörüler ne kadar gerçekçi? İngilizler çok içer, ama İngiltere’de yaşayan herkes çok içiyordur gibi bir yaklaşım doğru değil.

2014-11-08-NPG_893_1333_TheAshfordHija

“The Ashford Hijab”, 2014

The Sunday Telegraph gazetesi sanat eleştirmeni Alastair Smart’ın deyimiyle “Çağdaş İngiltere’nin şipşak fotoğrafını” çekmeyi başarmış Perry. “Modern Family” (Modern Aile) adlı çalışma bunun tipik bir örneği: birçok Avrupa ülkesinden sonra geçtiğimiz yıl İngiltere’nin de eşcinsel evliliğini yasallaştırmasıyla 10 yıl öncesine kadar belki hayal edemeyeceğimiz bir aile biçimi görünür hale geldi: eşcinsel evlilikler ve evlat edinilen çocuklar. İngiltere’de bu yasa değişikliğini muhafazakar sağcı hükümetin yapması da takdire şayan. Muhafazakar sağ teriminin Türkiye’deki gibi tanımlanmadığı ve algılanmadığı kesin bir gerçek!

Bu cesur, yeni şeyler söyleyen, eleştirmenlerin beğendiği, kesinlikle postmodern sergiyi gezmek için tam bir haftanız kaldı.

Sergi fikrinin nasıl geliştiğini Grayson Perry’den dinlemek isterseniz buraya buyrun:

National Portrait Gallery: 

Adres: St Martin’s Place London WC2H 0HE

Açılış saatleri: her gün 10.00 – 18.00 (Perşembe ve Cuma akşamları 21.00)                

Sıcacık Bir Kışın Şerefine…

Ocak ayını seviyorum. Yeni başlangıçlar, yeni umutlar… Sonra her yerde bir indirim var bir kere… Herkes Noel döneminde bayram yemeğine ve hediyelere çok para harcadığı için Ocak ayında tasarruf etmek istiyor. Onları ikna edebilmek için lokantalar, pub’lar ve barlar bile Ocak ayında kampanya yapıyor. Havayolu şirketleri de öyle, Ocak sonuna kadar satın alınan biletler indirimli oluyor. Sonra sezonun en iyi filmleri BAFTA ve Oscar törenleri öncesinde hala vizyonda. Sıcak çikolata ve sıcak şarabın tam zamanı… Henüz Londra’nın merkezine kar yağmamış olsa da… (Bir gece yağdı, o da tutmadı, o yüzden sayılmaz. Kar da yağsa kış klişeleri çemberi tamamlanacak halbuki 🙂 Ama Sırf Taylandlıların meşhur “Tom Kha tavuk çorbasını” içmek için bile Londra‘da kış güzeldir diyebilirim 🙂

Yeri gelmişken bahsedeyim, Tom Kha aslında Londra’da Busaba adlı bir Tayland lokantasında canım babamın keşfettiği ve bizimle paylaştığı bir tat. Buna sanırım Uzakdoğu usulü tavuk çorbası desek çok da yanlış olmaz. Izgara tavuk, şeffaf noodle (bir tür erişte), hindistancevizi sütü, havlıcan, ıspanak, mantar, misket limonu, zencefil, acı “chilli” biberi, soğan, taze kişniş ve limon otuyla yapılıyor. (Bazı tariflerde domates de var, ama ben pek yakıştıramıyorum.) Bu malzemelerle ortaya şöyle bir şey çıkıyor:

Tom Kha tavuk çorbası...

Tom Kha tavuk çorbası…

Şimdi bu ukala böyle ecnebi tarifleri veriyor, biz bu malzemeleri nereden bulacağız demeyin, Özlem Hanım’ın hindistancevizi sütü tarifini deneyin 🙂  Diğer malzemeleri bulmak çok da zor değil, “chilli” biberinin yerini isot, o da yoksa pul biber tutacaktır. Misket limonu bulamazsanız yerine limon kullanın. Limon otu bence olmasa da olur zaten, acı geliyor bana! Şeffaf noodle yerine de spagetti veya erişte pekala konabilir. Oya’s Kitchen adlı blogda bu çorbanın Türkçe tarifini de bulmak mümkün. Şimdiden afiyet olsun!

Yolu Londra’ya düşecek olanlar için de çorbayı sunan lokantayı da tanıtmak isterim. Busaba Eathai, Londra’daki gözde mekanlarımdandır. Yemekleri sağlıklı ve lezzetlidir (bilindiği üzere bu ender görülen bir kombinasyondur! :), üstelik ucuzdur. Tom Kha tavuk çorbası dışında favori ana yemeklerim arasında kömür ızgarasında pişirilmiş ördek veya dana eti; karidesli ve sebzeli eriştesi Pad Thai Jay, kuşkonmazlı kızartma pilav da var. Başlangıçlardan ise zencefilli ve yeşil karabiberli Tayland usülü kalamar ve Malezyalıların yerfıstığı soslu, ünlü tavuk yemeği Chicken Satay’ı seviyorum.

BUSABA-

Busaba’nın ortamı…

Buranın ortamı da rahat ve güzeldir. Girişte sizi yakılmış mumlar ve tütsüler karşılar. Üstelik şehir merkezinde birden çok şubesi var. Ben en çok Piccadilly, Soho ve Covent Garden şubelerini beğeniyorum. Çünkü böyle zincir lokantaların her şubesinde yemek kalitesi aynı olmayabiliyor. Bunların hepsi de merkezde, birbirine yakın zaten. Buranın ilginçliği biraz da tanımadığınız insanlarla birlikte oturmanızda yatıyor. Sekiz kişilik masalara mecburen ortak olunuyor. İlle de baş başa ya da yalnız başınıza yemek isterseniz ise pencerelerin önünde bar taburelerinde oturabiliyorsunuz. Ama ben o alanı pek tercih etmiyorum çünkü masada oturmak kadar rahat olmuyor. Anladığım kadarıyla insanlar kaynaşsın diye böyle ortaklaşa bir oturma düzeni var, ama hiç de kaynaşılmıyor, herkes sadece kendi arkadaşlarıyla konuşmaya devam ediyor 🙂 Buradaki popüler “dumpling” (Çin mantısı) mekanlarından Ping Pong da aynı oturma düzenine sahip.

Busaba'daki oturma düzeni...

Busaba’daki oturma düzeni…

Busaba’nın konsepti hızlı servis ve dostane garsonlarla birleşince tadından yenmiyor. Rezervasyon almıyorlar, dolayısıyla hafta sonları kuyruk beklemek gerekebiliyor, ama masalar çabuk dolup boşaldığı için bekleme süresi uzun değil. Hele de bir türlü yer bulamadığınız başka mekanlarla karşılaştırılırsa! Yayın hayatına 1968’de Londra’da başlayıp sonra (İstanbul dahil olmak üzere) bütün Avrupa kentlerine ve New York’a yayılan, meşhur kültür ve kent yaşamı dergisi Time Out’un okur anketinde burası Londralıların gözde restoranı seçilmiş. Bence doğru bir tercih! Biraz daha keşif için lokantanın internet sitesine bakabilirsiniz.

Taze umutların mevsimi…

 

Bahar geldi. Çiçekleri açtı. Güneşi açtı. Parklar hareketlendi. Neredeyse her blogda, kadın sitesinde, dergisinde bahar temizliğini evde de, ruhumuzda da yapmamız yönünde yazılar uçuşuyor. Bence de doğru bu. Temizlenme, arınma, tazelenmeyi beraberinde getiren yeni ay ve yeni mevsim, yeni umutlar, yeni düşler, yeni beklentiler ve yeni heyecanlarla dolu olsun herkes için ve bunları gerçekleştirmek için iç gücü, azim ve yeni projeler getirsin…

tumblr_static_spring_is_my_love_by_katherine_deathmouse-d3ft7jq