Londra’nın Gezici Lezzet Durağı: Bleecker Street Burger

İngiltere’nin en sevdiğim gazetesi The Guardian’da yakın geçmişte bir makale okumuştum: “I gave it all up What is it like to quit your life and start again?” (Her şeyden vazgeçtim: eski hayatımı geride bırakmak ve her şeye yeniden başlamak nasıl bir şey?”) Bu dosyada yer verilen başarı öykülerinden biri de Bleecker Street Burger’ın kurucusu ve sahibi Zan Kaufman’a aitti. New York’lu girişimcimiz, bu şehirde bir şirketin avukatı olarak çalışıyormuş, maaşı iyiymiş ama mutsuzmuş: işi stresliymiş, çalışma saatleri uzunmuş ve katı bir hiyerarşiden muzdaripmiş. Arkadaşının ailesinin sahip olduğu ve çok sevdiği bir burgerci varmış. Buranın burgerlerini adeta “sihirli” olarak tanımlıyor. 2011’de arkadaşına pazar günleri burada çalışmayı teklif edince hayatı değişmiş. İki hafta sonra işinden istifa etmiş ve burgercide tam zamanlı çalışmaya başlamış. Pek yemek yapmaktan da anlamazmış o zamanlar. Korkumu yenen işe yönelik tutkum oldu, diyor. Bir yıl sonra sevgilisiyle evlenmek için Londra’ya yerleşmiş. Burada lokanta açacak parası yokmuş, o da elden düşme bir kamyonet almış ve 2012 yılında Bleecker Street Burger markasıyla Londra sokaklarında dolaşmaya başlamış. Markanın adı Manhattan’da en sevdiği sokaktan mirasmış. Bu arada bir parantez açmak gerekirse, bu kamyonet hikayesi bana feci halde 2014’te gösterime giren Şef / Chef filmini hatırlattı. Bu sevimli filmin ana karakteri de şef olarak çalıştığı lokantadan istifa edip eski bir karavan alıyor ve hayatı değişiyordu: Sokak mutfağı hazırladığı karavanıyla şehir şehir dolaşıp hem para kazanıyor hem de müşterilerle içli dışlı olabiliyordu. Kaufman da sokakta çalışmayı sevmiş: çünkü müşterilerden hemen geri dönüş alabiliyor ve bir mutfakta durmak yerine onlarla doğrudan ilişki kurabiliyor. Hatta müşterilerinin çoğuyla sıkı fıkı olmuş. Ama kamyonet daha sonra kalıcı standlara dönüşmüş. Bunlardan biri, Pazar günleri Doğu Londra’da kurulan Old Spitalfields Market adlı pazaryerindeki köşeleri, bir diğeri de merkez Londra’daki Southbank’te bulunan karavanları. İkisi de her gün açık. Ayrıca daha önce şu yazımda bahsettiğim Dalston Yard’da kurulan Street Feast’e de katılıyorlar.

Bleecker Burger'ın kurucusu Zan Kaufman

Bleecker Burger’ın kurucusu Zan Kaufman karavanının önünde…

Peki bu işin kötü yanları yok mu diye sorulduğunda şöyle diyor Kaufman: “Elbette var: iş hayatım ve özel hayatım birbirine karıştı, çocuk doğurma planlarımı ertelemek zorunda kaldım. Buna rağmen Londra‘nın finans merkezindeki ofis çalışanlarını ellerinde kartondan kahve bardaklarıyla etrafta koşuştururken görünce ‘iyi ki onlardan biri değilim’ dedim.”

Bleecker Street, hem yeme-içme konusunda sözü epey geçen Time Out London dergisinden beş yıldız almış, hem de Burgerac lakaplı burger blogu yazarının Londra’daki en iyi 20 burger listesine girmiş. Londra’da iyi pek çok burgerci var aslında. Peki burayı farklı kılan ne? Zan Kaufman, tıpkı Vedat Milor gibi iyi yemeğin sırrı iyi malzemedir, diyor. İngiltere’nin küçük çiftliklerinden gelen, otlakta beslenmiş danaların etini kullanıyor. Bunları da güney Londra’daki Bermondsey semtinde The Butchery adlı kasaptan alıyor. Burada 40-50 gün kurutularak dinlendirilen et yoğun bir aroma kazanıyor. İşi basit tutmayı seviyorum, diyor Kaufman.

Buranın önünden kuyruk hiç eksik olmuyor... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Bleecker Street Burger’ın önünden kuyruk hiç eksik olmuyor… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Bence de burası pek çok kişiye göre Londra’nın en iyi burgercisi olan Patty and Bun ile yarışır. Yumuşak ve küçük bir susamlı ekmek önce karamelize ediliyor, daha sonra “az – orta arası pişmiş” (ama ben orta istedim 🙂 derecede kızarttıkları burger köftesi bunun içine konuyor. Özel bir burger sosu ve beyaz soğan da kullanılıyor. Gurme bir yer değil, mesela çizburgerlerine Mac Donalds’ın gözdesi, bence lastik tadı veren “Amerikan peyniri” koyuyorlar, ama bu bile burgerlerinin tadını bozmayı başaramamış! 🙂 Burgerac‘ın da dediği gibi burgerler hakikaten ağızda eriyor.

Burgere geell... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Burgere geell… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Burada bir de “Angry Fries”ı, yani “Öfkeli Patates Kızartması” (!) deneme şansım oldu. Chili biberi ve küflü peynir soslu olduğu için bu adı vermişler kendisine. Hiç fena değildi, ama chili, peynir sosunu biraz bastırıyordu. Sade patates kızartmaları da gayet güzeldi bu arada.

Patates kızartması da lezzetli... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Patates kızartması da lezzetli… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Burada “craft” denen, Brooklyn Lager gibi artizan New York biralarını veriyorlar. Eh, daha ne olsun? 🙂 Mönüyü ve fiyatları da aşağıda görebilirsiniz:

Mönü solda görülebiliyor... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Mönü solda görülebiliyor… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Eğer bir gün yolunuz Londra’ya düşerse, kesinlikle denemenizi öneririm. Şimdiden afiyet olsun! 🙂

Kendi internet sitesi: http://bleeckerburger.co.uk

Reklamlar

İngiltere’de Göçmen Olmak…

Bugün İngiliz The Times gazetesi “Migrant Benefits” (Göçmenlerin Sağladığı Yararlar) başlıklı şahane bir başyazıya imza atmış. Yazı özetle göçmenlerin İngiltere’ye zarardan çok fayda getirdikleri ve sağcı partilerin bunu bir türlü anlamak istemedikleri temasını işliyor. Göçmenlerin ülkeye ekonomik, kültürel ve finansal yönden kazanç sağladıkları gerçeğini inkar eden popülizme siyasetçilerin karşı çıkması gerektiği fikrini savunan makale, benden (ve eminim buradaki birçok göçmenden!) tam not aldı.

The Times genelde sağcı bir gazete olarak değerlendirilir, ama The Daily Telegraph kadar körü körüne, ölümüne sağcı ve Kraliyetçi değildir. Akılcı, bağnaz olmayan bir şekilde sağ eğilimli olduğu söylenebilir. Bu gazetede yayımlanan bazı köşe yazıları neredeyse solcu bir gazete okuyormuşsunuz izlenimine kapılmanız için birebir. Hatta bu yazının da onlardan biri olduğu söylenebilir.

Burada ülkedeki göçmenleri ve onlara genel yaklaşımı anlatacak bir parantez açalım: Ülkeye daha eski dönemlerde gelmiş olan bazı göçmenler topluma entegre olmamış ya da olamamışlar, İngilizce bilmiyorlar ya da öğrenmek istemiyorlar, bazılarının işi gücü bile yok. Bu insanların bir kısmı devletin sosyal yardımlarını (işsizlik, sakatlık yardımı, sağlık yardımları, belediyelerin verdiği ücretsiz evler) iliğine kadar sömürmüşler, hala da sömürüyorlar. Örneğin belediyenin kendilerine verdiği bedava evde oturuyorlar, ama belediyeden habersiz kiracı alıp kira parasını da bir güzel ceplerine atıyorlar. Bunun sonucu olarak da onlara karşı bir önyargı, hatta nefret doğabiliyor, işe yaramayıp bir de üstüne vergilerimizi yiyorlar diye. İngiltere’deki sağcı partiler göçmen karşıtı bir görüşü yıllardır körüklüyorlar. Irkçı İngilizler “İngiltere’nin işleri İngilizlere gitsin” (British jobs for British people) diyerek bunu pekiştiriyorlar. Dolayısıyla birkaç yıldır iktidarda olan sağ eğilimli Muhafazakar Parti, Genel Başkanı ve Başbakan Cameron’ın öncülüğünde gelecek yıl yapılacak genel seçimlerde oylarını artırmak için sürekli var olan vizeleri kaldırıyor ve ülkeye daha fazla göçmen girişini engellemeye çalışıyor.

Örneğin 2007’de İngiltere‘ye ilk geldiğimde var olan tam üç değişik çalışma vizesi (Yüksek Vasıflı Göçmen Programı yani Tier 1 General, Öğrencilik Sonrası Çalışma Vizesi yani Tier 1 Post Study Work ile çocuk bakıcılığı yoluyla İngilizce öğrenmeye dayalı Au pair vizesi) şu an itibarıyla kaldırılmış durumda. Artık Türk vatandaşı olarak İngiltere’ye gelmenin yolları ya Ankara Anlaşması’na başvurmak, ya İngiltere vatandaşıyla evlilik yapmak ya da Tier 2 denen şirketinizin size sponsor olmasına dayalı vize. Bunların hiçbiri yukarıda saydığım eski vizeler kadar kolay yollar değil. Ankara Anlaşması için şirket kurmanız, belli bir sermayeye sahip olmanız ve ürün ya da hizmet satmanız bekleniyor. Sponsorluk da çoğu şirketin istediği bir şey değil, çünkü bir İngiltere vatandaşını işe almak her zaman çok daha kolay. Zira şirketin sponsorluk ücretini ödemesi ve sizin başvurunuz için belgeler sunması gerekiyor.

Tekrar makaleye dönecek olursak İngiltere’ye Mart 2013-Mart 2014 döneminde göç eden kişi sayısı 243.000 ve bu rakam bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 40 oranında bir artışa işaret ediyor. Gazete buna binaen Başbakan Cameron’ın ülkedeki göçmen sayısını yılda 100.000’den aza indirme taahhüdünün gerçekçi olmadığını savunuyor.

Gazetenin dikkat çektiği bir ikinci nokta, bu yeni göçmenlerin çoğunun AB ülkesi vatandaşı ve çalışma yaşında olması. Dolayısıyla devlete ödedikleri vergi, devletten aldıkları sağlık vb. hizmetlerin maliyetinden yüksek. Yani İngiltere’ye adapte olabilmiş, İngilizce bilen, çalışan göçmenlerle diğerlerini aynı kefeye koymamak gerekiyor. Bu basit denklemi kurmak herhalde bazı insanların, partilerin ve siyasetçilerin işine gelmiyor. Üstelik, diyor The Times, göçmenlik karşıtı politikalar güdüyorsunuz ama İspanya çoğu emekli olup oraya yerleşen 700.000 İngilizi istemiyorum dese ne yapacaksınız?

The Times’a göre toplumda kanaat önderi olarak görev yapan İngiliz siyasetçilere burada düşen görev, göçmenlerin İngilizleri işlerinden ettiği efsanesini yalanlamak, zira bu doğru değil. Tam tersi göçmenler işgücü piyasasındaki boşlukları dolduruyorlar. Göçmenleri istemiyorum diyenlere sorum şu: kim çalışacak o zaman fast-food lokantalarında, kim dağıtacak bedava dergilerinizi, kim servis yapacak lokantada masanıza, kim dizecek markette rafları, kim kaldıracak trenleri? İngiltere doğumlu, beyaz İngilizler yapmak ister mi bu işleri? Genelde hayır. Ya da Noel, Paskalya gibi dini bayramlar döneminde çalışır mı Hristiyan İngilizler? Yatıp kalkıp Müslüman göçmenlere dua etsinler, Noel döneminde çalışmaya gönüllü olarak dükkanları ve marketleri açık tutabildikleri için. Hintlilere de dua etsinler, marketler kapandıktan sonra gece geç saatlere kadar bakkallarını açık tuttukları için. Aslında bu sadece istemekle de ilgili değil, İngiltere doğumlu İngilizler bazı işlerin nasıl yapılacağını da bilmiyorlar. Mesela burada musluk tamircileri hep Polonyalı, inşaat işçileri, badanacılar hep yabancı. Türkiye’ye göre çok da iyi para kazanıyorlar.
Göçmenlerin topluma ekonomik fayda dışında dilsel ve kültürel çeşitliliği de getirdiği aşikar. Bu çeşitliliği kabullenmenin sağladığı demokratik ortam paha biçilemez.
Toparlayacak olursak gazetenin dediği gibi göç İngiltere siyasetinin en büyük meselesi haline gelmiş olabilir. Ama göçmenlerin artıları ve eksileri teraziye konduğunda artı kefesinin ağır bastığını görmek çok zor değil.
Bu tezi savunan “I Am An Immigrant” yani “Ben Bir Göçmenim” adlı sosyal reklam kampanyası da son dönemde Londra billboardlarını süsledi ve epey ilgi çekti. Aşağıda afişlerini görebileceğiniz kampanya, “Movement Against Xenophobia” yani “Yabancı Düşmanlığına Karşı Hareket”in çalışması ve göçmenlerin İngiltere’ye katkılarını vurguluyor. İlk afişte Trinidad ve Tobago Cumhuriyeti asıllı ruh sağlığı hemşiresi Rosemarie Ramkissoon “15 yıldır depresyon, kaygı ve şizofreni hastalığı çeken insanlara yardım ediyorum”  diyor.
The
Aşağıdaki afişte ise Sri Lanka asıllı uzman avukat S. Chelvan “13 yıldır insan haklarını savunuyorum ve adalet için mücadele ediyorum” diyor.
The
Bu kampanyadan seçtiğim son afiş ise Polonya asıllı itfaiyeci Lukas Belina’ya ait: “Yedi yıldır insanların hayatını kurtarıyorum. Kurtardığım bir sonraki hayat sizinki de olabilir.”
polish
Kampanya ve oluşum ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için hareketin internet sitesi: http://www.noxenophobia.org
The Times’da yayınlanan makalenin orijinalini okumak isteyenler için internet versiyonu şurada: “Migrant Benefits”
Yazının tam metni ise aşağıda:
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Üçüncü Sayfaya Hayır Diyelim!

Ne zamandır İngiltere’de medyadan bahsedememiştim. Geçen gün favori dergilerimden Stylist’te gördüğüm bir makalenin üzerine bu konuyu yazmak istedim. Lucy Foster imzalı, üçüncü sayfa konulu makaleyi buradan okuyabilirsiniz. İngiltere’de de üçüncü sayfa kavramı var, ama bizdekinden farklı. Buradaki bulvar gazetelerinin üçüncü sayfalarında bizdeki gibi iç karartıcı cinayetler ve kazalar değil, yarı çıplak genç kadınlar yer alıyor. Aynı bizdeki Şok ve Bulvar benzeri gazeteler gibi. Tabii ki ciddi gazeteler bunlara yer vermiyor.
Lucy-Anne Holmes adlı bir yazar ve aktrisin 2012’de başlattığı `No More Page 3` (Üçüncü Sayfa Kaldırılsın) adlı kampanya aslında İngiltere’nin en çok okunan (günde yaklaşık iki milyon satışı var) bulvar gazetesi The Sun’ın üçüncü sayfasındaki çıplak kadın fotoğraflarını kaldırması talebine dair. (Kampanyanın internet sitesi burada)

Neden mi? Ailelerin okuduğu dolayısıyla çocuk ve gençlerin mutlaka evde gördüğü bir günlük gazete olan The Sun’a “yumuşak pornoyu” yakıştıramıyorlar. Böylece bu günlük hayatta normalleştirilmiş bir olgu haline geliyor. Halbuki normal değil. Ayrıca 2003 yılına kadar poz veren mankenler 16 yaşındaymış, üstelik okul üniformalarıyla poz veriyorlarmış. Bunun pedofiliyi bile teşvik ettiği söylenebilir. Dolayısıyla bu tür günlük gazete yayınlarının çocuk ve gençlere kötü örnek olduğu düşünülüyor. Fotoşoplu, bol rötuşlu bu fotoğraflar ergenlik çağındaki kızların kafasında mükemmel beden algısının oluşmasına ve kendi bedenlerinden memnun olmamalarına neden oluyor. Akabinde gelen yeme bozukluklarında bile böyle fotoğrafların günlük gazetelerde yer almasının etkisi büyük. Ayrıca genç erkeklerin kafasında da kadınların birincil görevinin erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak olduğu yönünde saçma zihinsel kodlar oluşturuluyor. İşçi Partisi’nden Londra milletvekili olan Stella Creasy, derginin “bu sayfayla bir kadının değeri konusunda gönderdiği mesajların” olumsuz olduğuna dikkat çekiyor.  Şu sözleriyle de kampanyanın mihenk taşı olan slogana (“Boobs Aren’t News”) atıfta bulunuyor: “Gazetede haber olur, memeler haber değildir.”

Bunun dışında gazetede erkeklerin spor ve siyaset gibi ciddi alanlarda başarıları yazılırken kadınlar erkeklere seks objesi olmak dışında bir şeyler başaramazmış gibi bir algı yaratılıyor. Onlar “nesne değil, insan.” Bu kadınların hepsinin genç, beyaz ırktan ve zayıf olması da eleştirilen başka bir konu. Seksi olmak sadece genç, beyaz ırktan zayıf sarışınların tekelinde değil ve olmamalı da.

(Fotoğraf: Stylist Magazine)

(Fotoğraf: Stylist Magazine)

Masanın karşı tarafında ise sansüre karşı olduğunu, insanların istediği yayına bakma ve onu satın alma özgürlüğü bulunduğunu savunanlar da var. Ama ben bu argümanı pek tutmadım. Sonuçta burada özgürce istediği yayını seçemeyen, ama ona maruz kalan, henüz reşit olmamış çocuk ve gençlerden de bahsediyoruz. Ayrıca günlük gazetelerin halka karşı sorumlu bir yayıncılık politikası olmalıdır diye düşünüyorum. Buradaki hedef sadece bu fotoğrafların The Sun’dan (gönüllü olarak) kaldırılması, sansürcülük oynamak değil. Kampanya sahiplerinin erotik yayınlarla bir alıp veremedikleri de yok. Sadece herkesin anlaması gerekir ki bu tür fotoğrafların yeri günlük gazeteler değil, spesifik yayınlardır. Bu tür yayınları da isteyen zaten gidip ayrıca satın alabilir veya internet üzerinden takip edebilir. Bu da zaten halihazırda olan bir şey, bu ülkede buna karışan zaten yok.
İçinde bulunduğumuz Ocak ayında Üçüncü Sayfa kaldırılana kadar 30 İngiliz üniversitesi gazeteyi boykota devam edecek. Change.org adlı ünlü sosyal sorumluluk sitesinde şimdiye kadar 240.742 imza toplandı, ancak daha 700.000’in üstünde imzaya ihtiyaç var. Ben imzaladım, siz de çorbada tuzum bulunsun derseniz şuraya tıklayabilirsiniz.

Alışılmadık Bir Ekmek Teknesi: “Yüzen Kitapçı”

Geçtiğimiz yaz The Sunday Times adlı pazar gazetesiyle birlikte dağıtılan dergide bir haber dikkatimi çekmişti: “I don’t have opening times — I know I’m not very good at keeping to them”  (Yayım tarihi: 27.07.2014) Haberde, minik teknesini bir kitapçıya dönüştüren 30 yaşındaki Sarah Henshaw’un öyküsü anlatılıyordu. Sarah hep bir kitapçı açmak istemiş, ancak bunun masraflarına yetişemeyeceğini düşünüyormuş. Daha sonra aklına bu fikir gelince anne-babasından borç alarak bu tekneyi satın almış ve bağımsız bir kitabevine ilk adımını böylece atmış. Hem yeni hem ikinci el kitaplar satan Sarah, çok satan kitaplar yerine küçük ve bağımsız yayınevlerinin bastığı, kaliteli kurmaca kitapları tercih ediyor. Teknenin merkez üssü Sarah’nın memleketi İngiltere’nin ortasına düşen Staffordshire bölgesi. İngiltere’de kanallarda kullanılan dar tipte minik tekneler var. Bunlara “narrowboat” deniyor ve ev olarak da kullanılanları var. Sarah’nın aşağıda görebileceğiniz teknesi de bunlardan biri:

bookbarge

Sarah’nın ekmek teknesi: “The Book Barge”!

Sarah dükkanı ilk açtığı zaman tekne sabit duruyormuş. İşler ilk dönemlerde iyi gitmiş: edebiyat etkinlikleri düzenliyormuş, müşteri sayısı da az değilmiş ama bu durum maalesef uzun sürmemiş. Çünkü daha önce ne kitap satış deneyimi olmuş, ne de teknelerden anlıyormuş. Siparişleri unutuyormuş, “dükkanı” geç açıyormuş, kitapları bedavaya verdiği oluyormuş, rafların hiç tozunu almıyormuş. Bunun dışında internet kitapçıları ile süpermarketlerin yaptığı büyük indirimlerle rekabet etmesi çok zor olmuş. Ayrıca bu işe ilk başladığı dönem de e-kitap piyasasının büyümeye başladığı döneme denk gelmiş. Öte yandan İngiltere’de ekonomik kriz olduğu günler (2009), kitap alan kişi sayısı zaten sınırlı… Hal böyle olunca iki yıl sonra ekmek teknesini kapatma noktasına gelmiş. Bu suçluluk duygusu ve kabaran borçları nedeniyle Sarah tekneyi artık hareket ettirmeye karar vermiş. Tekneyle altı ay dolaşan Sarah, bu dönemde kitapların karşılığında para kadar, eşya veya hizmet de almış. Şimdiye kadar takas sistemiyle yapılan ödeme kalemleri arasında yiyecek, süt, erzak alışverişi, saç kesimi, ayakkabı ve parfüm bulunuyor. Hatta bazı kitapseverler aldıkları kitapların bedelini, teknesinde duş olmayan Sarah’ya evlerinde duş yaptırarak ödemişler. İngiltere kanallarında Twitter’a rotasını yaza yaza ilerlediği için, bir keresinde Bath şehri yakınlarındaki kanalda ona bir sepet taze sebze bırakan bir kitapsever bile olmuş. Tekne yoldayken deyim yerindeyse başına gelmeyen kalmamış: içine kusulmuş, (afedersiniz) üstüne işenmiş, içini su bile basmış! Bütün bunlardan yılmış olacak ki Sarah’nın teknesi şu an yine ülkenin orta bölgesinde yer alan Barton Marina’da kalıcı olarak bağlı duruyor. Tüm hafta sonları ve tatil günlerinde de (artık) açık.

sarah

Sarah yüzen kitapçısında poz verirken

Sarah, Yüzen Kitapçı ile bütün yıl yetecek kadar para kazanamadığı için yılın belli dönemlerinde başka bir kitabevinde çalışıyor ve metin yazarlığı yapıyor. Zaten eskiden gazeteciymiş. Teknesiyle ülkenin dört bir tarafındaki edebiyat ve sanat festivallerine gitmeye çalışıyor, yılda bir kez de Londra’ya geliyor. Sarah bu yılın Nisan ayında teknesinde yaşadığı maceraları “The Bookshop That Floated Away” başlığıyla kitap olarak da yayımlattı. Kitap burada satılıyor.

İncelemek isteyenler için Sarah’nın internet sitesi de şurada: The Book Barge

İngiltere’de Günlük Hayat-1

İngiltere‘ye ilk gelişimin üzerinden tamı tamına yedi yıl geçti. Ülkede geçirdiğim ilk üç aydan sonra, 9 Aralık 2007’de aşağıdaki yazıyı yazmışım çalakalem, burada edindiğim izlenimlerle ilgili. Ama bu yazının üzerinden de yedi yıl geçti ve bazı şeylere alıştım. Bazı şeylerin de nedenini daha iyi anladım. Bir de bu yazıyı yazdığımda İngiltere’nin açık ara en iç karartıcı ve küçük şehirlerinden biri olan Coventry’de yaşıyordum, orada yüksek lisans öğrencisiydim ve daha önce hiç başka bir ülkede yaşamamıştım. Halbuki şu anda Londra’da yaşıyorum, tam zamanlı çalışıyorum ve vasıflı bir göçmen olarak sınırsız oturma izni sahibiyim. Dolayısıyla o dönem yaptığım yorumların bazıları geçerli olsa da bazılarına artık katılmıyorum veya o gerçeklerle yaşamayı öğrendim. Bütün bunlardan ötürü ilgili maddelerin altına gerektiği yerlerde bugünkü fikirlerimi de “Not” başlığı altında yazdım. Yazıyı uzun olduğu için ikiye böldüm. İkinci bölümü birkaç gün sonra… 🙂

Prizler: Türkiye ya da gelişmiş başka hiçbir ülkeden getirdiğiniz elektronik aletler buradaki prizlere uymuyor, o yüzden adaptör kullanılıyor. Ayrıca bir aleti prize takmak da yetmiyor; prizin düğmesini ‘on’a çevirmek gerekiyor bir de.

işte karşınızda İngiliz bir priz!

işte karşınızda İngiliz bir priz! “On” düğmesi hediyeli.

Musluklar: Bu arkadaşların bütün lavabo ve küvetlerinde istisnasız tıkaç var. Neden bu kadar önemli derseniz bu biraderlerimiz eskiden tıkaçla lavaboyu tıkayıp veya küveti doldurup yüzlerini o birikmiş pis suda yıkarlarmış :(( Böyle de temizler yani 🙂 Sonra musluk konusu… İngilizlerin muslukları yani sıcak ve soğuk su bizdeki gibi musluğun borusunda birleşmiyor. Sıcak ve soğuk musluklar ile boruları birbirinden ayrı. Biri buz gibi; diğeri de kaynar akıyor. O yüzden ikisini elinde birleştirip yüzünü öyle yıkaman gerekiyor. Annem bana bu iş için minik boy bir hamam tası almıştı 🙂 Gerçekten gereksiz ve saçma bir olay bu musluk işi. İşin komiği bu kadar yüzyıldır bu adamlar tesisatlarını neden değiştirmemişler, anlamak mümkün değil.

Bu çift muslukların havalı, özel tasarım olanlarına bir örnek, bir de her evde bulunan daha alelade olanları var, ama onların fotoğrafını internette bulamadım.

Bu çift muslukların havalı, özel tasarım olanlarına bir örnek, bir de her evde bulunan daha alelade olanları var, ama onların fotoğrafını internette bulamadım.

Bankacılık sistemi: Türkiye’ye göre süper geri kalmış durumda. En ileri noktaları otomatik ödeme. Örneğin bir hesap açmak bir hafta sürüyor. Bankamatik kartınızın gelmesi bir hafta daha alırken; kredi kartınızın gelmesi bir ayı buluyor. Eskisi kadar yaygınlığı olmasa da hala mağazalarda çekle ödeme kabul ediliyor; eski Türk filmlerindeki gibi 🙂 Yabancı öğrencilere pek kredi kartı vermek istemedikleri için de her şey bankamatik kartı üzerinden yürüyor. Bu kartlar genelde her yerde geçiyor. Bir çek bozdurmak isterseniz parası hesabınıza dört günde geçiyor. Bir yere para gönderecekseniz (fatura bile ödeseniz) onların eline üç günde ulaşıyor.

Not: Ödeme yöntemi olarak çek birkaç yıl önce kaldırıldı, ancak doktorlara hala çekle ödeme yapılabiliyor. 

Yemek: Ünlü “fish and chips” (kızarmış balık ve patates) dışında kendilerine has bir yemekleri yok. Domates çorbasını karıştırırken içine şeker koyuyorlar, korkunç oluyor! Diğer çorbalar daha da korkunç: brokoli çorbası gibi. Kabak ve salatalığın cinsi Türkiye’den farklı. Kabaklar koyu yeşil, salatalıklar da bizimkinin iki katı uzunluğunda. Lezzetli pek taze sebze yok. Taze fasulye, semizotu, kara lahana ve bizdeki gibi minik bamya bulmak mesele. Deniz börülcesi sever bir kişi olarak sebze reyonunda bulamadığım deniz börülcesini balık reyonunda satmalarına ne demeli peki? Hindistan’dan gelen “eşek bamyaları” var ancak. Ayrıca sebze pişirme anlayışları haşlamadan ibaret. Balık ya da et mi yaptın, yanına bezelye ve patates, haşla koy, öyle bizdeki gibi pişireyim lezzetli olsun, yok.

Not: Kendi yemek kültürlerinin olmaması ya da az olması İngilizlerin diğer yemek kültürlerine çok açık olmalarını sağlamış. Dünya mutfakları arasında Hint, Çin ve İtalyan favori mutfakları denebilir. Japon ve Tayland mutfağı da seviliyor. Bunun bir iyi yanı daha var, Türkiye’de olmayan çeşitlilikte dünya mutfağı lokantasına burada gitme olanağınız var. Hint, Karayip, Tayland gibi mutfakları ilk kez burada tattım mesela. Sebze pişirme konusuna gelince, adamlarda patates gibi kök sebzeler dışında pek sebze yetişmiyor. İklimden dolayı sadece hayvancılık ve kısıtlı şekilde tarım yapılabiliyor (beyaz / kırmızı et ve süt ürünleri) ve dutsu kırmızı meyveler (çilek, ahududu, böğürtlen, yaban mersini) bolca bulunuyor. Bunun dışında fasulye bile Hollanda’dan, domates İtalya’dan geliyor. Ne yapsın zavallılar? Sebze türlerini tanımıyorlar ki lezzetli pişirmeyi bilsinler. 

Brokoli konusunda da bu kadar yıldır kocamın bana brokoli çorbası yapmasını bekliyormuşum valla, o yapınca nefis oldu! Belki de brokoliye alıştım, bilemiyorum.

Bunun dışında İngilizlerin yemek anlayışının güzel yanlarını sıralayacak olursam, beyaz etli balıkları güzel pişiriyorlar, Avrupai usul soslu veya ızgara balık deneyimini sevdim. Bir de karides ya da kalamar gibi Türkiye’de pahalı olan deniz ürünlerini burada marketten alıp evde de yapabilirsiniz çünkü ucuz. Yiyecek fiyatları demişken Türkiye’ye kıyasla et de çok ucuz. Bizdekinin aksine (ben çocukken Mis Süt günlük süt üretirdi, annem hep ondan alırdı ama sonra fabrika kapandı, tey teyy) uzun ömürlü süt bulmak mesele neredeyse, tüm marketlerde çeşitli yağ oranlarına sahip bolca günlük süt bulunabiliyor. Marketlerin kendi markası da yeterince güzel oluyor ama süt markaları da günlük süt üretiyor. 

FishChips_Poster_720x430px_1

Fish and chips

Full English Breakfast: Ağır olsa da güzel bir şey: sosis; domuz pastırması diye çevirebileceğimiz “bacon”; sahanda ya da çırpılmış yumurta (scrambled eggs – burada çok yaygın; mis gibi omlet dururken niye sade yiyorlar bilmem 🙂 , pişirilmiş domates, mantar ve patates pane. Tek kötü yanı “beans”. Bildiğiniz kuru fasulye ama cinsi farklı; daha küçük. Bir de şekerli. Sabah sabah tatlı kurufasulye yediğinizi düşünsenize :)) Bacon’ı da sevmez oldum sonradan. Ama gerisi lezzetli oluyor doğrusu. Hem doyurucu, hem de  (yediğiniz yere bağlı olarak değişse de) genelde ucuz. Yalnız niye full diyorlar, işte onu bilmiyorum 🙂

full english breakfast

Full English breakfast

Çay: Çaya süt koyuyorlar. Evet, hani bizim çocuklara yaptığımız gibi. Hala alışamadım, alışmak da istemiyorum 🙂 Öte yandan İngilizler çay içer inancı artık yalan oluyor. Tamam, beş çayı geleneksel olarak tüm İngiliz işletmelerinde ve lüks otellerde hala veriliyor. Ama çayın yerini artık kahve almış durumda. Her yerde Starbucks ve benzeri “coffee shop”lar var.  Bu arada kahveden dışarıda anladıkları filtre kahve. Nescafe markette satılıyor ama kafelerde, lokantalarda sunulmuyor. Eh, daha sağlıklı. Ama biz Nescafe’nin tadına alışmış, onunla büyümüş bir nesil olduğumuz için ülkeye ilk geldiğimde şaşırmıştım niye yok kafelerde diye.

İngiliz usülü sütlü çay

İngiliz usülü sütlü çay

Posta: İngilizler her şeyi postayla hallediyorlar çünkü ucuz ve GÜVENİLİR. Postada mektuplarımın yırtıldığı ya da kaybolduğu çok enderdir. Bu ülkede hala birçok şey e-posta yerine postayla hallediliyor, özellikle de devlet işleri. Hastane, bankalar, internet firması vs sizinle hep posta yoluyla iletişim kuruyor. Online fatura sistemi var, ama Türkiye’deki kadar yaygın değil sanırım. Buna da ilk geldiğimde çok şaşırmıştım. Dolayısıyla bizdeki gibi yerel kargo şirketleri yok. UPS, DHL, Fedex var ama Türkiye’deki kadar kargo kullanılmıyor.

royalmail

İngilizlerin meşhur kırmızı posta kutuları...

İngilizlerin meşhur kırmızı posta kutuları…

Sanat-kültür: Burada bu iki kavrama gerçekten önem veriliyor. Son yıllarda ekonomik kriz nedeniyle sanata aktarılan fonlarda kesinti yapılsa da, Türkiye’ye göre hala bonkörce dağıtılıyor bunlar. Ayrıca sanat kurumlarına danışmanlık yapan firmalar gibi “niş” alanlar da sanat sektörü içinde mevcut. Mesela ben Türkiye’de yaşarken sanatçılar ve sanat yöneticileri, yani profesyonellerinin oluşturduğu sanat sektörü o kadar kısıtlıydı ki hangi etkinliğe ya da sektörel davete gitsem, etrafta hep aynı insanlar olurdu. Küçük bir zümre. Ama buradaki sanat sektörü içinde farklı dallarda uzmanlaşma daha fazla, dolayısıyla da sanat sektörü daha büyük bir pasta. Küçük şehirlerdeki sanat etkinlikleri bile bize kıyasla çeşitli. Mesela yaşadığım 300.000 nüfuslu Coventry’de bile bir özel tiyatro, birkaç sinema salonu vardı. Bizim okulun Warwick Sanat Merkezi sadece okula değil, bölge sakinlerine de açıktı. Burası içinde sanat galerisi, sineması, tiyatrosu, konser salonu olan büyücek bir kompleksti. Edebiyat sohbetleri, çocuklara özel sanat etkinlikleri, ve stand up gösterileri de yapılıyordu. Okulun akademisyenleri ve öğrencileri dışında da yerel halktan epey müşterisi vardı buranın. Bir de Londra’yı düşünün.

Not: Londra’da elbette küçük şehirlere kıyasla çok daha yoğun ve dinamik bir kültür hayatı var. Bizdekinin aksine tiyatro piyesleri ve operalar burada bir sezon değil, iki ay oynuyor. Sergiler keza öyle, iki – üç ay açık kalıyor. Dolayısıyla şehrin kültür hayatına yetişmek her zaman mümkün olmayabiliyor. En güzeli, tüm kıta Avrupa’sının aksine Londra’da müze ve galerilerin çoğu, en azından ulusal nitelikli ve köklü olanlarını gezmek (örneğin Londra Müzesi, İngiliz Müzesi, Bilim Müzesi, Victoria ve Albert sanat ve tasarım müzesi, Ulusal Tarih Müzesi, Ulusal Galeri, Ulusal Portre Galerisi…) ücretsiz! Bunlarda yapılan süreli sergiler genelde ücretli oluyor, ama en azından koleksiyonları ücretsiz sergileniyor. Bunların tam listesi için şuraya bakabilirsiniz:

Free Museums in London

En güzeli de Cuma akşamları tüm Londra müzeleri 22.00’ye kadar açık! Böylece hafta içi iş çıkışı da sergi gezmeniz mümkün oluyor. Bu müzelerin hepsinin bizdeki özel müzeler gibi hem kafesi ya da lokantası, hem dükkanı oluyor, dolayısıyla iş çıkışı yemeğinizi orada yiyip serginizi gezebiliyorsunuz. Daha sonra dükkandan da alışveriş yapabiliyorsunuz. Bunların karı hep müzeye gelir oluyor. Ayrıca bazı müzeler Cuma akşamı için DJ getiriyor, ayrı bar kuruyorlar. Elinizde şarabınızla haftanın yorgunluğunu atarak sergi gezmek hoş bir etkinlik. 

Spor: Ben sporla pek ilgilenmediğim için bu konuda çok ayrıntılı bilgi veremeyeceğim, ama bu adamlar sporla epey ilgileniyorlar. Futboldaki holiganlıkları zaten meşhur. Basketbolun esamisi okunmuyor. Ama kendilerine özgü sporları var: badminton, rugby (ragbi okunuyor) ve kriket gibi.

İngiliz sporlarından kriket...

İngiliz sporlarından kriket…

Ev: Eski İngiliz evleri iki katlı olup büyük görünmelerine karşın minnacıklar, bahçeleri de öyle. Bu kadar Laz müteahhit hesabı, kötü tasarlanmış ev hayatımda görmedim. Örneğin bizim oturduğumuz ev 3 odalı ama odalar o kadar küçük ki 3 oda demeye bin şahit ister. Banyo İ harfi şeklinde, ince uzun. Yani şöyle uzun uzun bir banyo keyfi yapayım desen o kadar yerin yok 🙂 Koridorlar da ince uzun ama o kadar dar ki, şişman biri hayatta geçemez. Merdiven ve basamaklar aynı şekilde o kadar dar ki sürekli düşme tehlikesi atlatılıyor 🙂 Bir salon yapmışlar, adına da oturma odası diyorlar, ama o kadar küçük ki birkaç kişi oturmanız çok zor. Yani Türkiye’deki orta sınıfın oturabildiği kadar geniş; ferah evlerde burada daha üst kesim oturabiliyor genelde. Bir de eski evler tuğladan inşa edilmiş İngiltere’de. Bizim oturduğumuz ev de öyle. Ama yeni yapılan evler bizdeki gibi olabiliyor.

Eski tip tuğladan İngiliz evlerine bir örnek. Bu epey büyüklerinden ama.

Eski tip tuğladan İngiliz evlerine bir örnek. Bu epey büyüklerinden ama.

Temizlik: Bu ülkede pek olduğu söylenemez. Bize “temiz” olarak verdikleri ev bizim anlayışımıza göre hiç de temiz değildi. Millet tuvalette çantasını, garda paltosunu yere atıyor. Fast-food lokantalarında ve pub’larda masaların üstü hep pis ve yağlı. Menüleri elinize alınca eliniz yapış yapış olabiliyor. Bu konuya başka bir post’ta ayrıntılı olarak değineceğim.

İçki / pub: İngilizlerin hayatında içki önemli bir yer tutuyor, özellikle genç-orta yaşlı erkek grupları pub’ların daimi müdavimleri arasında. Publar küçük şehirlerde bile çok sayıda. Sırf bizim oturduğumuz sokakta altı pub var. Bardan ziyade bizdeki kahveye karşılık geldiklerini söyleyebiliriz pub’ların, tek farkı içki satmaları. Bizim kahvelerdeki Digiturk hadisesi burada Sky TV olarak aynen devam ediyor. Yani naklen futbol maçı yayınlamada bizden geri kalmıyorlar. Onun dışında bir pub’da aile salonu var mesela, millet çocuklarıyla geliyor oraya. Bu biraz garip geldi bana, hani biz pub’ı bar olarak düşündüğümüz için. Bizde kimse çocuklarıyla bara gitmez ya. Ama işte burada pub, bar değil, nispeten ucuza içki içebileceğin, biraz bir şeyler atıştırıp maç izleyebileceğin bir sosyalleşme mekanı. İçki satan kafe gibi, kafe-bar gibi bir fonksiyonu karşılıyor daha çok. Kendi başına da, çift olarak da, grup olarak da gidebileceğin bir mekan. Bardan bir başka farkı da yemek. Pub’larda envai çesit yemek var. Ucuz ve doyurucu. Genelde pub menüleri hep birbirinin aynı oluyor: burger, patates kızartması, İngilizlerin çoban böreği, yani “shepherd’s pie”ı, peynirli makarna (macaroni cheese) vs.

Not: Londra’ya geldikten sonra pub’ların da kendi içinde çeşitlilik gösterdiğini anladım. Benim Coventry’de gördüklerim meğer mahalle barı denen cinstenmiş. Bir de bunların gastropub (yemekleri daha kaliteli olan, daha pahalı, hatta neredeyse lüks publar), (nehir veya orman gibi) manzaralı pub, bahçesi olan pub, tarihi pub, terası olan birkaç katlı pub, canlı müzik dinlenen, mangalda burger yapılan pub’lar gibi çeşitleri de varmış. Ama yüzde 90’ı eski, 1800’lerden kalma yerler. Her mahallede bir tane var, merkezde çok sayıdalar. Bunun dışında Londra’da pub’lara kız grupları veya kızlı-erkekli (bak sen şu işe!) gruplar da geliyor. Genelde 23.00-24.00 arası kapanıyorlar, kapanmadan önce de bir çan çalıyorlar içkinizi bitirip gidin diye, kovalama babında.  Lisansları farklı olup da 02.00’ye kadar da açık olanları var.

Tarihi İngiliz pub'larından biri...

Tarihi İngiliz pub’larından biri…

İngiltere’de Türk izleri: Coventry’de bardaklar Paşabahçe, Borcam satılıyor, bizim buzdolabımız Beko 🙂 Pub’larda Efes içmek mümkün. Bazı dükkanlarda lokum satılıyor, Türkiye’den geliyor ama Koska marka ile süpermarketin kendi markası bulunabiliyor sadece. Hacı Bekir olmasa da idare ediyor 🙂 Okuldaki markette Hazer Ali Baba elma çayı var. Bir de Milliyet geliyor 2 günde bir. Londra’da da metrodaki gazete bayiinde Hürriyet gördüm. Bir de çok Türk lokantası var burada. Londra’da Sofra adlı başarılı bir lokanta zinciri varmış, iyi olduğunu duydum, deneyeceğim. Coventry ve yakınındaki pek çok kasabada Halikarnas, Bodrum adlı dönerciler var. Coventry’de pizzacılarda tavuk ve et döner satılıyor. Ama temizliklerinden emin olmadığımız için hiç yemedik 🙂 Lübnan yemekleri Türk yemeklerine çok benziyormuş, onlar da döner yapıyorlar.

Not: Buradaki pub’larda Efes bulmak daha zor, ama bütün buzdolapları hala Beko 🙂 Londra’ya gelince Türk bakkalı ve lokanta sayısında yüzde 100 artış gördük tabii. Dünyaca ünlü büyük mağaza Harrods’da Divan marka lokum ve Selamlique marka Türk kahveleri, Kahve Dünyası, birçok market ve Kraliçe’nin alışveriş yaptığı Fortnum and Mason adlı ultra lüks yiyecek dükkanında lokumlar, merkezdeki pekçok gazete bayiinde Türk gazeteleri ilk aklıma gelenlerden bazıları. Bunun dışında sadece Londra’da iki – üç adet Türk mahallesi var, bunlarda Türk bakkalından kuaförüne, kuyumcusundan mobilya dükkanına, halıcısından lokantasına Türkiye’ye dair neredeyse her şey var. Hatta sinemasında bile Türk filmleri gösteriliyor. O kadar yani. Sofra kendi içinde kötü bir restoran değil, merkezde çok şubesi var, ama İngilizlerin damak tadına göre yemek yaptığı için artık Türk mahallesindeki Türk lokantalarından şaşmıyoruz. Biraz daha yol gidiyoruz belki, havalı yemekler de yemiyoruz, ama gerçekten bizim damak tadımıza göre yapılan yemekleri çok daha ucuza yiyoruz. Üstelik onların İngiliz müşterisi de az değil. Ucuza lezzetli ve doyurucu etli yemekler, eh kim gelmez? Varsın biraz salaş olsun, gürültülü olsun. Türk mahallesine gitmeye üşenirsek de merkezdeki Lübnan lokantaları imdadımıza yetişiyor. Yemeklerin ismi bile aynı, tavuk, muhallebi, baklava, ayran derken neredeyse bütün menüyü anlıyoruz 🙂

(Devamı burada: İngiltere’de Günlük Hayat – 2)