Londra’nın Gezici Lezzet Durağı: Bleecker Street Burger

İngiltere’nin en sevdiğim gazetesi The Guardian’da yakın geçmişte bir makale okumuştum: “I gave it all up What is it like to quit your life and start again?” (Her şeyden vazgeçtim: eski hayatımı geride bırakmak ve her şeye yeniden başlamak nasıl bir şey?”) Bu dosyada yer verilen başarı öykülerinden biri de Bleecker Street Burger’ın kurucusu ve sahibi Zan Kaufman’a aitti. New York’lu girişimcimiz, bu şehirde bir şirketin avukatı olarak çalışıyormuş, maaşı iyiymiş ama mutsuzmuş: işi stresliymiş, çalışma saatleri uzunmuş ve katı bir hiyerarşiden muzdaripmiş. Arkadaşının ailesinin sahip olduğu ve çok sevdiği bir burgerci varmış. Buranın burgerlerini adeta “sihirli” olarak tanımlıyor. 2011’de arkadaşına pazar günleri burada çalışmayı teklif edince hayatı değişmiş. İki hafta sonra işinden istifa etmiş ve burgercide tam zamanlı çalışmaya başlamış. Pek yemek yapmaktan da anlamazmış o zamanlar. Korkumu yenen işe yönelik tutkum oldu, diyor. Bir yıl sonra sevgilisiyle evlenmek için Londra’ya yerleşmiş. Burada lokanta açacak parası yokmuş, o da elden düşme bir kamyonet almış ve 2012 yılında Bleecker Street Burger markasıyla Londra sokaklarında dolaşmaya başlamış. Markanın adı Manhattan’da en sevdiği sokaktan mirasmış. Bu arada bir parantez açmak gerekirse, bu kamyonet hikayesi bana feci halde 2014’te gösterime giren Şef / Chef filmini hatırlattı. Bu sevimli filmin ana karakteri de şef olarak çalıştığı lokantadan istifa edip eski bir karavan alıyor ve hayatı değişiyordu: Sokak mutfağı hazırladığı karavanıyla şehir şehir dolaşıp hem para kazanıyor hem de müşterilerle içli dışlı olabiliyordu. Kaufman da sokakta çalışmayı sevmiş: çünkü müşterilerden hemen geri dönüş alabiliyor ve bir mutfakta durmak yerine onlarla doğrudan ilişki kurabiliyor. Hatta müşterilerinin çoğuyla sıkı fıkı olmuş. Ama kamyonet daha sonra kalıcı standlara dönüşmüş. Bunlardan biri, Pazar günleri Doğu Londra’da kurulan Old Spitalfields Market adlı pazaryerindeki köşeleri, bir diğeri de merkez Londra’daki Southbank’te bulunan karavanları. İkisi de her gün açık. Ayrıca daha önce şu yazımda bahsettiğim Dalston Yard’da kurulan Street Feast’e de katılıyorlar.

Bleecker Burger'ın kurucusu Zan Kaufman

Bleecker Burger’ın kurucusu Zan Kaufman karavanının önünde…

Peki bu işin kötü yanları yok mu diye sorulduğunda şöyle diyor Kaufman: “Elbette var: iş hayatım ve özel hayatım birbirine karıştı, çocuk doğurma planlarımı ertelemek zorunda kaldım. Buna rağmen Londra‘nın finans merkezindeki ofis çalışanlarını ellerinde kartondan kahve bardaklarıyla etrafta koşuştururken görünce ‘iyi ki onlardan biri değilim’ dedim.”

Bleecker Street, hem yeme-içme konusunda sözü epey geçen Time Out London dergisinden beş yıldız almış, hem de Burgerac lakaplı burger blogu yazarının Londra’daki en iyi 20 burger listesine girmiş. Londra’da iyi pek çok burgerci var aslında. Peki burayı farklı kılan ne? Zan Kaufman, tıpkı Vedat Milor gibi iyi yemeğin sırrı iyi malzemedir, diyor. İngiltere’nin küçük çiftliklerinden gelen, otlakta beslenmiş danaların etini kullanıyor. Bunları da güney Londra’daki Bermondsey semtinde The Butchery adlı kasaptan alıyor. Burada 40-50 gün kurutularak dinlendirilen et yoğun bir aroma kazanıyor. İşi basit tutmayı seviyorum, diyor Kaufman.

Buranın önünden kuyruk hiç eksik olmuyor... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Bleecker Street Burger’ın önünden kuyruk hiç eksik olmuyor… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Bence de burası pek çok kişiye göre Londra’nın en iyi burgercisi olan Patty and Bun ile yarışır. Yumuşak ve küçük bir susamlı ekmek önce karamelize ediliyor, daha sonra “az – orta arası pişmiş” (ama ben orta istedim 🙂 derecede kızarttıkları burger köftesi bunun içine konuyor. Özel bir burger sosu ve beyaz soğan da kullanılıyor. Gurme bir yer değil, mesela çizburgerlerine Mac Donalds’ın gözdesi, bence lastik tadı veren “Amerikan peyniri” koyuyorlar, ama bu bile burgerlerinin tadını bozmayı başaramamış! 🙂 Burgerac‘ın da dediği gibi burgerler hakikaten ağızda eriyor.

Burgere geell... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Burgere geell… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Burada bir de “Angry Fries”ı, yani “Öfkeli Patates Kızartması” (!) deneme şansım oldu. Chili biberi ve küflü peynir soslu olduğu için bu adı vermişler kendisine. Hiç fena değildi, ama chili, peynir sosunu biraz bastırıyordu. Sade patates kızartmaları da gayet güzeldi bu arada.

Patates kızartması da lezzetli... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Patates kızartması da lezzetli… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Burada “craft” denen, Brooklyn Lager gibi artizan New York biralarını veriyorlar. Eh, daha ne olsun? 🙂 Mönüyü ve fiyatları da aşağıda görebilirsiniz:

Mönü solda görülebiliyor... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Mönü solda görülebiliyor… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Eğer bir gün yolunuz Londra’ya düşerse, kesinlikle denemenizi öneririm. Şimdiden afiyet olsun! 🙂

Kendi internet sitesi: http://bleeckerburger.co.uk

Reklamlar

Çeşme Vakti Geldii, Ahalii!

Çeşme’ye 1994’ten beri giderim. O zamanlar sadece İzmirlilerin bildiği, iddiasız, kendi halinde bir tatil kasabasıydı. Hatta ilk kez annesi İzmirli olan bir arkadaşım bana Çeşme’yi önermişti. Sonra kayınvalidem toptan Çeşme’ye yerleşince her yaz gider olduk. Bundan da gayet memnunuz. Eşim de ben de Londra’nın havasına alıştık herhalde, artık Temmuz-Ağustos aylarında Akdeniz’in sıcağına dayanamıyoruz. Yaz tatilimizi ise genelde Temmuz ayında yapıyoruz. Çeşme’de ise o aylarda hava daha serin, ama yeterince sıcak (33 derece falan). En önemlisi sürekli tatlı bir rüzgar estiği için sıcaktan bunalmıyorsunuz. Bu da Çeşme’yi sevmemizin nedenlerinden biri. Tabii sezonu da Akdeniz’e göre daha kısa, sadece 2 ay. Eylül’de mekanların çoğu kapanmış, deniz soğumaya geçmiş oluyor. Biraz hüzünlü yani.

İzmirlilerin Çeşme‘nin İstanbullular gelince bozulduğunu söylemelerinde bir nebze haklılık payı görüyorum. (Ama ben İstanbullulardan çok önce keşfettim, bozanlardan değilim, hakkımı isterim sayın İzmirliler 🙂 Bazı eski mekanlar kapandı, aşırı pahalı ve sosyetik yerler açıldı, azıcık “ruh kayması” var yani. Ama en azından benim bildiğim eski mekanların çoğu duruyor ve bu da bana yetiyor.

Deniz-güneş-kum üçlüsü.

İskeleden denize atlamak.

Denizin üstünde yapılan rakı-balık.

Birisi rakı-balık mı dedi? (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Biri rakı-balık mı dedi?
(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Tiril tiril yazlık elbiseler ve hafif sandaletler.

Azıcık yanık ve sağlıklı görünen bir ten. Hani parlak, hatta cart renkli rujların en çok yakıştığı.

Saçlarını kendiliğinden kurutan rüzgar.

Bunlar zaten her yazlık kasabada insanı mutlu eden şeyler. Peki Çeşme’nin farkı nerede yatıyor?

Zeytinlikler arasından gidilen gizli saklı kumsallar

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Altınkum’a inen yol… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Esen yel ve yıldızların altında dinlenen konserler

Sakızlı dondurmalar (Ilıca’da Veli Usta, Çeşme merkezde Kale’den olsun)

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Veli Usta (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Veli Usta'nın Tripadvisor sitesinden aldığı

Veli Usta’nın Tripadvisor sitesinden aldığı “Mükemmellik sertifikası”
(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Deniz börülcesi, şahane zeytinyağlılar, bütün özlediğim mezeler ve tatlı akrabalarla dolu bayram ve hoşgeldiniz sofraları (bizi ağırlayanlara, emeği geçen tüm aile bireylerine teşekkürler! 🙂

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

İzmir’in güzelleri kabak çiçeği dolması ve deniz börülcesi… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

FullSizeRender

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

IMG_1862

Benim meze listemin sultanlarından semizotu ve patlıcan salatası… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Gece Alaçatı’da taş evlere veya Çeşme Marina’da denize karşı bir kadeh içki (benim tercihim Bomonti oldu)

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Nice yıllara Bomonti! (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Bira demişken, bir tabak da midye dolma yanına güzel gider hani… 🙂

Midye dolma ve en iyi arkadaşı bira :) (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Midye dolma ve en iyi arkadaşı bira 🙂 (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Bütün hayatın aktığı bahçede yapılan kahvaltılar

Begonviller, zakkumlar

Plajda cırcırböceklerinin ve dalgaların sesi (plajda müzik dinlemeyi yıllar önce bırakmamın yegane sebebi!)

Arada bir güneş batarken elde bir Bomonti ile dans edilen “beach party’ler

Sabah erkenden gidilen yiyecek pazarı, tazecik meyveler ve sebzeler: şeftaliler, kirazlar, deniz börülceleri, patlıcanlar, kayısılar, tüm özlediklerim! “Fatmagül bizden almadı, başına gelmeyen kalmadı” diye bağıran şeker mi şeker pazarcılar

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

FullSizeRender (7)

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Arabada plaja giderken dinlenen Radyo Ege…

Ama ya benim Çeşme’de gittiğim mekanları merak ediyorsanız? O zaman buyurun bir sonraki yazıma!

Bir Başkadır Londra’nın Sokak Ziyafeti…

Geçtiğimiz ay Londra’nın bir kısım Türkün de yaşadığı Dalston semtinde düzenlenen “Street Feast” (Sokak Ziyafeti) etkinliğine Time Out London dergisinin konuğu olarak katılma şansını elde ettim.

Etkinliğe davetli olduğum için giriş ücreti ödemedim, üstelik bir bira ve tekilalı sorbeyi de ücretsiz alabildim. Etkinlik kapsamında Londra’nın en iyi sokak mutfağı kahramanları stand açıyor. 50’den fazla değişik yemek tadabilirsiniz. Yemek tezgahlarının aralarına da barlar serpiştirilmiş, içkinizi de oralardan alıyorsunuz.

İlk denediğimiz şey Malezyalıların meşhur yemeği satay usulü tavukla yapılmış mini burger oldu. Hiç fena değildi. Birayla da iyi gitti hani 🙂

IMG_8946

“Chicken satay” mini burger (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Bedava biralar bayağı kötüydü, su gibi, Amerikan usulü… Sevmedik. Ama aşağıda yediğimiz ördek burger ilginçti bak 🙂

IMG_8947

Ördek burger / duck burger (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Aşağıda göreceğiniz Meksika fasulyesinden yapılmış tortilla (bir çeşit hamur) üstüne, yayık sütüyle marine edilmiş kızarmış tavuklu, hafif acılı tacos (Meksika usulü atıştırmalıklardan sadece biri 🙂 buradaki favorimiz oldu.

IMG_8948

Acılı tacos ile misket limonunun (lime) dayanılmaz çekiciliği… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Baktık tacos güzel, aynı tavuğu bir de porsiyon olarak aldık. Gerçekten lezzetliydi. Üstünde mayonez ketçap karışımından oluşan bir sos ve yanında yine (tabii ki!) misket limonu ile servis ediliyor. Yanındaki, elimizde gezen “bidava” tekilalı sorbemiz ile biraz alakasız oldu, ama neyse 🙂

IMG_8951

Kızarmış tavuk (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

O güzel tacos’un ve tavukların mimarı stand, altta resmi görünen Breddos imiş.

IMG_8960

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

İkinci favorim de buydu, lezzetli mini burgercikler!

IMG_8952

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Sanırım alttaki standdan aldık bu güzelleri.

IMG_8956

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Genel ortam da aşağıdaki gibiydi. Mayıs ayı gelmiş olmasına rağmen Londra havası maalesef henüz sıcak filan olmadığı için berelerle ateş başında ısınan sefil (!) foodieleri aşağıda görebilirsiniz. “Ne çektik be!”

IMG_8961

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Bu etkinliğe tek bir eleştirim var: burgerci sayısı biraz fazlaydı. Egzantrik yemek sayısı daha fazla olabilirdi. Ama genel olarak yemekler güzeldi doğrusu.

Şanslıyız ki dünya mutfağıyla haşır neşir olmak isteyenler için Street Feast, her Cuma ve Cumartesi akşamı, 17.00-00.00 saatleri arasında aynı yerde hizmete vermeye devam edecek. Ta ki 3 Ekim’e kadar! Üstelik saat 19.00’a kadar giriş ücretsiz, 19.00’dan sonra ise 3 sterlin. Adres aşağıda:

Hartwell Street, Dalston, London, E8 3DU

İnternet sitesi: http://www.streetfeastlondon.com

download (1)

Etkinliğin afişi…

Çikolata kokulu kent, Brüksel…

Bu yazım, Mayıs 2012 tarihinde Brüksel’in yerel Türk gazetesi Yeni Haber’de yayımlanmıştır…

İki günlüğüne gittiğim Brüksel’de gözüme çarpan ilk şey diğer Avrupa başkentlerinin aksine sergilediği çöp ve kir performansının büyüklüğü oldu. Bu kadar küçük bir şehrin Londra gibi büyük bir kentten daha pis olduğunu gözlemlemek enteresandı. Bunun dışında metrosu Paris metrosu gibi idrar kokuyordu, ama sadece platformlar değil, daha istasyon girişinden itibaren karşılıyordu bu “çekici” koku insanı!

Bu küçük ayrıntı dışında – ki çok önemli değil, çünkü her yere yürümek mümkün, metrosuz hayat olası – birçok kişinin sıkıcı bulduğu bu kent bana hiç de öyle gelmedi. Belki üç gün kalınsa sıkıcı olabilir ama iki günü dolduracak şey çok, hele ki bir müzeseverseniz. Ünlü sürrealist ressam Magritte’e adanan müze, Kakao ve Çikolata Müzesi gibi müzelerin dışında çizgiroman teması etrafında şekillenen Herge Müzesi, Belçika Çizgiroman Merkezi ve Figüranlar Müzesi, birçok Belçikalı çizere saygı duruşunda bulunmakta. Tintin’in yaratıcısı Herge zaten sizi daha tren garında kocaman bir Tintin posteri ve kendi imzasıyla karşılıyor. Ayrıca şehirde birçok çizgiroman dükkanı var ki bu da Londra’nın eksik yanlarından. Eğer siz de böyle düşünen bir çizgiroman hayranıysanız 13 Rue de la Colline adresindeki La Boutique Tintin’e gidebilirsiniz. Yukarıda saydıklarımdan ancak Belçika Çizgiroman Merkezi’ne gitme şansım oldu. “Art Nouveau” (Yeni Sanat) mimari akımının babası kabul edilen Victor Horta adlı ünlü bir mimarın tasarladığı, 1906 tarihli bu eser, hayatını 1989’dan beri müze olarak sürdürmekte. Geçtiğimiz yıl vatanı Belçika’da 150. doğum yılı kutlanan Horta’nın şeref nişanını ve baron ünvanını “çoğu kişinin çok gri bir kent olarak gördüğü Brüksel’e ışığı ve rengi getirdiği” için aldığı kesin. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olmuş bu akımın en önemli yönleri demir ve camın hem işlevsel hem de dekoratif olarak kullanımı olmuş. Çizgiroman Merkezi de, yoğun cam kullanımı sayesinde aydınlık ve ferforje süslemeleriyle estetik bir görünüm arzediyor.

Belçika Çizgiroman Merkezi’nin giriş bölümü…
Fotoğraf: Özgür Yüzak

Müzenin birinci katı
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Klasik turist atraksiyonları kategorisinden beklediğim kadar büyük olmasa da Grand Place (Büyük Meydan) dört bir yanı dükkanlar, tarihi binalar ve kafe-barlarla çevrili, güzel bir meydandı. Bu gezinin en çok hayalkırıklığı yaratan turistik noktası ise İşeyen Çocuk Heykeli’ydi (Mannequin-Pis), hem boyu hem işlevi açısından! Paris’in Eyfel Kulesi’nin Brüksel’deki eşdeğeri olduğu söylendiği için görmeye gittiğim bu heykelle Eyfel kıyas kabul etmez. Kulenin çirkin olduğunu söyleyenler çıkabilir ama manzarasına şapka çıkartmayan azdır.

Yemek konusunda Belçika beyaz şarap sosunda pişmiş, önünüze tencereyle gelen midyeleriyle, çikolata soslu waffle’larıyla ve külahta sunulan, küçük porsiyonu bile insanı doyurmaya yetecek, iki kez kızartılarak lezzeti artırılan patates kızartmalarıyla ünlü. Bunların hepsinden deneme şansım oldu, ama sanırım hepsini uyduruk yerlerde yediğim için kişibaşına düşen Michelin yıldızlı lokanta sayısı Fransa’dakinden fazla olan Brüksel’de beni yiyecek anlamında en çok etkileyen çikolata oldu. Grand Place’ın dibindeki Kakao ve Çikolata Müzesi bu nedenle benim için çekiciydi. Şanslıydım, çünkü tam biletimi alıp müzeyi gezmeye başlayacağım sırada bir demonstrasyon yapılacağını öğrendim. Güleryüzlü çikolatacımız biz bir grup turiste çikolatanın yapım aşamalarını gösterdi ve sonunda tadım yaptırdı. Aslında gerekli alet edavat olduğunda hiç de zor değilmiş çikolata yapma sanatı: Fildişi Sahili ve Gana’dan Brüksel’e gelen çikolata çekirdekleri eritilerek sıvı çikolata haline getiriliyor, buzluk gibi küçük bölmeleri olan kaplara konuyor, fazlası alınarak şekli düzeltiliyor, içleri tekrar dolduruluyor ve soğutuluyor. Ben İngiltere’ye ilk geldiğimde İsviçre çikolatasını açık ara dünya birincisi sanıyordum, meğer Belçika çikolatası ondan çok daha ünlü ve popülermiş. Burada Godiva, Neuhaus gibi Duty Free’den bildiğimiz markaların yanında Pierre Marcolini ve Wittamer gibi adını hiç duymadığımız markalar da karşıladı beni. Böyle bir hediyeye bile isteye hayır diyebilecek birini tanımıyorum! Özellikle kadınlar için bir başka güzel hediyelik fikri de Belçika danteli. Beyaz ağırlıklı, işlemeli, çeşit çeşit, desen desen, büyüklü küçüklü, ucuz-pahalı, her telden dantel ürünü var burada. Kumaş mendillerden tutun, kağıt mendil kutusu örtülerine, lavanta keselerinden sehpa-masa örtülerine, şarap şişesi giysilerinden kağıt mendil paketlerine kadar…

Çikolata Müzesi’ndeki çikolata yapım demonstrasyonu…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Bir nokta daha, Belçika’nın bira kültürü de bana sevmediğimi sandığım birayı sevdirdi. Bira sevmem diyorsanız bir de Belçika birası için derim. Bunların iki ayrı otantrik tür var, kirazlı bira “Kriek” ve soğutulmadan içilen, arpa, buğday ve meyankökü içeren “Gueuze”. Bunlar değişik olsa da benim damak tadıma uygun değiller. Bana sorarsanız bira ille de meyveyle kombinlenecekse bunu Polonyalılar Belçikalılardan çok daha iyi yapıyorlar. Biraya koydukları reçelimsi böğürtlen sosu önce “yok artık” dedirtmiş olsa da bir kere denedikten sonra kendilerinin meraklısı olup çıkmıştım. Belçika’da pek “ale” deneyemedim, ama lagerlerden Trappist ve Leffe markaları başta olmak üzere, içtiğim biraların çoğunu beğendim.

Bu arada ilginç bir nokta, rehber kitabın önerdiği “A La Mort Subite” (Ani Ölüm) adlı brasserie’ye iyi ki gitmişim, burası anladığım kadarıyla epey ünlü, zira aynı adlı biraları daha sonra bakkal vitrinlerinde gördüm. 1928’den kalan ve o dönemki dekorunu hala koruyan bu birahanede patates kızartması asla yapılmıyormuş, bira-patates olayına karşılar yani. İlginç bir şekilde birayla jambon, salam ve peynir yiyorlar. Bence ikisi ayrı ayrı, birlikte olduğundan daha güzel gidiyor. Bir de kip-kap adında değişik bir salamları var, dışındaki jöleyle birlikte servis ediliyor, yanında da acısından Dijon hardalı ve daha da acayibi kereviz tuzu geliyor. Ben tabii hemen jöleleri ayırdım 🙂 Ama kalan salamı da pek bir şeye benzetemedim doğrusu. Ardenne adı verilen Belçika salamı da eşit derecede yağlı olmasına rağmen çok daha lezzetliydi.

Herhangi bir bakkalda bulunan Belçika biralarının çeşitliliği gözümüzü aldı, ağzımızı sulandırdı.
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Soldaki kip-kap adlı garip Belçika bira mezesi
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Genel olarak Londra’dan sonra Brüksel küçüklüğü, yürüyerek rahatça keşfedilebilir oluşu, pastaneleri, sokak kahveleri, ince dantelleri, barları ve tabii ki enfes çikolatalarıyla bana iyi geldi.  Dünyanın dört bir yanından müzik aletlerinin, Türkiye’den de kavalın sergilendiği, enstrümanları görürken seslerini de dinlemeyi mümkün kılan Müzik Aletleri Müzesi, Herge Müzesi, Magritte Müzesi ve Horta’nın evini görmek için tekrar gitmek istediğim bir yer Brüksel. Ayrıca Avrupa Kültür Başkentlerinden, Ortaçağ’dan kalma Bruges kentine fayton ve kayık gezisi için günübirlik gitmek de farz oraya gitmişken, zira Brüksel’den orası trenle yalnızca bir saat sürüyormuş.