Peki Ama Kim Bu Grayson Perry?

Grayson Perry İngiliz bir çağdaş sanatçı. Hem de Turner Ödüllü. Ben adını duymuştum ama kendisiyle ilgili fazla bilgim yoktu açıkçası. Channel 4 adlı İngiliz TV kanalına yaptığı belgeselde anlattığı yapıtlarını şu an  “Who Are You?” (Sen Kimsin?) başlığı altında, Londra’da bulunan Ulusal Portre Galerisi’nde görmek mümkün.

himself art fund

Kendisi…

Sözkonusu ücretsiz sergide genelde 2014 yapımı 14 eser var. Perry’nin bu çalışmalarının ortak özelliği, kimliğini değiştiren veya kimliği değişen, “sıradan insanları” ele alması: bunlar arasında Müslüman olan bir İngiliz kadın, cinsiyetini değiştiren ve erkek olan bir genç, iki eşcinsel babanın kurduğu bir aile, gözden düşen ve itibarını kaybeden bir politikacı, bir Alzheimer hastası da bulunuyor. Perry’nin çalışmalarıyla ilgili kendi ağzından yazılan açıklamalar, gerçek insan hikayeleri üzerinden milliyetçilik, aile, din, cinsiyet gibi kavramları sorgulatıyor. Bu kavramlara meydan okuyor da denebilir. Perry bu kişilerin her biriyle 3-4 gün geçirerek onları anlamaya çalışmış. Eserlerin biçimleri de özgünlükleriyle dikkat çekiyor: minyatür bir portre, duvar dokuması, heykeller, çanaklar, vazolar… Kullandığı malzemeler de enteresan: ipek, pamuklu kumaş, pirinç, fotoğraf…

Galeri bu mini-sergiyi müzenin daimi koleksiyonunun arasına gizleyerek oyunbaz ve zekice bir iş yapmış. Böylece bazı eserleri bulmak için deyim yerindeyse bir define avına çıkmak gerekiyor. Eserlere ulaştığınızda ise yanındaki eski portrelere de bakınca, sanatın geçmişten günümüze değişimine, farklı evrelerine tanık oluyorsunuz.

Bu hissin en yoğun yaşandığı, eser Factor ve Celebrity Big Brother gibi yetenek yarışmalarında birkaç yıl önce finale yükselen Rylan Clark’ın mini portresiydi. 26 yaşındaki Clark’ın havalı bir görünüşü var ama sesi için aynı şey söylenemez! Buna rağmen kendisi şu an bu yarışmaların yarattığı sanal balonun sözde kazananlarından biri. Andy Warhol’un “Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” sözünü geçerli kılan televizyon çağının yeni yıldızlarından. Çok kısa sürede ünlü olmuş, birçok hayranı var ve magazin basınında bugün hala haberleri çıkıyor. Şu an bu şovlardan birinin sunuculuğunu yapıyormuş. Memleketi, Londra’nın kuzeydoğusunda bulunan ve aksanıyla sık sık dalga geçilen Essex bölgesi. Portresi ise “The Earl of Essex” (Essex Kontu) adını taşıyor. Perry bu eserinin altındaki açıklamasında içinde yaşadığımız dönemin aristokratları ünlülerdir diyor. Bu yüzden Rylan’a Essex Kontu adını takmış ve eski dönemin aristokratları gibi portresini yapmış. Rylan’ın fiziksel özellikleri dikkat çekici, masmavi gözleri, kabarık saçları, (burada görünmese de) bembeyaz dişleri var. Perry onun “çıtkırıldım bir asilzadeyi” hatırlattığını söylerken haksız sayılmaz. Portreyi neden minik yaptığını ise şöyle açıklıyor: “21. yüzyıla ait ünlü portrelerinin doğal tuali cep telefonu ekranlarıdır.”

more_miniature_rylan

“The Earl of Essex”, 2014

Sergide beni en çok etkileyen eser, aşağıda görebileceğiniz “Comfort Blanket” (Konforlu Battaniye) oldu. Bunun gibi pop-art’ı çağrıştıran, renkli, karmakarışık ve çılgın eserleri seviyorum. Ama bu yapıtın asıl çekiciliği, İngiliz olmanın ne demek olduğu yorumundan ileri geliyor. Perry, halıdan dokuduğu ve bir duvarı tamamen kaplayan bu “banknotun” üzerine İngiliz kültürünü ve kimliğini nakış nakış işlemiş. İngiltere banknotlarında fotoğrafı bulunan 88 yaşındaki Kraliçe II. Elizabeth, İngiliz kültürünün yapı taşlarından biri olarak bu banknotta da yerini almış.

"Comfort Blanket", Grayson Perry, 2014

“Comfort Blanket”, 2014

Tabii ki buradan aralardaki küçük yazılar anlaşılmıyor. Ama Perry’nin İngiliz kültürünü genelde sevilen yönleriyle yansıttığı söylenebilir: çay, “fish and chips”, İngiliz bayrağı, sızlanma, Shakespare, Hint yemekleri, yağmur, David Bowie gibi İngiliz sanatçılar, özgürlük… Açıklamasında Perry insanların bu ülkeye istikrar, güvenlik ve hukukun üstünlüğü için göç ettiğini söylüyor ve “bundan gurur duymamız gerekli” diyor. Eh, haksız da değil. Peki bu çalışmanın adı neden “Konforlu Battaniye”? Macar bir arkadaşının buraya göçen annesi, İngiltere’yi sarınabileceğiniz bir “güvenlik battaniyesi” olarak tanımlarmış da ondan.

İlginç bulduğum çalışmalardan biri de “Memory Jar”dı (Hatıra Kavanozu). Bu vazo Alzheimer hastası bir adamı ve karısını gerçek aile fotoğraflarıyla birlikte resmediyor. Altzy adlı Alzheimer şeytanı da bu fotoğrafları yırtarak adamın hafızasından siliyor.

alz1

“Memory Jar”, 2013

alzh

Altzy, elinde makasıyla hastanın hafızasını yok ederken…

Aşağıda görebileceğiniz “The Ashford Hijab” ise Ashford adlı bir güneybatı kasabasında oturan, 20’li yaşlarında, beyaz ırk mensubu bir İngiliz kadının Müslüman olması üzerine. İpek bir eşarp üzerine işlenen motifler, Batı’nın tüketimi ve cinselliği pompalayan, aşırı içki içen toplumunu geride bırakan, bunun yerine çocuklarıyla birlikte Müslüman “kızkardeşlerinin” desteğine sığınan bir kadının öyküsünü anlatıyor. Bu portre, bana biraz yüzeysel geldi: genç kadının Müslümanlık anlatımından mı yoksa Perry’nin algılamasından mı kaynaklanıyor bilemiyorum. Sonuçta bütün dinler kadının cinsel olarak metalaştırılmasına karşıdır. Kapitalizmin tüketimi pompaladığı doğrudur, ama Batı’da yaşayan herkes bundan nasibini alır veya bundan kaçmak için illa dine sığınmak gerekir gibi öngörüler ne kadar gerçekçi? İngilizler çok içer, ama İngiltere’de yaşayan herkes çok içiyordur gibi bir yaklaşım doğru değil.

2014-11-08-NPG_893_1333_TheAshfordHija

“The Ashford Hijab”, 2014

The Sunday Telegraph gazetesi sanat eleştirmeni Alastair Smart’ın deyimiyle “Çağdaş İngiltere’nin şipşak fotoğrafını” çekmeyi başarmış Perry. “Modern Family” (Modern Aile) adlı çalışma bunun tipik bir örneği: birçok Avrupa ülkesinden sonra geçtiğimiz yıl İngiltere’nin de eşcinsel evliliğini yasallaştırmasıyla 10 yıl öncesine kadar belki hayal edemeyeceğimiz bir aile biçimi görünür hale geldi: eşcinsel evlilikler ve evlat edinilen çocuklar. İngiltere’de bu yasa değişikliğini muhafazakar sağcı hükümetin yapması da takdire şayan. Muhafazakar sağ teriminin Türkiye’deki gibi tanımlanmadığı ve algılanmadığı kesin bir gerçek!

Bu cesur, yeni şeyler söyleyen, eleştirmenlerin beğendiği, kesinlikle postmodern sergiyi gezmek için tam bir haftanız kaldı.

Sergi fikrinin nasıl geliştiğini Grayson Perry’den dinlemek isterseniz buraya buyrun:

National Portrait Gallery: 

Adres: St Martin’s Place London WC2H 0HE

Açılış saatleri: her gün 10.00 – 18.00 (Perşembe ve Cuma akşamları 21.00)                

Reklamlar

Film Eleştirisi: “Sergi” – Sergilenen Hayatlar

Dün izlediğim “Exhibition” (Sergi), İngiliz yönetmen Joanna Hogg’un üçüncü filmi. Eleştirmenlerden tam not alan ve senaryosu da Hogg’a ait olan film, orta yaştaki bir çiftin birbiriyle ve içinde yaşadığı evle sürdürdüğü karmaşık ilişkiyi yalın, dürüst ve detaylı bir şekilde anlatıyor.

exhibition-quad

Adam da kadın da sanatçı, gerçi filmde gördüklerime bakılırsa adam daha çok mimara benziyor ya neyse. 40’lı yaşlarını süren, 18 yıldır evli bu çiftin çocuğu yok. Büyük ihtimalle adamın tasarladığı, modernizm şaheseri bir evin içinde yaşıyorlar. Londra’nın gürültülü sokaklarından birine açılan, havuzlu, tasarım harikası, kocaman, aydınlık, camın bolca kullanıldığı ve son teknolojinin kullanıldığı evlerinde, para sıkıntısı çekmeden yaşıyor, evden çalışıyorlar: ama ayrı katlarda, ayrı çalışma odalarında…

Kadın yönetmenlerin duyarlılığı nasıl da farklı kılabiliyor bir filmi, zira kadının gözünden izliyoruz ilişkiyi ve gelgitlerini. Adamın filmde hem az sahnede rolü var, hem de kadının bir ara yakındığı üzere duygularını açığa vurmadığı için oynadığı sahnelerde de kendini ele vermiyor. Adam belli ki kadını hala seviyor, ama kadın bu sevgiyi ya da sevginin gösteriliş biçimini yeterli bulmuyor. Bütün kadınlar böyle değil midir zaten? Kadın belki de bu yüzden genelde adama sıcak davranmıyor, gülümsemiyor. Onun sevgisini aradığı zaman bile kendi işini kendi zorlaştırıp bunu farklı yollardan, detaycı karakteriyle ona göstermeye çalışıyor, yine tüm kadınlar gibi. Adam anlamayınca da hüzünleniyor. Çoğu kadın gibi.. Adam uyurken ya da onun uyuduğunu sanırken bir ses kayıt cihazıyla hayal defterinin kapağını açıyor kadın. Başka bir adam görüp ses tonuna bayıldığını, onun kendisine dokunmasını ne kadar çok istediğini söylüyor teybe. Adam ilkinde uyuyor, ama ikinci teyp kaydında uyanık, dinlemede…

Filmde gördüğümüz diğer yan karakterler arasında çiftin arkadaşı bir başka çift var. Ergenlik çağında bir çocukları var ve birbirlerinin evine arada yemeğe gidiyorlar. Ama kadın onlardan sıkılıyor, hatta o kadar ki onların evinden çıkabilmek için yemekte bayılmış numarası falan yapıyor.

İngilizler filmlerini hep güneşli havalarda çektikleri için normalde ülkede hava günlük güneşlikmiş izlenimi edinir normalde insan. Ama Hogg Kasım ayında çektiği filminde Londra’yı kışın olduğu gibi göstererek takdirimi kazandı. Filmde hep yağmurlu ve soğuk olan havaya inat kadın hep parmak arası terlik giyiyor. Film boyunca bir kere ayağında çorap, kapalı ayakkabı görmek kısmet olmadı 🙂 Belki de cansız ilişkisine can suyu vermek istercesine, kalbine kilitlediği heyecanları tekrar yaşamak için kendini yağmura tamamen bırakmak istiyor. Büyük kavgalar etmiyor adamla, çünkü büyük heyecanları yok artık. Büyük bir aşk yok, ilişki bir yerde tıkanmış, birbirlerine ulaşmaya çalışıyorlar ama bu artık çok zor. Gördüğümüz ruhsuz, kısa ve gündelik konuşmalar sadece.

Müzik, filmde bilinçli olarak kullanılmamış. Bunun yerini kadının çalışma odasının sık sık açılıp kapanan sürgülü kapılarının ve sokaktaki insanlar ile makinelerin çıkardığı gürültüler almış: telefonla bilmediğimiz bir dil konuşan bir göçmen kadın, inşaat gürültüsü, araba alarmı… Çiftin evle ilişkilerine gelince… Kadın bu eve fazlasıyla bağlı, bir seferinde yatağın dışında yerde duvarı kucaklamak istercesine, bedeni L şeklini almış halde uyuduğuna şahit oluyoruz. Evle arasındaki bağ adamla arasındaki bağdan daha kuvvetli… Eh, ne de olsa bu tek taraflı bir ilişki, sürdürmesi kolay. Kadın hatıraları tekrar yaşama ve yaşatma peşinde, gitmek istemiyor. Gözlemleyebildiğimiz kadarıyla tek arkadaşıyla yaptığı Skype görüşmesinde, kadın ona evinde 18 yıldır mutlu bir evlilik yaşadığını, bu mutlu anların eve sindiğini, o yüzden de buradan taşınmak istemediğini anlatıyor. Burada gülüyorum. Zira filmin başından beri o söylediği mutlu sahnelerin biri bile nedense yaşanmadı bu evde. Adam ise tam tersine çocuğumuz yok, bizi durduracak hiçbir engel yok, neden taşınmıyoruz, diyor kadına. Bu evde yaşadığımız süre bana 40 yıl gibi geliyor, diyor emlakçıya evi gezdirirken de. Belli ki adam kendini bu eve hapsolmuş hissediyor. Ama neden gitmek istediği belli değil. Acaba mutlulardı ama sonradan bu evde bir trajedi mi yaşadılar da böyle birbirlerinden uzaklaştılar ve evin farklı katlarına sığındılar, diye soruyor insan kendine. Belki bu evde bir çocukları vardı, sonradan öldü. Belki başka bir şey oldu. İhtimaller sınırsız… The Guardian gazetesinin ünlü film eleştirmeni Peter Bradshaw adamın en küçük bir hataya tahammülsüz olmasının nedeni bu trajedidir diye yazmış. Fazlasıyla muhtemel.

Filmi izlerken ara ara şunu düşündüm. Mutsuz bir kentli entelin yalnızlığı, boğucu “burjuva sıkıntısı” ve sorunları başka bir perspektiften bakınca ne kadar da küçük görünüyor. İnsanların ne dertleri var. Bazıları canının derdinde, bazıları ekmek parasının… Öte yandan film insan mutlu değilse çevresini de mutlu edemeyeceğini gösteriyor bize belki de. Bu bağlamda bence insanın en önemli ilişkisi olan hayat arkadaşıyla ilişkisini Hogg çok güzel analiz etmiş. Bu nedenle de İsviçre’de düzenlenen Locarno Film Festivali’nde geçen yıl Altın Leopar ödülüne aday gösterilmiş.

Dolayısıyla filmin adının “Sergi” olması, sadece kadının filmin sonunda açacağı anlaşılan sergiye değil, onun kendi bedenini jaluzisi aracılığıyla Londra sokaklarına kısmen teşhir etmesine, evin ve ilişkinin izleyicileri zaman zaman röntgenci rolüne sokacak şekilde sergilenmesine de gönderme yapıyor.

Sonunda kadın istemeden de olsa evden taşınıyorlar, evlerini üç çocuklu bir aileye bırakarak… Evden ayrılmadan önce dostlarına küçük bir parti veriyorlar. Bu partide şampanyanın yanında evlerinin birebir kopyası, yine tasarım harikası bir pasta da ikram ediliyor. Adam ve kadın pastayı birlikte kesiyorlar, dilimledikçe paramparça oluyor pasta. Birisi banyoyu yiyor, birisi yatak odasını. Evi temsil eden pasta parçalandıkça evin gerçekten onlar için bir hapishane olduğunu; zengin ama mutsuz hayatlarını dış dünyaya karşı barikat olarak kullandıkları bu dört duvar arasında tükettiklerini kavrıyoruz. Sonraki bir sahnede eşyalarını toplayıp kolilerlerken kadın çalışmalarının beğenilmesi sonucunda sergi açacağını söylüyor eşine. Evden kurtulacaklarını bilmek ve kadının beklenmeyen başarısıyla birlikte ilişkileri düzelmeye başlıyor. Okuldan kaçan mutlu çocuklar veya hapisten kaçan umutlu mahkumlar gibiler. Başka bir kente mi, uzun bir seyahate mi gidecekler buradan, orası belirsiz. Kesin olan bir tek şey var: yeni bir geleceğe yelken açtıkları. Birlikte.

*** Şu an Londra’da gösterimde olan filmin fragmanı burda: 

Siyasetin ve İletişimin Kesişim Noktası Olarak Propaganda

Londra’da bulunan British Library (İngiliz Kütüphanesi) 17 Mayıs – 17 Eylül 2013 tarihleri arasında önemli bir sergiye ev sahipliği yaptı: “Propaganda: İktidar ve İkna.” Siyaset ve iletişimin kesişim noktalarını araştırmak için gittiğim sergi, “propagandanın altın çağı” 20. yüzyıl boyunca ve günümüzde çeşitli dünya devletlerince yapılan propagandaya derinlikli bir bakış sunuyor. Sergi salonu sizi bilim insanlarının ve aydınların propaganda tanımlarıyla karşılıyor.

Image

Serginin afişi…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

 

Image

Philip Taylor’ın propaganda tanımı…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Örneğin uluslararası iletişim profesörü Philip Taylor “Propaganda, insanları istenen şekilde düşünmeye ve davranmaya ikna etme amacıyla fikirlerin iletilmesinden başka bir şey değildir.” derken, dünyaca ünlü Amerikalı dilbilimci, siyaset eleştirmeni ve felsefeci Noam Chomsky “Totaliter devlette cop ne ise demokraside de propagandanın o olduğunu” söylüyor.

Image

Chomsky diyor ki…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

 

PROPAGANDANIN NİTELİKLERİ VE AMAÇLARI

İngiliz Kütüphanesi’nin internet sitesinde yer alan bilgilere bakılırsa “savaşlarla, hastalıklarla mücadele etmek, birlik veya bölünme sağlamak için kullanılan” propaganda “genelde şaşırtıcı, bazen korkunç ve ender de olsa mizahi” bir öğe. Londra’da yaşayan Avustralyalı gazeteci ve belgesel yapımcısı John Pilger ise propagandayı devletler düzeyinde kullanılan bir halkla ilişkiler türü olarak tanımlıyor.

Image

Sam Amca, 1917
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Aslında propaganda sözcüğüyle aslında ilk kez 17. yüzyılın başlarında Katolik Kilisesi’nin “Congregatio de Propaganda Fide” (“İnanç Yayma Cemiyeti”) adlı, misyonerlik çalışmalarından sorumlu oluşumu kurmasıyla karşılaşmışız. Ancak Chomsky bu sözcüğün aslında 20. yüzyıla dair bir terim olduğunu söylüyor. İngiltere’de 1. Dünya Savaşı’nın sonlarında kurulan, Londra merkezli ve propaganda yapma amaçlı Bilgi Bakanlığı’nı da buna örnek olarak veriyor.

Kent Üniversitesi Modern Tarih profesörü, 20. yüzyıl siyasetinde propaganda uzmanı David Welch ise propagandanın eğitim ve reklam gibi benzer alanlardan azmettiricilerin amacı sayesinde ayrıldığına dikkat çekiyor. Welch’e göre her propaganda kötü amaçlı olmayabilir, ancak propaganda önyargıları kuvvetlendiren bir unsurdur. Peki propaganda ne zaman tehlikeli ya da zararlı haline gelir? Welch diyor ki, “Propaganda eski totaliter devletlerde veya diktatörlüklerde sorunludur; çünkü alternatif bilgi kaynaklarına erişim yoktur.”

Kütüphane’nin Sosyal Bilimler küratörleri Jude England ve Ian Cooke’un 200’den fazla malzeme toplayarak açtıkları ve Londra’da ses getiren bu serginin multimedyanın sağladığı olanakları etkili kullandığını düşünüyorum. Sergi propagandanın bariz araçlarını da afişe etmiş: posta pulları, dolarlar (para) ve bazı marşlar da bunların arasında. Örneğin tüm dünya ülkelerinin milli marşları, İngilizce metin çevirileriyle birlikte ses kaydı olarak sunulmuş. Türkiye milli marşının İngilizce metni de aşağıda:

Image

İstiklal Marşı’nın İngilizce metni…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Ayrıca birçok metin, çizgi film, kartpostal, rozet, kitap, afiş, poster, broşür ve video da cabası. Bütün materyalleri incelemeye kalksanız bir tam gününüzü alabilirdi. Dolayısıyla ben bir iş çıkışında bulduğum iki saatlik zaman diliminde her şeyi gözlemleme fırsatı bulamadım. Ama dikkatimi çeken öğeleri burada paylaşmak isterim. Sergide kronolojik değil, tematik bir sıra izlendiği için benim paylaştığım örnekler de tarih sırasına göre dizili değil.

GÖZÜME TAKILANLAR

Tavandan sizi izliyor gibi görünen Stalin, Mao, (Eva) Peron, Hitler, Mussolini ve Churchill’in portreleri, üzerlerinde farklı propaganda tanımlarının yer aldığı cansız mankenlerin ardından beni serginin başlangıç noktasına yönelttiler.

Resim 5

Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

“İngiliz İmparatorluğu’nun ürünlerini tercih ediniz”

“İngiliz İmparatorluğu’nun ürünlerini tercih ediniz”
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Dikkatimi çeken ilk şey, 1927 yılında Hindistan’da verilen dikkat çekici bir ilan oldu: o yıl İngiltere’nin Hindistan’a ihracatının 86 milyon sterlin  değerinde olduğunu muştulayan ilan şöyle buyuruyor: “En iyi müşterinizi her seferinde İmparatorluk ürünlerini talep ederek destekleyin.”

Tabii propagandanın bazı türleri kendilerini çok kolay açık etse de, bütün propaganda araçlarının elle tutulacak kadar somut olmadığını da söylememiz gerek. Örneğin 1960’lı yıllarda ABD ve Rusya arasında geçen “uzay yarışı” da propagandanın aracı olmaktan kurtulamamış. Ancak dikkatle bakılırsa anlaşılabilecek bir diğer propaganda aracı da markalaşma. The Independent gazetesinde yazan Adrian Hamilton sergiyle ilgili “Büyük Birader Sizi İzliyor” başlıklı eleştirisinde, İngilizlerin her zaman propagandanın demokrasiler değil, despot rejimler tarafından yapıldığını ve kendilerinin “propagandalar üstü” olduğunu düşündüklerini, ancak bunun geçerli olmadığını yazıyor. 2012 Londra Olimpiyatlarının, özellikle de açılış töreniyle “ulusal markalaşma” veya “ülke markalaşmasına” katkıda bulunan bir etkinlik olması Hamilton’ın haklılığını kanıtlıyor.

Rosie the Riveter

Rosie the Riveter
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Rosie the Riveter (Perçin Çekici Rosie), ABD’de İkinci Dünya Savaşı’na gitmeden önce erkeklerin yaptığı ve savaş için hayati önem taşıyan işleri yapmaya kadınları teşvik etmek için çizilen bir karakter. 1940 yılında çalışan Amerikalı kadın sayısı 12 milyonken bu sayının 1944 itibarıyla 20 milyona yükselmesinde Rosie’nin bir kültür ikonuna dönüşmesinin de payı olduğu kuşkusuz. Ancak savaşın ardından, 1947’de milyonlarca kadının savaştan dönen askerlere istihdam sağlamak amacıyla işlerinden kovulmasıyla savaş öncesi iş modelleri yeniden kurulmuş. Chicago menşeli The Four Vagabonds grubunun “Rosie the Riveter” adlı, 1943 çıkışlı şarkısı da Rosie’yi müzik yoluyla tanıtmış. Bu şarkının sadece müziğine odaklandığınızda son derece neşeli bir caz parçası dinlediğiniz izlenimine kapılıyorsunuz, fakat propagandanın ayak sesleri şarkının sözlerinde saklı: “Rosie zafer için çalışıyor, tarih yazıyor. Bu küçük çelimsiz kadın bir erkekten daha fazla şey yapabiliyor.” (2) “Rosie perçinleme makinesinde fazla mesai yapıyor, böylece Charlie’yi koruyor. Bir sürü milli savunma tahvili satın alıyor. Daha çok tahvil almak istiyor, biriktirdiği tüm nakit parayı milli savunmaya veriyor. Bu kız gerçekten akıllılık ediyor.” (3) “Diğer kızlar en sevdikleri kokteyl barında sek Martinilerini yudumlayıp yedikleri havyarla ağızlarını şapırdatıyorlar. Ama onları gerçekten utandıran, Rosie adında bir kız var.”  (4)

Dış basında 1930’lu yıllarda Hitler karşıtı propagandayı durdurmak için yayımlanmış, “Hitler’in Mevcudiyetinde Gençlik” adlı bir fotoğraf kitabını varlığını da yine bu sergi sayesinde öğreniyorum. Berlin’de 1934’te basılmış, fotoğrafçı Heinrich Hoffman’ın imzasını taşıyan kitapta Hitler Alman ulusunun iyiliksever babası, çocukların ve gençlerin hayran olduğu biri olarak resmediliyor. Ey propaganda, sen nelere kadirsin!

Resim 8

“İçimizdeki Düşman”
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

 

Sergide ilginç bulduğum bir pano da yukarıdakiydi. Burada yazılı olanları Türkçeye çevirerek aynen aktarıyorum:

“Bazı devletler ve siyasi hareketler bir ulusun kötü yanlarını nüfusun din, ırk, siyaset, sosyal sınıf veya kültürle tanımlanmış bir altkesitini suçlayarak destek kazanmaya çalışırlar. Burada amaç, dikkatleri o devletin veya siyasi hareketin siyasi başarısızlıkları konusundaki eleştirilerden uzaklaştırmak veya halktan bir türlü rağbet göremeyen politikalara yönelik rıza üretmektir. Bu bazı grupların kendi ülkelerinde “dışlanmışlar” olarak yaftalanmalarına neden olmakta ve bir suçu başkasının üzerine atma, zulüm ve cinayet ortamı yaratmaktadır.” Alın size Gezi Parkı direnişinin teorik açıklaması!

“Düşman olarak Devlet”

“Düşman olarak Devlet”
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Bana Gezi ruhunun önemli öğelerinin sosyal medya ve mizah olduğunu yeniden hatırlatan pano da üstteki oldu. Türkçe meali şu şekilde:

“Bir ulus içindeki muhalif gruplar propagandayı güncel rejimin meşruiyetine meydan okumak için kullanırlar. Bu kişiler kendilerini haklarından mahrum edilmiş hissedebilirler, ayrıca hükümetin baskıcı olduğunu veya bir dış gücü temsil ettiğini de düşünebilirler. Böyle gruplar ulusal hükümetlerin erişimi olan kaynak üretimi ve dağıtımından yoksundurlar. Genelde sansür ve şiddet tehdidi yoluyla yaratılan, uçsuz bucaksız bir zulüm ortamında, veya en azından bir şüphe bulutu altında faaliyetlerini sürdürürler. İletişim kanallarına erişim sınırlı olduğunda şoke edici görüntüler ve tanıklığın kullanılması, bir mesajın daha geniş çevrelerce duyulması için etkili olur. Bunun yerine mizah da devleti eleştirmek ve taşlamak için kullanılabilir.”

Resim 10

Vietnam Kazanacak!
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

 

Neyse ki propagandayı sadece gücü ve iktidarı elinde bulunduran taraf kullanmıyor. Bu pop-art posteri, 1970 yılında Vietnam Savaşı’nı eleştirme amacıyla Asya, Afrika ve Latin Amerika Halkı İçin Dayanışma Örgütü tarafından hazırlatılmış. Küba’nın başkenti Havana’da, 1966’da bir grup sömürgecilik karşıtı solcu tarafından kurulan örgütün diğer posterleri de Batılı ülkelerin müdahaleci politikalarına karşı çıkmak için tasarlanmış.

Resim 11

Özgürlük Heykeli mi Gözetleme Kulesi mi?
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Propagandanın bir diğer ayağı da demokratik özgürlükler konusunda karşımıza çıkıyor: Yukarıda gördüğümüz, 1971 yılında hazırlanan bir Sovyetler Birliği posteri. New York’taki ünlü Özgürlük Heykeli, burada bir özgürlük simgesinin tam tersine ABD polisinin kendi halkını gözetlediği bir kuleye benzetilmiş. Ne yazık ki Amerikalı eski casus Edward Snowden’ın açıkladığı belgelerin gösterdiği gibi, ABD bugün sivil bireylerin elektronik posta mesajlarının yanı sıra bilgi bankalarını taramak suretiyle özel kimlik bilgilerini toplayabiliyor. Yani ABD gözetleme kulesi günümüzde de faaliyetlerini tüm hızıyla sürdürüyor!

ABD sanatında hakikatin yer-siz’liği...

ABD sanatında hakikatin yer-siz’liği…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Yine Sovyetler Birliği’nden çıkma bu çizim de beni çok etkiledi: ABD’de sanat gerçek dünya yerine hayal ürünlerini resmediyor. Hakikate duyarsızlık ancak bu kadar iyi ifade edilebilirdi.

Propagandanın kurbanı kesekağıdı…

Propagandanın kurbanı kesekağıdı…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

 

Propagandanın yapıldığı materyaller de sınır tanımamış. 1916’da İngiltere Ulusal Savaş Tasarrufları Komitesi’nin hazırlattığı kese kağıtlarının üzerinde savaşa katılımla ilgili mesajlar yazıyormuş. Yapılacak bağışların savaşın süresini kısaltacağı ve zaferle sonuçlanacağı iddiası bu mesajlardan yalnızca biri. Bu kesekağıtlarının savaşla ilgili posterlerden daha çok kişiye ulaşması sürpriz değil.

“Beni destekleyecek misin?”

“Beni destekleyecek misin?”
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Bir başka kesekağıdı üzerine basılmış mesajı okuyoruz: “Beni destekleyecek misin? Düzenli olarak, mümkün olduğu kadar çok sayıda Savaş Tasarrufu Sertifikası satın alın veya Savaş Tasarrufları Derneklerinden birine üye olun.”

Resim 15

Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

1940’lı yıllarda artık bu mesajların benzerlerine kadın eşarplarının üzerinde bile rastlanır olmuş.

Resim 16

Hintlilerin Bağımsızlık Ligi – “İngiliz şeytanları”
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Yukarıdaki karikatürde ise Hintli çocukların İngiliz bayrağının önünde eğilmesini emreden veya onları okulda döven zalim İngilizlerin faaliyetleri konu ediliyor. Okuyoruz: “Bu İngiliz şeytanlarını ülkemizden defedin!” Hintlilerin Bağımsızlık Ligi bu karikatürü milliyetçi duyguları ve İngiliz hükümdarlığından bağımsızlaşma arzularını körüklemek için hazırlatmış. Bu Ligde temsil edilen milliyetçiler ve sömürgecilik karşıtı gruplar, bilgiye erişimi regüle eden İngilizlere karşı kampanyalarına halkın destek vermesi için propaganda yöntemine başvurmuşlar. Hindistan, dünyaca ünlü lideri Gandhi’nin barışçıl ama kararlı adımları sayesinde 1947’de bağımsızlığına kavuşmuştu.

Zulmün simgesi olarak Churchill...

Zulmün simgesi olarak Churchill…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Yukarıda da İngiltere’nin eski Başbakanlarından Churchill’in Hintlileri zincire vurduğu görülüyor. Churchill İkinci Dünya Savaşı sırasında yapılan İngiliz propagandalarında bir özgürlük kahramanı olarak lanse edilmiş olsa da Hintli milliyetçiler onu zulmün simgesi olarak görmüşler. Haksız da sayılmazlar.

TOPARLARSAK…

Bu yazıda ben daha ziyade bariz propaganda örneklerini verdim. Ancak Cooke’un dediği gibi propaganda sadece “kötü adamlar” tarafından yapılmaz. Pilger’a göre propaganda “sinsidir”, “mutlak güce sahiptir”, “tanımlanması ve saptanması zor olabilir.” Serginin küratörlerinden Ian Cooke da onu şu sözleriyle destekliyor: “Propaganda genelde yalandan ibaret ve kötü insanların üretimi olarak görülür, sergiyle bu görüşe meydan okumak istedik. Propagandanın bir tek değil, birçok tanımı var.”

“Her gün”, her yerde ve herkesçe yapılagelen” propagandayı şu an içinde bulunduğumuz sosyal medya çağında giderek daha çok kişinin kullanabildiğini ve kullandığını unutmamak gerekiyor. Hamilton’ın yazdığı gibi, propagandanın işe yaramadığını düşünmek tam da bu yüzden yanlış. Çünkü medya ve sosyal medyayı kullanarak farkına varmadan insanların duygularını ve önyargılarını kuvvetlendiren bir araç olan propagandanın kollarına atılmamız an meselesi…

Kusama: beneklerin efendisi

Eyüp’te geçtiğimiz birkaç yıl içinde açılan Santralİstanbul enerji müzesinin mimari yapı ve işlevi bakımından model aldığı Londra’daki Tate Modern müzesi bugünlerde farklı ve ilginç bir sergiye evsahipliği yapıyor: 82 yaşındaki Japon sanatçı Yayoi Kusama’nın yapıtlarından oluşan bir retrospektife. Sanatçı diyorum, çünkü yalnızca resim değil, yerleştirme, heykel ve edebiyat alanında da eserler vermiş bir kadın Kusama.

Çocukluğundan bu yana rahatsız edici sanrılar gören ve 1977’den bu yana kendi isteğiyle akıl hastanesinde kalan Kusama, bu sergi nedeniyle – ya da sayesinde – Japonya’dan 12 yıldır ilk kez çıkarak İngiltere’ye gelmiş oldu. En ayırdedici özelliğinin ABD yıllarında arkadaşlarıyla 1968 yılında çektiği “Kusama’s Obliteration” (Kusama’nın Kendisini Yok Etmesi) adlı kısa filminde ve birçok tualinde kullandığı beneklere olan merakı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Barış ve sevginin simgesi haline getirdiğini söylediği bu benekleri yaşlanınca giysilerine, hatta tekerlekli sandayesine taşımış olan Kusama, orta sınıf ve kırsal kesimde yaşayan, ataerkil bir Japon aileden geliyor. Kendisiyle yapılan röportajların birinde annesinin çocukken “Sen kızsın, zengin bir adamla evlenip ev hanımı olacaksın, resim yapma.” diyerek boyalarını elinden aldığını anlatıyor Kusama. Ne diyelim, bazı şeyler dünyanın her yerinde aynı, ya da doğunun her yerinde!

1950’li yıllarda yaptığı ilk resimlerinde bariz bir Miro etkisi görülen Kusama, Andy Warhol’u bile etkilemiş, zira 1960’lı yıllarda New York sanat sahnesinde önemli bir figürdü ve Warhol’la da arkadaştı.

kusama portrait

Kusama’nın gençliği…

Kusama’nın kendisini erkeklerin egemen olduğu Batılı sanat dünyasında bir kadın, ABD’de yaşayan bir Japon ve kendi saplantılı dürtüleriyle hayatını sürdüren, “nörotik semptomlarının kurbanı” bir birey olarak dışlanmış hissetmesinin izlerini çalışmalarında da sürmek mümkün.

Kariyeri boyunca kendisini ve tarzını sürekli yenilemesiyle saygıyı bir kez daha hak eden Kusama şu anda Japonya’nın en ileri gelen çağdaş sanatçısı konumunda. Tate Modern’daki serginin küratörü Frances Morris, Kusama’yı bugün yaşayan en ilginç, en dikkat çekici ve en büyüleyici sanatçılardan biri olarak tanımlıyor.

iida-yayoi-kusama1

Kusama ve meşhur kırmızı benekleri…

Sanatçının “Infinity Net” (Sonsuzluk Ağı) serisinde yaptığı resimleri 2008 yılında 5,1 milyon dolara satıldı ki bu yaşayan bir kadın sanatçı için rekor düzeyinde bir rakam.

Serginin birçok kişi gibi beni de en çok etkileyen iki çalışmasından biri, 2000 tarihli “I’m Here, But Nothing” (Buradayım, ama hiçbir şey). Burada Kusama’nın olduğunu hayal edebileceğimiz, resim çerçeveleri ve küçük vazolar, sürahiler, beş kişilik hazır bir sofra, dergiler, gazeteler, kitaplar ve rahat görünen bir kanepeyle kişiselleştirilmesi başarıyla tamamlanmış bir oturma-yemek odası var. Ama bu herhangi bir salon değil. Rengarenk beneklerle süslenmiş, mor ışıkların hakim olduğu bir salon. Üstelik köşedeki küçük, tüplü televizyonda da Kusama türkü çığırıyor.

kusama-photocredit-lucy-dawkins-tate-photography-011b

I’m Here, But Nothing”

“Filled with the Brilliance of Life” ise bence bir başyapıt. Kusama daha önce de birçok “sonsuz ışık” yerleştirmesi yapmış, ancak bu sergi için özel olarak 2011 yılında tamamladığı bu çalışma, türünün en geniş örneği. Burada renk değiştiren ampuller sihirli denebilecek aynalarla sonsuz bir alan yaratıyor önünüzde, arkanızda, yanınızda. Karanlığı aydınlatan bu minik renkli ampuller sayıca o kadar çoklar ki, sizin dünyada ne kadar küçük bir nokta olduğunuzun kanıtı adeta. Işıkların yanıp sönmesi, aslında birbirine yakın olan yaşam ile ölümü simgeliyormuş. Yürüdüğünüz alanın yanına yerleştirilen sular ise, denizi çağrıştırıyor. Renk oyunları ve kombinasyonları geceyle gündüzü, yazı ve kışı, denizi, göklerin binbir yüzünü gösteriyor.

Yayoi-Kusama-Infinity-Mirrored-Room-Filled-with-the-Brilliance-of-Life-2011.-Tate-Modern-Retrospective1

Finalde serginin bence en etkileyici eseri yer alıyordu: “Filled with the Brilliance of Life”

Bu güneşli günlerinden faydalanır da bahar aylarında Londra’ya gelirseniz eğer, 5 Haziran’a kadar açık kalacak ve İngiltere’deki en büyük Kusama sergisi niteliğini taşıyan bu görsel şöleni de gezi planınıza dahil edin. Pişman olmayacaksınız.

*** Sözkonusu sergi, 12 Temmuz-30 Eylül tarihleri arasında da New York-Whitney Museum of American Art yolcusu.

www.tate.org.uk/modern/exhibitions/yayoikusama/

“Fotoğrafını çektiren kişi, özgürlüğün vaadine hala inanıyor demektir.”

Bu yazım, 2007 yılında Nokta dergisinde yayımlanmıştır.

Image

Image