İngiltere’de Göçmen Olmak…

Bugün İngiliz The Times gazetesi “Migrant Benefits” (Göçmenlerin Sağladığı Yararlar) başlıklı şahane bir başyazıya imza atmış. Yazı özetle göçmenlerin İngiltere’ye zarardan çok fayda getirdikleri ve sağcı partilerin bunu bir türlü anlamak istemedikleri temasını işliyor. Göçmenlerin ülkeye ekonomik, kültürel ve finansal yönden kazanç sağladıkları gerçeğini inkar eden popülizme siyasetçilerin karşı çıkması gerektiği fikrini savunan makale, benden (ve eminim buradaki birçok göçmenden!) tam not aldı.

The Times genelde sağcı bir gazete olarak değerlendirilir, ama The Daily Telegraph kadar körü körüne, ölümüne sağcı ve Kraliyetçi değildir. Akılcı, bağnaz olmayan bir şekilde sağ eğilimli olduğu söylenebilir. Bu gazetede yayımlanan bazı köşe yazıları neredeyse solcu bir gazete okuyormuşsunuz izlenimine kapılmanız için birebir. Hatta bu yazının da onlardan biri olduğu söylenebilir.

Burada ülkedeki göçmenleri ve onlara genel yaklaşımı anlatacak bir parantez açalım: Ülkeye daha eski dönemlerde gelmiş olan bazı göçmenler topluma entegre olmamış ya da olamamışlar, İngilizce bilmiyorlar ya da öğrenmek istemiyorlar, bazılarının işi gücü bile yok. Bu insanların bir kısmı devletin sosyal yardımlarını (işsizlik, sakatlık yardımı, sağlık yardımları, belediyelerin verdiği ücretsiz evler) iliğine kadar sömürmüşler, hala da sömürüyorlar. Örneğin belediyenin kendilerine verdiği bedava evde oturuyorlar, ama belediyeden habersiz kiracı alıp kira parasını da bir güzel ceplerine atıyorlar. Bunun sonucu olarak da onlara karşı bir önyargı, hatta nefret doğabiliyor, işe yaramayıp bir de üstüne vergilerimizi yiyorlar diye. İngiltere’deki sağcı partiler göçmen karşıtı bir görüşü yıllardır körüklüyorlar. Irkçı İngilizler “İngiltere’nin işleri İngilizlere gitsin” (British jobs for British people) diyerek bunu pekiştiriyorlar. Dolayısıyla birkaç yıldır iktidarda olan sağ eğilimli Muhafazakar Parti, Genel Başkanı ve Başbakan Cameron’ın öncülüğünde gelecek yıl yapılacak genel seçimlerde oylarını artırmak için sürekli var olan vizeleri kaldırıyor ve ülkeye daha fazla göçmen girişini engellemeye çalışıyor.

Örneğin 2007’de İngiltere‘ye ilk geldiğimde var olan tam üç değişik çalışma vizesi (Yüksek Vasıflı Göçmen Programı yani Tier 1 General, Öğrencilik Sonrası Çalışma Vizesi yani Tier 1 Post Study Work ile çocuk bakıcılığı yoluyla İngilizce öğrenmeye dayalı Au pair vizesi) şu an itibarıyla kaldırılmış durumda. Artık Türk vatandaşı olarak İngiltere’ye gelmenin yolları ya Ankara Anlaşması’na başvurmak, ya İngiltere vatandaşıyla evlilik yapmak ya da Tier 2 denen şirketinizin size sponsor olmasına dayalı vize. Bunların hiçbiri yukarıda saydığım eski vizeler kadar kolay yollar değil. Ankara Anlaşması için şirket kurmanız, belli bir sermayeye sahip olmanız ve ürün ya da hizmet satmanız bekleniyor. Sponsorluk da çoğu şirketin istediği bir şey değil, çünkü bir İngiltere vatandaşını işe almak her zaman çok daha kolay. Zira şirketin sponsorluk ücretini ödemesi ve sizin başvurunuz için belgeler sunması gerekiyor.

Tekrar makaleye dönecek olursak İngiltere’ye Mart 2013-Mart 2014 döneminde göç eden kişi sayısı 243.000 ve bu rakam bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 40 oranında bir artışa işaret ediyor. Gazete buna binaen Başbakan Cameron’ın ülkedeki göçmen sayısını yılda 100.000’den aza indirme taahhüdünün gerçekçi olmadığını savunuyor.

Gazetenin dikkat çektiği bir ikinci nokta, bu yeni göçmenlerin çoğunun AB ülkesi vatandaşı ve çalışma yaşında olması. Dolayısıyla devlete ödedikleri vergi, devletten aldıkları sağlık vb. hizmetlerin maliyetinden yüksek. Yani İngiltere’ye adapte olabilmiş, İngilizce bilen, çalışan göçmenlerle diğerlerini aynı kefeye koymamak gerekiyor. Bu basit denklemi kurmak herhalde bazı insanların, partilerin ve siyasetçilerin işine gelmiyor. Üstelik, diyor The Times, göçmenlik karşıtı politikalar güdüyorsunuz ama İspanya çoğu emekli olup oraya yerleşen 700.000 İngilizi istemiyorum dese ne yapacaksınız?

The Times’a göre toplumda kanaat önderi olarak görev yapan İngiliz siyasetçilere burada düşen görev, göçmenlerin İngilizleri işlerinden ettiği efsanesini yalanlamak, zira bu doğru değil. Tam tersi göçmenler işgücü piyasasındaki boşlukları dolduruyorlar. Göçmenleri istemiyorum diyenlere sorum şu: kim çalışacak o zaman fast-food lokantalarında, kim dağıtacak bedava dergilerinizi, kim servis yapacak lokantada masanıza, kim dizecek markette rafları, kim kaldıracak trenleri? İngiltere doğumlu, beyaz İngilizler yapmak ister mi bu işleri? Genelde hayır. Ya da Noel, Paskalya gibi dini bayramlar döneminde çalışır mı Hristiyan İngilizler? Yatıp kalkıp Müslüman göçmenlere dua etsinler, Noel döneminde çalışmaya gönüllü olarak dükkanları ve marketleri açık tutabildikleri için. Hintlilere de dua etsinler, marketler kapandıktan sonra gece geç saatlere kadar bakkallarını açık tuttukları için. Aslında bu sadece istemekle de ilgili değil, İngiltere doğumlu İngilizler bazı işlerin nasıl yapılacağını da bilmiyorlar. Mesela burada musluk tamircileri hep Polonyalı, inşaat işçileri, badanacılar hep yabancı. Türkiye’ye göre çok da iyi para kazanıyorlar.
Göçmenlerin topluma ekonomik fayda dışında dilsel ve kültürel çeşitliliği de getirdiği aşikar. Bu çeşitliliği kabullenmenin sağladığı demokratik ortam paha biçilemez.
Toparlayacak olursak gazetenin dediği gibi göç İngiltere siyasetinin en büyük meselesi haline gelmiş olabilir. Ama göçmenlerin artıları ve eksileri teraziye konduğunda artı kefesinin ağır bastığını görmek çok zor değil.
Bu tezi savunan “I Am An Immigrant” yani “Ben Bir Göçmenim” adlı sosyal reklam kampanyası da son dönemde Londra billboardlarını süsledi ve epey ilgi çekti. Aşağıda afişlerini görebileceğiniz kampanya, “Movement Against Xenophobia” yani “Yabancı Düşmanlığına Karşı Hareket”in çalışması ve göçmenlerin İngiltere’ye katkılarını vurguluyor. İlk afişte Trinidad ve Tobago Cumhuriyeti asıllı ruh sağlığı hemşiresi Rosemarie Ramkissoon “15 yıldır depresyon, kaygı ve şizofreni hastalığı çeken insanlara yardım ediyorum”  diyor.
The
Aşağıdaki afişte ise Sri Lanka asıllı uzman avukat S. Chelvan “13 yıldır insan haklarını savunuyorum ve adalet için mücadele ediyorum” diyor.
The
Bu kampanyadan seçtiğim son afiş ise Polonya asıllı itfaiyeci Lukas Belina’ya ait: “Yedi yıldır insanların hayatını kurtarıyorum. Kurtardığım bir sonraki hayat sizinki de olabilir.”
polish
Kampanya ve oluşum ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için hareketin internet sitesi: http://www.noxenophobia.org
The Times’da yayınlanan makalenin orijinalini okumak isteyenler için internet versiyonu şurada: “Migrant Benefits”
Yazının tam metni ise aşağıda:
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Siyasetin ve İletişimin Kesişim Noktası Olarak Propaganda

Londra’da bulunan British Library (İngiliz Kütüphanesi) 17 Mayıs – 17 Eylül 2013 tarihleri arasında önemli bir sergiye ev sahipliği yaptı: “Propaganda: İktidar ve İkna.” Siyaset ve iletişimin kesişim noktalarını araştırmak için gittiğim sergi, “propagandanın altın çağı” 20. yüzyıl boyunca ve günümüzde çeşitli dünya devletlerince yapılan propagandaya derinlikli bir bakış sunuyor. Sergi salonu sizi bilim insanlarının ve aydınların propaganda tanımlarıyla karşılıyor.

Image

Serginin afişi…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

 

Image

Philip Taylor’ın propaganda tanımı…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Örneğin uluslararası iletişim profesörü Philip Taylor “Propaganda, insanları istenen şekilde düşünmeye ve davranmaya ikna etme amacıyla fikirlerin iletilmesinden başka bir şey değildir.” derken, dünyaca ünlü Amerikalı dilbilimci, siyaset eleştirmeni ve felsefeci Noam Chomsky “Totaliter devlette cop ne ise demokraside de propagandanın o olduğunu” söylüyor.

Image

Chomsky diyor ki…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

 

PROPAGANDANIN NİTELİKLERİ VE AMAÇLARI

İngiliz Kütüphanesi’nin internet sitesinde yer alan bilgilere bakılırsa “savaşlarla, hastalıklarla mücadele etmek, birlik veya bölünme sağlamak için kullanılan” propaganda “genelde şaşırtıcı, bazen korkunç ve ender de olsa mizahi” bir öğe. Londra’da yaşayan Avustralyalı gazeteci ve belgesel yapımcısı John Pilger ise propagandayı devletler düzeyinde kullanılan bir halkla ilişkiler türü olarak tanımlıyor.

Image

Sam Amca, 1917
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Aslında propaganda sözcüğüyle aslında ilk kez 17. yüzyılın başlarında Katolik Kilisesi’nin “Congregatio de Propaganda Fide” (“İnanç Yayma Cemiyeti”) adlı, misyonerlik çalışmalarından sorumlu oluşumu kurmasıyla karşılaşmışız. Ancak Chomsky bu sözcüğün aslında 20. yüzyıla dair bir terim olduğunu söylüyor. İngiltere’de 1. Dünya Savaşı’nın sonlarında kurulan, Londra merkezli ve propaganda yapma amaçlı Bilgi Bakanlığı’nı da buna örnek olarak veriyor.

Kent Üniversitesi Modern Tarih profesörü, 20. yüzyıl siyasetinde propaganda uzmanı David Welch ise propagandanın eğitim ve reklam gibi benzer alanlardan azmettiricilerin amacı sayesinde ayrıldığına dikkat çekiyor. Welch’e göre her propaganda kötü amaçlı olmayabilir, ancak propaganda önyargıları kuvvetlendiren bir unsurdur. Peki propaganda ne zaman tehlikeli ya da zararlı haline gelir? Welch diyor ki, “Propaganda eski totaliter devletlerde veya diktatörlüklerde sorunludur; çünkü alternatif bilgi kaynaklarına erişim yoktur.”

Kütüphane’nin Sosyal Bilimler küratörleri Jude England ve Ian Cooke’un 200’den fazla malzeme toplayarak açtıkları ve Londra’da ses getiren bu serginin multimedyanın sağladığı olanakları etkili kullandığını düşünüyorum. Sergi propagandanın bariz araçlarını da afişe etmiş: posta pulları, dolarlar (para) ve bazı marşlar da bunların arasında. Örneğin tüm dünya ülkelerinin milli marşları, İngilizce metin çevirileriyle birlikte ses kaydı olarak sunulmuş. Türkiye milli marşının İngilizce metni de aşağıda:

Image

İstiklal Marşı’nın İngilizce metni…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Ayrıca birçok metin, çizgi film, kartpostal, rozet, kitap, afiş, poster, broşür ve video da cabası. Bütün materyalleri incelemeye kalksanız bir tam gününüzü alabilirdi. Dolayısıyla ben bir iş çıkışında bulduğum iki saatlik zaman diliminde her şeyi gözlemleme fırsatı bulamadım. Ama dikkatimi çeken öğeleri burada paylaşmak isterim. Sergide kronolojik değil, tematik bir sıra izlendiği için benim paylaştığım örnekler de tarih sırasına göre dizili değil.

GÖZÜME TAKILANLAR

Tavandan sizi izliyor gibi görünen Stalin, Mao, (Eva) Peron, Hitler, Mussolini ve Churchill’in portreleri, üzerlerinde farklı propaganda tanımlarının yer aldığı cansız mankenlerin ardından beni serginin başlangıç noktasına yönelttiler.

Resim 5

Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

“İngiliz İmparatorluğu’nun ürünlerini tercih ediniz”

“İngiliz İmparatorluğu’nun ürünlerini tercih ediniz”
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Dikkatimi çeken ilk şey, 1927 yılında Hindistan’da verilen dikkat çekici bir ilan oldu: o yıl İngiltere’nin Hindistan’a ihracatının 86 milyon sterlin  değerinde olduğunu muştulayan ilan şöyle buyuruyor: “En iyi müşterinizi her seferinde İmparatorluk ürünlerini talep ederek destekleyin.”

Tabii propagandanın bazı türleri kendilerini çok kolay açık etse de, bütün propaganda araçlarının elle tutulacak kadar somut olmadığını da söylememiz gerek. Örneğin 1960’lı yıllarda ABD ve Rusya arasında geçen “uzay yarışı” da propagandanın aracı olmaktan kurtulamamış. Ancak dikkatle bakılırsa anlaşılabilecek bir diğer propaganda aracı da markalaşma. The Independent gazetesinde yazan Adrian Hamilton sergiyle ilgili “Büyük Birader Sizi İzliyor” başlıklı eleştirisinde, İngilizlerin her zaman propagandanın demokrasiler değil, despot rejimler tarafından yapıldığını ve kendilerinin “propagandalar üstü” olduğunu düşündüklerini, ancak bunun geçerli olmadığını yazıyor. 2012 Londra Olimpiyatlarının, özellikle de açılış töreniyle “ulusal markalaşma” veya “ülke markalaşmasına” katkıda bulunan bir etkinlik olması Hamilton’ın haklılığını kanıtlıyor.

Rosie the Riveter

Rosie the Riveter
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Rosie the Riveter (Perçin Çekici Rosie), ABD’de İkinci Dünya Savaşı’na gitmeden önce erkeklerin yaptığı ve savaş için hayati önem taşıyan işleri yapmaya kadınları teşvik etmek için çizilen bir karakter. 1940 yılında çalışan Amerikalı kadın sayısı 12 milyonken bu sayının 1944 itibarıyla 20 milyona yükselmesinde Rosie’nin bir kültür ikonuna dönüşmesinin de payı olduğu kuşkusuz. Ancak savaşın ardından, 1947’de milyonlarca kadının savaştan dönen askerlere istihdam sağlamak amacıyla işlerinden kovulmasıyla savaş öncesi iş modelleri yeniden kurulmuş. Chicago menşeli The Four Vagabonds grubunun “Rosie the Riveter” adlı, 1943 çıkışlı şarkısı da Rosie’yi müzik yoluyla tanıtmış. Bu şarkının sadece müziğine odaklandığınızda son derece neşeli bir caz parçası dinlediğiniz izlenimine kapılıyorsunuz, fakat propagandanın ayak sesleri şarkının sözlerinde saklı: “Rosie zafer için çalışıyor, tarih yazıyor. Bu küçük çelimsiz kadın bir erkekten daha fazla şey yapabiliyor.” (2) “Rosie perçinleme makinesinde fazla mesai yapıyor, böylece Charlie’yi koruyor. Bir sürü milli savunma tahvili satın alıyor. Daha çok tahvil almak istiyor, biriktirdiği tüm nakit parayı milli savunmaya veriyor. Bu kız gerçekten akıllılık ediyor.” (3) “Diğer kızlar en sevdikleri kokteyl barında sek Martinilerini yudumlayıp yedikleri havyarla ağızlarını şapırdatıyorlar. Ama onları gerçekten utandıran, Rosie adında bir kız var.”  (4)

Dış basında 1930’lu yıllarda Hitler karşıtı propagandayı durdurmak için yayımlanmış, “Hitler’in Mevcudiyetinde Gençlik” adlı bir fotoğraf kitabını varlığını da yine bu sergi sayesinde öğreniyorum. Berlin’de 1934’te basılmış, fotoğrafçı Heinrich Hoffman’ın imzasını taşıyan kitapta Hitler Alman ulusunun iyiliksever babası, çocukların ve gençlerin hayran olduğu biri olarak resmediliyor. Ey propaganda, sen nelere kadirsin!

Resim 8

“İçimizdeki Düşman”
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

 

Sergide ilginç bulduğum bir pano da yukarıdakiydi. Burada yazılı olanları Türkçeye çevirerek aynen aktarıyorum:

“Bazı devletler ve siyasi hareketler bir ulusun kötü yanlarını nüfusun din, ırk, siyaset, sosyal sınıf veya kültürle tanımlanmış bir altkesitini suçlayarak destek kazanmaya çalışırlar. Burada amaç, dikkatleri o devletin veya siyasi hareketin siyasi başarısızlıkları konusundaki eleştirilerden uzaklaştırmak veya halktan bir türlü rağbet göremeyen politikalara yönelik rıza üretmektir. Bu bazı grupların kendi ülkelerinde “dışlanmışlar” olarak yaftalanmalarına neden olmakta ve bir suçu başkasının üzerine atma, zulüm ve cinayet ortamı yaratmaktadır.” Alın size Gezi Parkı direnişinin teorik açıklaması!

“Düşman olarak Devlet”

“Düşman olarak Devlet”
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Bana Gezi ruhunun önemli öğelerinin sosyal medya ve mizah olduğunu yeniden hatırlatan pano da üstteki oldu. Türkçe meali şu şekilde:

“Bir ulus içindeki muhalif gruplar propagandayı güncel rejimin meşruiyetine meydan okumak için kullanırlar. Bu kişiler kendilerini haklarından mahrum edilmiş hissedebilirler, ayrıca hükümetin baskıcı olduğunu veya bir dış gücü temsil ettiğini de düşünebilirler. Böyle gruplar ulusal hükümetlerin erişimi olan kaynak üretimi ve dağıtımından yoksundurlar. Genelde sansür ve şiddet tehdidi yoluyla yaratılan, uçsuz bucaksız bir zulüm ortamında, veya en azından bir şüphe bulutu altında faaliyetlerini sürdürürler. İletişim kanallarına erişim sınırlı olduğunda şoke edici görüntüler ve tanıklığın kullanılması, bir mesajın daha geniş çevrelerce duyulması için etkili olur. Bunun yerine mizah da devleti eleştirmek ve taşlamak için kullanılabilir.”

Resim 10

Vietnam Kazanacak!
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

 

Neyse ki propagandayı sadece gücü ve iktidarı elinde bulunduran taraf kullanmıyor. Bu pop-art posteri, 1970 yılında Vietnam Savaşı’nı eleştirme amacıyla Asya, Afrika ve Latin Amerika Halkı İçin Dayanışma Örgütü tarafından hazırlatılmış. Küba’nın başkenti Havana’da, 1966’da bir grup sömürgecilik karşıtı solcu tarafından kurulan örgütün diğer posterleri de Batılı ülkelerin müdahaleci politikalarına karşı çıkmak için tasarlanmış.

Resim 11

Özgürlük Heykeli mi Gözetleme Kulesi mi?
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Propagandanın bir diğer ayağı da demokratik özgürlükler konusunda karşımıza çıkıyor: Yukarıda gördüğümüz, 1971 yılında hazırlanan bir Sovyetler Birliği posteri. New York’taki ünlü Özgürlük Heykeli, burada bir özgürlük simgesinin tam tersine ABD polisinin kendi halkını gözetlediği bir kuleye benzetilmiş. Ne yazık ki Amerikalı eski casus Edward Snowden’ın açıkladığı belgelerin gösterdiği gibi, ABD bugün sivil bireylerin elektronik posta mesajlarının yanı sıra bilgi bankalarını taramak suretiyle özel kimlik bilgilerini toplayabiliyor. Yani ABD gözetleme kulesi günümüzde de faaliyetlerini tüm hızıyla sürdürüyor!

ABD sanatında hakikatin yer-siz’liği...

ABD sanatında hakikatin yer-siz’liği…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Yine Sovyetler Birliği’nden çıkma bu çizim de beni çok etkiledi: ABD’de sanat gerçek dünya yerine hayal ürünlerini resmediyor. Hakikate duyarsızlık ancak bu kadar iyi ifade edilebilirdi.

Propagandanın kurbanı kesekağıdı…

Propagandanın kurbanı kesekağıdı…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

 

Propagandanın yapıldığı materyaller de sınır tanımamış. 1916’da İngiltere Ulusal Savaş Tasarrufları Komitesi’nin hazırlattığı kese kağıtlarının üzerinde savaşa katılımla ilgili mesajlar yazıyormuş. Yapılacak bağışların savaşın süresini kısaltacağı ve zaferle sonuçlanacağı iddiası bu mesajlardan yalnızca biri. Bu kesekağıtlarının savaşla ilgili posterlerden daha çok kişiye ulaşması sürpriz değil.

“Beni destekleyecek misin?”

“Beni destekleyecek misin?”
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Bir başka kesekağıdı üzerine basılmış mesajı okuyoruz: “Beni destekleyecek misin? Düzenli olarak, mümkün olduğu kadar çok sayıda Savaş Tasarrufu Sertifikası satın alın veya Savaş Tasarrufları Derneklerinden birine üye olun.”

Resim 15

Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

1940’lı yıllarda artık bu mesajların benzerlerine kadın eşarplarının üzerinde bile rastlanır olmuş.

Resim 16

Hintlilerin Bağımsızlık Ligi – “İngiliz şeytanları”
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Yukarıdaki karikatürde ise Hintli çocukların İngiliz bayrağının önünde eğilmesini emreden veya onları okulda döven zalim İngilizlerin faaliyetleri konu ediliyor. Okuyoruz: “Bu İngiliz şeytanlarını ülkemizden defedin!” Hintlilerin Bağımsızlık Ligi bu karikatürü milliyetçi duyguları ve İngiliz hükümdarlığından bağımsızlaşma arzularını körüklemek için hazırlatmış. Bu Ligde temsil edilen milliyetçiler ve sömürgecilik karşıtı gruplar, bilgiye erişimi regüle eden İngilizlere karşı kampanyalarına halkın destek vermesi için propaganda yöntemine başvurmuşlar. Hindistan, dünyaca ünlü lideri Gandhi’nin barışçıl ama kararlı adımları sayesinde 1947’de bağımsızlığına kavuşmuştu.

Zulmün simgesi olarak Churchill...

Zulmün simgesi olarak Churchill…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Yukarıda da İngiltere’nin eski Başbakanlarından Churchill’in Hintlileri zincire vurduğu görülüyor. Churchill İkinci Dünya Savaşı sırasında yapılan İngiliz propagandalarında bir özgürlük kahramanı olarak lanse edilmiş olsa da Hintli milliyetçiler onu zulmün simgesi olarak görmüşler. Haksız da sayılmazlar.

TOPARLARSAK…

Bu yazıda ben daha ziyade bariz propaganda örneklerini verdim. Ancak Cooke’un dediği gibi propaganda sadece “kötü adamlar” tarafından yapılmaz. Pilger’a göre propaganda “sinsidir”, “mutlak güce sahiptir”, “tanımlanması ve saptanması zor olabilir.” Serginin küratörlerinden Ian Cooke da onu şu sözleriyle destekliyor: “Propaganda genelde yalandan ibaret ve kötü insanların üretimi olarak görülür, sergiyle bu görüşe meydan okumak istedik. Propagandanın bir tek değil, birçok tanımı var.”

“Her gün”, her yerde ve herkesçe yapılagelen” propagandayı şu an içinde bulunduğumuz sosyal medya çağında giderek daha çok kişinin kullanabildiğini ve kullandığını unutmamak gerekiyor. Hamilton’ın yazdığı gibi, propagandanın işe yaramadığını düşünmek tam da bu yüzden yanlış. Çünkü medya ve sosyal medyayı kullanarak farkına varmadan insanların duygularını ve önyargılarını kuvvetlendiren bir araç olan propagandanın kollarına atılmamız an meselesi…