Londra’da Hayatta Kalma Rehberi

İngiltere’ye ilk gelişim 2007’de, eğitim içindi. Daha önce turist olarak Avrupa’daki ülkelere gitmiştim ama buraya hiç gelmemiştim. Onun için okumak için gelip de uçaktan indiğimde adeta sudan çıkmış balık gibiydim. Baktım blogumdaki en popüler yazılarımdan ikisi İngiltere’de Günlük Hayat-1 ve İngiltere’de Günlük Hayat-2, ben de burada özellikle de öğrenci olarak ilk günler nasıl hayatta kalınır, ondan bahsedeyim dedim.

Vize tipleri: Maalesef Muhafazakar Parti hükümeti Türklerin de faydalandığı birçok vize tipini geçtiğimiz yıllarda yürürlükten kaldırdı. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için buraya kalıcı olarak gelmenin (öğrenciliği saymıyorum, çünkü öğrenci olarak geçirdiğiniz süre kalıcı oturma iznine sayılmıyor) üç yolu kaldı:

  • Eş / dependant vizesi (bunu bir İngiliz vatandaşı ile evlenirseniz alabilirsiniz, sanırım üç yıl içinde kalıcı oturma iznine gidiyor)
  • Tier 2 vizesi (iş bulduğunuz şirketinizin size vize alması yani sponsor olması, ne kadar sürede kalıcı oturma iznine gidiyor bilmiyorum)
  • 1960’lı yıllarda Türkiye ile İngiltere arasında imzalanan özel bir anlaşma olan Ankara Anlaşması’nın sağladığı girişimci vizesi (bu vize için kendi şirketinizi kurmanız ve müşterilerinize fatura kesmeniz gerekiyor. Çoğu IT’ci olmak üzere burada şu an kalan birçok Türk bu vizede. Bir yıldan sonra vizenizi üç yıllığına yenilemeniz gerekiyor. Bu dört yılın sonunda kalıcı yani süresiz oturma iznine sahip oluyorsunuz. İngilizce kısaltması ILR.

Bavula ne koymalı?: Diyelim vizenizi aldınız, Londra’ya gelmeye hazırlanıyorsunuz. Bir kere bence büyük bir havayolu şirketiyle gelin ve bagaj hakkınızı sonuna kadar kullanın. Sonra Türkiye’den size bir şeyler gönderilmesi zor ve masraflı oluyor. Burada birçok Türk marketi ve lokantası var, spesifik şeyler haricinde çoğu şeyi bulmak mümkün. Türkiye AB ülkesi olmadığı için oradan et ve süt ürünleri buraya getirmeniz yasak, yakalanırsanız cezası var. Ama diğer yiyecek-içecek maddelerini getirebilirsiniz. Bence yiyecek getirecekseniz burada bulamayacağınız şeyler getirin. Örneğin, Türk kahvesi seviyorsanız küçük bir cezve, güzel salça, annenizin tarhanası, belki biraz erişte… Ben mesela Londra dışında küçük bir şehre gideceğim için, biraz da annemin zoruyla Türk kahvesi, küçük cezve ve tarhana getirmiştim. Hiç Türk bakkalı olmayan o şehirde yağmurlar başlayıp sonbahar yüzünü gösterince bunların kıymetini anladım. Annem de çok hayır duası aldı tabii 🙂

Ya da yiyecek işine hiç girmeyin. Giysi konusuna gelince, burada spor ayakkabısı ve kıyafetleri inanılmaz ucuza satılıyor. Kozmetikler de öyle. Bunlarla hiç sınırlı bagaj yerinizi doldurmayın. Duş jeli ve şampuan gibi şeyleri Poundland adlı, her şeyin bir sterline satıldığı ucuzcu mağazalardan da alırsınız geldiğinizde. Ucuza yeni kitaplar satan kitapçılar var burada. Kütüphanelerden güzel ve yeni kitaplar, DVD ödünç alabilirsiniz. Bunları da hiç taşımayın derim. Zaten artık DVD devri kapandı, burada herkes Netflix’ten film ve dizileri “streaming” yoluyla internet üzerinden izliyor. Bence hatırası olan şeyler ama işinize de yarayacak şeyler getirin, hediye bir şal, el örgüsü bir bere. Ve mutlaka bir şemsiye! Bir de İngiltere prizleri için adaptöre ihtiyacınız olacak. Bunu havaalanından veya geldikten sonra büyük Boots mağazalarından, elektronikçilerden alabilirsiniz. İyi bir palto, bir bot, kazak gibi temel ve pahalı parçalarınızı getirin, gerisini ucuzlukta buradan da alırsınız. Burada bir de her daim ucuzlukta olan ama marka satan TKMaxx diye bir mağaza var. Oradan ve GAP, H&M gibi yerlerden kot pantolon, tişört, bluz gibi şeyleri alırsınız. Türkiye’ye birkaç kere gidip geldikten sonra insan eşyalarının çoğunu getirmiş oluyor zaten 🙂

Uçak bileti alımı ve havalimanı seçimi: Biletlerinizi Skyscanner veya Momondo üzerinden alabilirsiniz. Londra’da dört havalimanı var, en büyüğü, başlıca havalimanı Heathrow batıda, zone 6’da bulunuyor. Avantajı metro hattı üzerinde olması. Dolayısıyla buradan ucuz bir şekilde merkeze gelebiliyorsunuz. Ama en kalabalık ve en uzun kuyruklar da burada. Diğer üç havalimanı küçük. Gatwick güneybatıda, artık Türk Hava Yolları buraya da uçuyor. Bizim en çok kullandığımız havalimanı. Kuyruklar daha az ve trenle merkeze ulaşmak çok kolay (kırk dakika civarında) Stansted ise kuzeyde olduğu için Londra’nın kuzeyinde oturanlar için ideal. Luton havalimanı şehrin çok dışında. Biz pek tercih etmiyoruz. Londra merkeze gelmeniz gerekeceğini varsayarsak, astarı yüzünden pahalıya gelecek bir uçuş. Zaten yorgun olacaksınız, eşya taşıyacaksınız. Daha yakın bir yere gelmeniz daha mantıklı. Bir de City havalimanı var ama Türkiye’den buraya uçuş yok. Avrupa’ya gidecekseniz burayı kullanabilirsiniz çünkü minyatür, dolayısıyla kuyruk fazla değil. Üstelik Londra’ya en yakın havalimanı. Doğu Londra’da bulunuyor ve ulaşım çok kolay.

Havaalanından ulaşım: Değerli paranızı taksiye vermeyin. Türkiye’deki gibi kestirmeden gitme olayı olmadığı için kısa da sürmüyor. Ayrıca burada taksiler pahalı. Aşırı bagajınız varsa Uber uygulamasını kullanarak telefonunuzdan yarı fiyatına taksi çağırabilirsiniz. Easyjet’le geliyorsanız Easybus adlı minik shuttle servislerine binebilirsiniz. Önceden online rezervasyon yaptırırsanız çok ucuz. Ama büyük bavulu sorun ediyorlar, dolmuş havasında olduğu için birkaçına binemeyebilirsiniz, hangisinde yer olursa ona binmeniz gerekebiliyor, bu da zaman kaybına neden oluyor. Onun yerine biraz daha fark verip National Express adlı otobüs firmasını tercih edin derim. Bunda Easybus gibi dolmuş havası yok, rahat ve geniş koltuklarda geliyorsunuz ve büyük bavullarınızı da sorun etmiyorlar. En konforlu ve hızlı ulaşım yolu ise National Rail trenleri veya ekspres trenler (Gatwick Express, Heathrow Express, Stansted Express). Ekspres trenler çok daha hızlı ama pahalı. Biz genelde National Rail trenlerini tercih ediyoruz. Tabii oturduğunuz yere göre de değişir.

london-blog

Geçici kalacak yer bulma: Eğer okulunuz ya da işyeriniz belliyse evinizi işyerinize yakın tutmanız avantajınıza olacaktır. Belli değilse yani önce evi bulmanız gerekiyorsa, önce hostel gibi geçici bir yerde kalıp, iş bulduktan sonra ev aramanızı tavsiye ederim. Biz ilk geldiğimizde Londra’nın merkezindeki Kensington West Hostel‘de 10 gün kadar kalmıştık. Artık Easyjet’in ucuz otel zinciri EasyHotel veya airbnb gibi seçenekleriniz de var. Biraz daha para vereyim ve daha merkezi olsun derseniz Hyde Park yakınlarında, Bayswater’da bir Türk hanımın işlettiği Troy Hotel var. Burada da kaldığımız oldu. Lüks değil, ama üç yıldızlı ve temiz bir yer.

CV işi: CV’nize vize ve yabancı diller (English-seviyesi ne ise-, Turkish-native diye) bölümlerini mutlaka ekleyin. Fotoğrafınızı, doğum tarihinizi, medeni halinizi ise yazmayın. İngiltere’de bu özelliklere göre ayrımcılık yapılıyor diye bunları yazmak hoş karşılanmıyor. Adınız ve iletişim bilgileriniz bu noktada yeterli. Ama cinsiyetiniz belli olsun diye adınızın önüne Ms ya da Mr koyabilirsiniz.  Ayrıca bu noktada “covering letter” yani kapak mektubunun önemine dikkat çekmek istiyorum. Bizdeki gibi aynı CV ile, hele de covering letter’sız iş başvurusu yapmak burada hoş karşılanmıyor. Sizden covering letter yazmanız ve hem bunu, hem de CV’nizi başvuru yaptığınız işyerine ve pozisyona göre uyarlamanız bekleniyor.

 resim 2

Oda / ev bulma ve Londra semtleri: Diyelim işinizi de buldunuz, oda arıyorsunuz. Tebrikler! 🙂 Oda için bizim de zamanında kullandığımız spareroom.co.uk sitesini tavsiye ederim. Burada non-smoking (evde sigara içilemediği anlamına gelir), no pets (evde evcil hayvan istenmediği anlamına gelir, titiz biriyseniz önemli bir kriter), couples (çiftler için yani daha büyük ve iki kişilik odalar), double bedroom (iki kişilik yatak), single bedroom (tek kişilik), en-suite bathroom (genelde odaya bitişik, bazen de ayrı ama sadece size özel banyo)  gibi  birçok seçenek üzerinden arama yapabiliyorsunuz. Ben fotoğrafsız yerleri eliyordum mesela. Titizseniz veya daha önce hiç ev paylaşmadıysanız, imkanlarınız da el veriyorsa özel banyolu oda tutun, böylece diğer ev arkadaşlarınızla paylaştığınız yer sadece mutfak olacaktır. Bazı evlerde salonda da bir kişi kaldığı için oturmak için filan ortak bir alan olmuyor. Böyle evlerde insana sürekli küçücük bir odada oturmaktan daral gelebiliyor. Mümkünse ortak kullanabileceğiniz alanı olan evleri tercih edin derim. Tabii sınırsız internet de önemli. Odayı Türkiye’den doğru, yani görmeden tutmayın. Odalarda genelde en az üç ay veya altı ay kalmanız gerekiyor. Kontrat olmuyor, ama isteyebilirsiniz, elinizde yazılı bir belge olursa daha güvende olursunuz. Gumtree sitesine bakmayın derim, orada çok dolandırıcılık olabiliyor. Üçten fazla kişinin yaşadığı evler bazı durumlarda ev olmaktan çıkabiliyor. Hem temizlik, hem gürültü anlamında. Çok ucuz yerlerde güvenlik sorunu olabilir. Londra deyip geçmemek lazım, her yeri aynı değil, bazı semtlerinde İstanbul’u mumla ararsınız 🙂 Fiyat arttıkça genelde semtler nezihleşiyor.

Londra’da genelde güzel, nezih yerler Batı (W posta kodu) veya Güneybatı Londra’da (SW posta kodu) bulunuyor. Beyaz İngilizler, aileler, bahçeli evler düşünün. Buralar çok ucuz değil, ama ulaşımı iyi, suç oranı düşük…

Doğu Londra (E posta kodu), özellikle de Shoreditch ve civarı hipster’ların, tasarımcıların, yaratıcı sektörde çalışanların ve start-up sahiplerinin mekanı.  Biraz salaş ama çok cool ve trendy bulunan lokantalar ve barlar hep burada. Gece eğlencesi için iyi, ama bana sorsanız ben oturmam, ama tercih sizin. Toplu taşıma ulaşımı o kadar iyi değil. Genelde otobüs ve “overground” denen üst trene bağlı. Onlar da yavaş gidiyor ve her durakta duruyor. Metro az yerde var. Şimdi pahalı da sayılabilir çok moda yerler olduğu için. Ama City’de veya Canary Wharf’ta yani Londra’nın finans merkezlerinde çalışacaksanız tercih edebilirsiniz, çünkü oraya çok yakın. Bisikletle bile gidilir. Finans merkezleri dışında Doğu Londra posta koduna sahipd mahallelerin çoğu bol sosyal konutun olduğu, yoksul, dökülen mahalleler.

Güneydoğu Londra (SE posta kodu) yeni gelişiyor, çoğu yeri şu an çok iyi değil, ama ailelerin bulunduğu ve mahalle havasının hissedildiği, nispeten ucuz ve bol parka sahip semtler de yok değil. Genelde suç oranı daha yüksek diye biliyorum. Ama tabii ki her yerin istisnaları var.

Kuzey Londra’nın (N, NW ya da NE posta kodu) iyi yerleri var, kötü yerleri de var, karışık. Ama Türklerin çoğu burada oturuyor. Bir de Northwest, Northeast’e göre daha nezih ve pahalıdır.

Londra’nın toplu taşıma sistemi kaliteli olduğu için tuttuğunuz yerin merkeze yakın olması şart değil, bir istasyona yakın olması da yeterli olacaktır. Londra 6 bölgeden (zone) oluşuyor, merkez zone 1. Tahmin edebileceğiniz gibi en uzak zone ise 6 (bazı metro hatları zone 9’a kadar gidiyor) Zone 3’ten sonra merkezde çalışıyorsanız işe gidip gelme süreniz uzuyor. İnternette bulup beğendiğiniz odanın posta kodunu Google Maps’e girip metro veya tren istasyonuna yakınlığını ölçmenizi tavsiye ederim. 0.5 milin altında olursa çok rahat yürürsünüz. Bu şekilde toplu taşıma bağlantılarını da anlamış olursunuz ve kararınızı ona göre verirsiniz. Bir de posta kodunu Londra suç haritasına girip bakın, kırmızı yerlerden kaçının. Suç oranı olmayan yer bulmak imkansız gibi bir şey, sarı olan yerleri tutabilirsiniz. Bütçeniz müsaitse oda yerine stüdyo daire tutarsanız tabii ki daha rahat edersiniz, o başka.

Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Banka hesabı: Henüz iş bulamadıysanız ya da öğrenci değilseniz banka hesabı işi uzun sürebiliyor. Bunlardan biri varsa çok kolay, dikkat etmeniz gereken bir nokta sizden aylık sabit işlem ücreti kesmeyen bir banka veya hesap çeşidi bulun.

Ama gelip burada iş arayacaksanız herhangi bir ev faturası veya belediye vergisi (council tax) faturasının üzerinde isminiz olması gerekiyor, yoksa çoğu banka yeni geldiğinizde size hesap açmıyor. Biz eğitimim bitince Londra’ya taşındık. Daha iş arıyorduk ve odada kaldığımız için faturaların üzerinde ev sahibinin ismi vardı. O zaman eşim ev sahibinden bu kişi bizim evimizde kalmaktadır diye bir mektup alarak Santander adlı İspanyol bankasında nispeten kolay bir şekilde banka hesabı açmıştı. Ya bu yolu deneyin ya da ev arkadaşlarınıza faturalardan birini üzerime almak istiyorum, deyin.

Cep telefonu: Hat almak çok kolay, herhangi bir operatörün mağazasına gidip 5 sterline bir kontörlü hat (pay-as-you-go) alıyorsunuz. Tam hatırlamıyorum ama bunun için kimlik veya pasaport isteyebilirler. Türk ehliyetini kimlik olarak kabul ediyorlar bu arada. Genelde aldığınız sim kartın içinde 5 sterlinlik kontör oluyor, yani sim kart bedavaya geliyor. Yani en azından adı şimdi EE olan firmada yıllar önce öyleydi. Bence önce bir kontörlü hat alın, sonra iş bulunca operatörleri karşılaştırarak faturalı hatta geçersiniz. Operatör de değiştirseniz numara taşımak çok kolay. Zaten ilk aşamada burada tanıdığınız olmadığı için iş dışında çok işiniz düşmeyecek telefona. Türkiye’yi hep internet üzerinden arayacaksınız. Skype, Tango, WhatsApp ve Viber çok faydalı oluyor. Bu arada kontörlü hattınızı Lyca Mobile veya Lebara Mobile‘dan alıp Türkiye’yi çok ucuza arama şansınız da var.

İşinize yarayacak diğer bilgileri ilgili konu başlıkları altında www.alaturkalondra.com/forum adresinde bulabilirsiniz. Alaturka Londra, benim de yazdığım bir Londra’daki Türkler forumu. Biz ilk geldiğimizde çok faydalanmıştık. Bu forum yazarlarının yüzde 99’u IT’ci ve Londra’da çalışıyor. Forumda buraya yerleşme, ev tutma, Londra’nın semtleri, vize, iş arama gibi birçok konuda bilgi var. Ayrıca ilgili başlık altına iş aradığınızı yazabilirsiniz. Zaman zaman firması eleman alacak arkadaşlar da bunu forumda yazıyor. Böylelikle de iş bulmak mümkün.

Grafik tasarımcı arkadaşım Ayşe Kongur’un başarılı logosu…

Grafik tasarımcı arkadaşım Ayşe Kongur’un başarılı logosu…

Bir kere düzeninizi kurduktan sonra Londra’da yaşamak gerçekten zevkli. İlk başta biz de çok zorlanmıştık. Burada kritik nokta, ilk başta hemen iş bulamayabilirsiniz diye yeterli miktarda birikmiş parayla gelmek ve ilk zamanlar fazla para harcamamak. Umarım bu yazı okuyanlara faydalı olmuştur. Sorularınızı yorum olarak bu yazının altına bırakabilirsiniz. Cevap vermekten mutluluk duyarım. Gelecek olanlara iyi şanslar! 🙂

Reklamlar

Londralı Olduğunuzun 15 İşareti

1. Evde, ofiste, metro istasyonunda birdenbire ortaya çıkıveren farelerden korkmuyorsanız ve onlara alıştıysanız, hatta onlarla baş edebiliyorsanız

2. New York’luların “shoebox” yani ayakkabı kutusu tabir ettiği, kutu kadar odalarda ya da evlerde yaşamaya,  eşyalarınızın bavullarda veya kolilerde kapalı kalmasına, evin bir karadelik gibi her şeyi içine çekmesine, aradığınız bir şeyi bulamamaya alıştıysanız

3. Yine bu bağlamda Türkiye’deki evlerin en az 65 metrekare olduğu ve insanların bunu bile küçük bulduğu yönündeki söylemlerini hasetle dinliyorsanız (çünkü burada bir odalı evler 45 metrekare civarında olabiliyor ve kutu gibi evler hiç de öyle şirin değiller! Tam tersi boğucular.)

4. Gardrobunuzda yazlık kışlık kaldırma-çıkarma işlemi yapmıyorsanız, dolabın bir yerlerinde her mevsim sizi idare edecek bir şey oluyorsa (mesela kış günlerinde güneş çıkınca bir tişört, şort ve sandaletle; yazın yağmur yağınca bot ve çizmelerle sokağa hemen çıkabiliyorsanız)

5. Metro ve trende gecikme olunca Twitter’dan hesabını soruyorsanız, ulaşım idaresinden paranızı geri istiyorsanız

6. İstanbul Kart’ın Londra muadili Oyster doldurma makinelerinin önünü, trene bineceğiniz kapının önünü, turnikelerin önünü gereksiz yere işgal eden, trenden çıkmanıza izin vermeden alelacele vagona binmeye çalışan görgüsüz insan güruhuna canınız sıkılıyorsa

7. Güneşli günlerde bikininizi ya da şortunuzu çekip parklara koşuyorsanız

8. Londra’da satılan hiçbir şey (bilet, yemek, konser vs) artık size pahalı gelmiyorsa

keep-calm-and-be-a-londoner-1

9. Bulaşık makinesinin yokluğuna ve çift musluk sisteminin mutlak varlığına alıştıysanız

10. Toplu taşıma sisteminde genelde Pazar günleri yapılan bakım çalışmalarına rağmen Londra’nın bir ucundan diğerine gitmeyi başarıyorsanız ve o günlerde dışarı çıkmaya gözünüz korkmuyorsa

11. Hep bir acele, bir yerlere yetişme telaşı içindeyseniz

12. Telefonda arkadaşlarınızın buluşma tekliflerini “bu aralar çok meşgulüm” diye yanıtlıyorsanız veya bir ay sonraya gün veriyorsanız

13.  Cuma günleri işleri erkenden bitirip kendinizi pub’lara atıyorsanız

14. Bütün dünya mutfaklarını aynı şehirde tadabilmeyi ender bulunan bir fırsat değil, gayet normal bir şey olarak görüyorsanız

15. Ev partilerinde yiyecek vermiyor ve herkese kendi içkinizi getirin demeye utanmıyorsanız

Tebrikler! Siz de artık Londralı oldunuz demektir 🙂

london heart

Not: Bu yazının benzerini haftalık kent kültürü dergisi Time Out London da 10 Temmuz’da kaleme almış. “Gerçek bir Londralı olduğunuzun 28 işareti” başlıklı yazıyı şuradan okuyabilirsiniz. “Başka bir ülkede yürüyen merdivene bindiğinizde herkesin merdivenin iki tarafında da duruyor olması sizi sinir ediyorsa” (Çünkü Londra’daki metrolarda yürüyenler merdivenin sol tarafından gider, durmak isteyenler ise sağında kalır.) şeklindeki 19. maddeye ben de yürekten katılıyorum!

Alışılmadık Bir Ekmek Teknesi: “Yüzen Kitapçı”

Geçtiğimiz yaz The Sunday Times adlı pazar gazetesiyle birlikte dağıtılan dergide bir haber dikkatimi çekmişti: “I don’t have opening times — I know I’m not very good at keeping to them”  (Yayım tarihi: 27.07.2014) Haberde, minik teknesini bir kitapçıya dönüştüren 30 yaşındaki Sarah Henshaw’un öyküsü anlatılıyordu. Sarah hep bir kitapçı açmak istemiş, ancak bunun masraflarına yetişemeyeceğini düşünüyormuş. Daha sonra aklına bu fikir gelince anne-babasından borç alarak bu tekneyi satın almış ve bağımsız bir kitabevine ilk adımını böylece atmış. Hem yeni hem ikinci el kitaplar satan Sarah, çok satan kitaplar yerine küçük ve bağımsız yayınevlerinin bastığı, kaliteli kurmaca kitapları tercih ediyor. Teknenin merkez üssü Sarah’nın memleketi İngiltere’nin ortasına düşen Staffordshire bölgesi. İngiltere’de kanallarda kullanılan dar tipte minik tekneler var. Bunlara “narrowboat” deniyor ve ev olarak da kullanılanları var. Sarah’nın aşağıda görebileceğiniz teknesi de bunlardan biri:

bookbarge

Sarah’nın ekmek teknesi: “The Book Barge”!

Sarah dükkanı ilk açtığı zaman tekne sabit duruyormuş. İşler ilk dönemlerde iyi gitmiş: edebiyat etkinlikleri düzenliyormuş, müşteri sayısı da az değilmiş ama bu durum maalesef uzun sürmemiş. Çünkü daha önce ne kitap satış deneyimi olmuş, ne de teknelerden anlıyormuş. Siparişleri unutuyormuş, “dükkanı” geç açıyormuş, kitapları bedavaya verdiği oluyormuş, rafların hiç tozunu almıyormuş. Bunun dışında internet kitapçıları ile süpermarketlerin yaptığı büyük indirimlerle rekabet etmesi çok zor olmuş. Ayrıca bu işe ilk başladığı dönem de e-kitap piyasasının büyümeye başladığı döneme denk gelmiş. Öte yandan İngiltere’de ekonomik kriz olduğu günler (2009), kitap alan kişi sayısı zaten sınırlı… Hal böyle olunca iki yıl sonra ekmek teknesini kapatma noktasına gelmiş. Bu suçluluk duygusu ve kabaran borçları nedeniyle Sarah tekneyi artık hareket ettirmeye karar vermiş. Tekneyle altı ay dolaşan Sarah, bu dönemde kitapların karşılığında para kadar, eşya veya hizmet de almış. Şimdiye kadar takas sistemiyle yapılan ödeme kalemleri arasında yiyecek, süt, erzak alışverişi, saç kesimi, ayakkabı ve parfüm bulunuyor. Hatta bazı kitapseverler aldıkları kitapların bedelini, teknesinde duş olmayan Sarah’ya evlerinde duş yaptırarak ödemişler. İngiltere kanallarında Twitter’a rotasını yaza yaza ilerlediği için, bir keresinde Bath şehri yakınlarındaki kanalda ona bir sepet taze sebze bırakan bir kitapsever bile olmuş. Tekne yoldayken deyim yerindeyse başına gelmeyen kalmamış: içine kusulmuş, (afedersiniz) üstüne işenmiş, içini su bile basmış! Bütün bunlardan yılmış olacak ki Sarah’nın teknesi şu an yine ülkenin orta bölgesinde yer alan Barton Marina’da kalıcı olarak bağlı duruyor. Tüm hafta sonları ve tatil günlerinde de (artık) açık.

sarah

Sarah yüzen kitapçısında poz verirken

Sarah, Yüzen Kitapçı ile bütün yıl yetecek kadar para kazanamadığı için yılın belli dönemlerinde başka bir kitabevinde çalışıyor ve metin yazarlığı yapıyor. Zaten eskiden gazeteciymiş. Teknesiyle ülkenin dört bir tarafındaki edebiyat ve sanat festivallerine gitmeye çalışıyor, yılda bir kez de Londra’ya geliyor. Sarah bu yılın Nisan ayında teknesinde yaşadığı maceraları “The Bookshop That Floated Away” başlığıyla kitap olarak da yayımlattı. Kitap burada satılıyor.

İncelemek isteyenler için Sarah’nın internet sitesi de şurada: The Book Barge

İngiltere’de Günlük Hayat-2

İngiltere’de günlük hayat yazımın ikinci bölümüne hoşgeldiniz efenim… 🙂

Mizah anlayışı: İngilizler bize göre soğuk insanlar olmalarına karşın bir mizah anlayışları var, hemi de kendilerine özgü. “Coupling” ve “The Office” dizilerinin orijinalinin İngiliz olduğunu hatırlatmak isterim. Ayrıca “The IT Crowd” adlı maalesef ömrü uzun olamayan, çok komik başka bir dizi daha vardı İngiliz yapımı. Bulursanız kesinlikle izlemeden geçmeyin derim.

The IT Crowd

The IT Crowd

Coupling dizisinin bir tanıtım fotoğrafı...

Coupling dizisinin bir tanıtım fotoğrafı…

Para: Evet, burada neredeyse her şey Türkiye’den daha pahalı. Hele de Londra’da. Ama bir süre sonra (turistlik sendromu geçince) her şeyi TL’ye çevirmemeyi öğreniyorsunuz. Yoksa burada yaşamanız, markete gitmeniz bile mümkün olmaz çünkü! Zaten fiyatları kendi para biriminizde düşünmemek gerekiyor, çünkü paraların değeri farklı. Avrodan bile değerli olan Pound / Sterlin kendi içinde değerlendirilmeli. Ama bu seni kazıklamalarına göz yum, ilk girdiğin mağazadan her şeyi al ya da en lüks yerlere takıl anlamına gelmiyor. Zamanla her şeyi benzer kalitede daha ucuza nerede bulacağını öğreniyorsun. Et, deniz mahsulü ve süt gibi market ürünlerinin burada daha ucuz olduğunu söylemiştim ama deterjan, diş macunu, duş jeli, krem gibi zaten Avrupa’dan Türkiye’ye gelen kozmetik ürünler de burada daha ucuz. Bunların Türkiye’de kullandığımız Palmolive gibi kaliteli markaları markette de var ama üç pound. Halbuki Poundland tabir edilen her şeyin bir pound olduğu markette aynı ürün bir pound.

sterlin

Kıl veya sinsi İngiliz kavramı: Evet, bazı yaşlılar oldukça kıl olabiliyorlar. Örneğin bizim yan komşularımız. Biz evde yokken bize bir paket gelmiş ve yan komşuya bırakmışlar, oysa biz öyle bir talimat vermemiştik. Gidip kendimizi tanıttık, paketimizi alabilir miyiz diye sorduk. Yaşlı kadın benim öyle komşularım yok, paket filan almadım ben diye terslendi. Birkaç saat sonra kapı çaldı, bir de baktım kapıda bizim paket, ama kimse yok 🙂 İyice etrafa bakınca gördüm ki kadının kocası uzaklaşıyor. Gelip paketi bırakmış ama bize bir merhaba demeye tenezzül etmeden uzaklaşmış yani! Sanki yicez sizi. Göçmenlerden hoşlanmıyorlardı sanırım, ama ne kötü davranışımızı görmüşler anlamadım. Evde bir kere bile parti vermedik, gürültü yapmadık.

Ama hiç doğrudan bir ırkçılığa maruz kalmadığımı veya tanık olmadığımı da söylemeliyim. Yani yabancı olduğunuz için size soğuk davranan tipler var, hem de sınıf arkadaşlarımın bazıları bunlar arasında. Ama bunu asla doğrudan yapmıyorlar. Zaten bu adamlar hiçbir şeyi direkt söylemiyorlar, bir çeşit sinsilik, içine atma, yüzüne gülme – arkandan konuşma durumu seziyor gibiyim.

Not: Bu sinsilik konusunda sezgilerim doğruymuş! İngiliz şirketinde çalışanlardan duyduklarım da bu durumu kanıtlıyor. Mesela bu İngilizler işten ayrılan bir meslektaşları ile aralarında hiçbir yakınlık olmamasına rağmen veda kartı yazarken sevgi böcüğü kesilirlermiş. Hem ne yazacaklarını bilemiyorlar, hem de ayıp olmasın diye sevgi gösterisini abartıyorlar. Ya da trende giderken kaba davranan birine kimse bir şey söylemez, ya gözlerini devirirler ya başka yolculara bakarlar, ama asla ekstrem durumlar hariç o durumu yaratan kişiye bir laf etmez! 

Londra: Gerçekten heyecan verici! Hele de 300.000’lik nüfusuyla “çok kültürlü” bir şehir olduğunu iddia eden köyümüz – kasabamız Coventry’den sonra!

london_2423609b

Telaffuz – aksan: Botil (bottle), bak (back), Maağğbıl Aağğhcc (Marble Arch), fun feegghr (fun fair – lunapark) birkaç örnek. Sondaki r’leri yutar gibi konuşuyorlar. İlk geldiğimde aksanı pek anlayamamıştım, şimdi alıştım. Ama hala komik geliyor. İşin İngilizler için kötü tarafı kendi dillerinin film endüstrisi kanalıyla bütün dünyaya Amerikalılar tarafından öğretilmiş olması, daha da kötüsü Amerikan aksanının daha “cool” olduğunu düşündürtmesi. Ben de böyle düşünenlerdenim tabii ki!

Not: Haha, bu konuda da tükürdüklerimi hemen yalayayım. İngilizler dünyaya dillerini öğretmişler, ama filmler aracılığıyla değil, sömürge yaptıkları ülkeler ve dil okullarıyla. Ben farkında değilmişim. Artık İngiliz İngilizcesi bana çok doğal ve asil geliyor, Amerikan İngilizcesi ise köylü! Bütün kelimeleri eğip bükmelerine sinir olmaya başladım. İngilizlerin daha net konuştuğu kesin 🙂 

İngilizlerin iyimserliği abartma kapasitesi: İngilizler gündelik konuşmalarda kelimeyle tepki verme işini abartabiliyorlar. Şöyle ki, gişeden bir bilet aldı biri diyelim. “Brilliant!” veya “Fantastic!é diyor. Halbuki bu çok sıradan bir şey. Parayı verip bileti alıyorsunuz. Bunun neresi olağanüstü veya fantastik olabilir ki? Bir de bazı tezgahtarların ya da garsonların sevgi kelebeği olduklarından şüpheleniyorum. Mesela çok “lovely” diyorlar. Bir tezgahtar bana sürekli “my love”, bir Hintli garson da “my dear” dedi. Ne de sevimli, cana yakın bir insanmışım Allahım! 😛

Cheers: Anlamını “şerefe” olarak bildiğim bu sözcük burada “teşekkürler” anlamında kullanılıyor. Bakınız bir alt madde.

“Sorry” ve “Thank you” bolluğunun yarattığı diyalog kirliliği: İngiltere‘de gerçekten bu iki kelimeyi çok sık kullanmanız gerekiyor. Yoksa topluma adapte olamıyorsunuz neredeyse. Gerçekten bütün İngilizler görünüşte de olsa kibar, biri size çarparsa ya da ayağınıza basarsa genelde “sorry” demeden geçmez. (Haa, işe gidiş-geliş saatlerinde hayvanlaşıp çantalarını kolunuza patlattıkları halde özür dilemedikleri oluyor. Zaten sabah-akşam toplu taşıma trafiğinde bi deliriyorlar, bütün o kibarlık bi’ tarafa atılıyor. Benim kastettiğim bunun dışındaki saatler 🙂

Mağazalarda tezgahtar önce aldığınız ürünü uzatınca teşekkür eder, sonra ödemeyi yaparken ya da yaptıktan sonra oradan alışveriş yaptığınız için teşekkür eder, siz fişi alınca teşekkür edersiniz, abartıp ürünü alınca bir teşekkür daha patlatmanız garip karşılanmaz. Tezgahtarla aranızda bir “thank you” bombardımanı peyda olur, sanki kim daha çok teşekkür edecek diye yarış halindesinizdir. Londra‘yı bilemem ama bizim kaldığımız küçük şehir Coventry’de otobüsten inerken çoğu öğrenci sürücüye “Cheers!” diyordu!! Otobüse para verip bindikten sonra bir de üstüne teşekkür etmek ne ola ki, ben de anlamış değilim 🙂 Başka kibarlık örnekleri için bkz. alttaki madde.

Not: Londra’da insanlar çok bozulmuş canııım, otobüsten inerken teşekkür etsem deli derler herhalde :))

Kibarlık / uygarlık: İngilizler, Çinliler ya da bazı Türkler gibi fotoğraf çekiyorsanız asla bilerek önünüzden geçmezler. Yaya geçitlerinden özgürce karşıya geçebilirsiniz, hem de hiç korna yemeden! Zaten burada pek korna sesi de duymadım. Hele dayılanıp birbirine giren sürücüler hiç yok. Zaten iki İngiliz’in trafikte birbirine küfrettiğini hayal bile edemem. Ağırkanlı, sakin insanlar. Trafikleri de kendileri gibi. Herkes kurallara uyar. Çünkü cezalar yüksektir, ama bence insan hayatının değeri açısından da bakıyorolar olaya. Genelde tezgahtarlar bizdeki gibi somurtuk değil, gülümseyen insanlardır. (Tabii ben de Türkiye’dekiler gibi bunların iki katı çalışsam ben de somurtuk olabilirdim. Türkiye’de alışveriş merkezleri sabah 10 – akşam 10 arası açık ama burada aynı şey geçerli değil. Akşam 9 gibi kapanırlar. Pazarları da  geç açıp erken kapatırlar, yani 6 saat daha az çalışırlar. Tek tek mağaza ya da butikler ise akşam 7-8 arası kapanırlar, Pazarları da 5’te kapatır giderler.) Herkes kendinden sonra gelene kapıyı tutar.