İngiltere’de Basılı Medyanın Geleceği: Abonelik Sistemi ve Ücretsiz Yayınlar

İngiltere’nin ulusal çapta yayın yapan gazetelerinin toplam tirajı, 2008 yılından bu yana dörtte bir oranında azaldı. İngiltere’nin ciddi gazeteleri yani The Daily Telegraph, Financial Times, The Guardian, The Independent ve The Times ile Pazar günleri yayımlanan kardeş gazeteleri (ki bunlar bu gazetelerin toplam tirajının yaklaşık beşte birini teşkil ediyorlar) düşen tirajlarını toparlamak için gazete aboneliği sistemini yaygınlaştırmaya çalışıyorlar, bu konuda bir nebze başarılı da oldular. Zira Aralık 2008 – Mayıs 2013 tarihleri arasında bu gazetelerin tirajlarının abonelik kaynaklı payı yüzde 26’dan yüzde 41’e sıçradı. Bu gazeteler abonelik sistemiyle satın alınan gazete fiyatlarını bayideki satış fiyatına kıyasla epey düşük tutuyorlar. Bu sistemi pazarlamak için farklı promosyon yollarına da başvuruluyor. Örneğin The Daily Telegraph gazetesi bir yıllığına abone olanlara Kindle e-kitap okuyucusunu ücretsiz olarak veriyor, The Times gazetesi  “Times +” adlı şemasıyla abonelerine belli etkinliklerde indirim sağlıyor, ücretsiz ürünler dağıtıyor, film gösterimlerine, panellere ve sanat sergilerine bilet veriyor, yarışmalar düzenliyor. Bunlar karşılığında gazeteler reklam satışında işlerine yarayan okur verileri elde ediyorlar. Çünkü abonelikler gazetelere okurlarının kimliği ve alışkanlıkları hakkında bilgi veriyor.

Öte yandan İngiltere’de şu an The Times ve Financial Times dışında kalan ciddi gazetelerin internet sitelerine ücretsiz erişim sağlamak mümkün. Dolayısıyla İngiliz gazete okurlarının sadece yüzde 9’u online haber erişimi için para ödüyor. (Gerçi bu rakam bir önceki yıla göre yüzde 5 oranında artış göstermiş durumda.) Ancak internette ücretsiz olarak yayın hayatına devam eden gazetelerin bile (Mail Online ve The Guardian gibi) tablet uygulamaları ücretli.  Her ay 30 milyon kişinin okuduğu The Sun adlı bulvar gazetesi Ağustos ayında online erişimi paralı hale getiren ilk kitlesel gazete olacak. Aboneleri cezbetmek ve elinde tutmak için sitesine İngiltere Premier Ligi maçlarının başka hiçbir internet sitesinde yayımlanamayan görüntüleri gibi yeni özellikler ekleyecek. The Daily Telegraph gazetesi de “ödeme duvarı” sistemini kullanan ilk ulusal gazete unvanına sahip olacak ve sitesinin kullanıcılarının ayda -yalnızca- 20 makaleye ücretsiz erişmelerini sağlayacak. Şu an bu sistemi Financial Times gazetesi ve The Economist dergisi de kullanmakta.

FREE-handout_RG047

Artık ücretsiz dağıtılan Time Out (London) dergisi

Ne yazık ki gazetelerin online ve basılı versiyonlarının abonelikleri basılı versiyonlarındaki reklam kayıplarını telafi etmeye yetmiyor. 2005’te yaklaşık 4 milyar sterlin gelir getiren gazete reklamları bu yıl tahminlere göre yalnızca 2,1 milyar sterlin değerini yakalayabilecek. İngiltere’deki 12 ulusal gazeteden  bazıları (The Daily Telegraph gibi) maddi açıdan sağlam. Ancak otellerde bedava dağıtılan ve yayıncılık dünyasında pek etkili olmayan The Independent gazetesinin rakipleri gazete kapandığı takdirde onun okurlarını ve reklam verenlerini kapabileceklerini söylüyorlar. İngiltere’de çok az okur için rekabet eden çok fazla gazetenin bulunduğu hala geçerli bir söylem, özellikle de Evening Standard gibi bedava dağıtılan gazetelerin yaygınlaştığı dikkate alınırsa…

A London Evening Standard distributor hands out copies of the newspaper

Artık ücretsiz dağıtılan, saygın akşam gazetesi Evening Standard

Ücretsiz yayınların altın çağlarını yaşamalarının en büyük nedenlerinden biri, İngiltere’de nispeten yeni bir kavramı olan “freemium” yayınların sayılarındaki artış ve okur nezdindeki popülerliği. “Free” ve “premium” yani bedava ve çok kaliteli sözcüklerinin bileşiminden oluşan bu terim; kadın dergisi Stylist, erkek dergisi Shortlist, Sport, haftalık kent kültürü dergisi Time Out * gibi dergileri kapsıyor. Haftada bir kez ücretsiz olarak belli başlı tren ve metro istasyonlarında dağıtılan, bazıları havalimanlarına ve spor salonlarına da girebilen bu yayınlar, bazı kişilerce parayla satılan alternatiflerindeki haber, analiz derinliğine ve sayfa sayısına ulaşamadıkları yönünde eleştirilseler de, bence en az parayla satılan dergiler kadar (hatta bazı durumlarda onlardan daha) kaliteli ve çeşitli bir içeriğe sahipler. Eskiden para karşılığı satılan, ancak artık hafta içi her akşam ücretsiz olarak dağıtılan Evening Standard da, dünyanın ücretsiz dağıtılan en kaliteli gazetelerinden biri olarak tanımlanıyor. Öte yandan hafta içi her sabah ücretsiz olarak dağıtılan bulvar gazetesinin hallicesi kıvamındaki Metro gazetesinin aynı kaliteye sahip olduğu söylenemez. Bu yayınlar parayı aldıkları reklamlardan kazanıyorlar. Örneğin Metro kurulduğundan bu yana, yani 13 yıldır reklam gelirlerini artırıyor, ancak  ait olduğu grubun (Murdoch medya grubu) parayla satılan gazetelerinin reklam gelirleri düşüyor.

Basılı medya organlarının tirajının düşmeye devam ettiği, yerini online medyaya bıraktığı dijitalleşme çağında okurlar tarafından kapışılan bu ücretsiz yayınların popülerliği, sayılarının artmasına yol açıyor. Öte yandan tek gelir kaynağı reklam olan bu yayınların, zamanla sayfalarının daha büyük bir bölümünü reklamlara ayırmaya başlayıp başlamayacakları, ne kadar sürdürülebilir oldukları gibi gazetecilerin ve medya analistlerinin aklına takılan sorular, medya dünyasının geleceği konulu tartışmaların yıldız oyuncusu olacak gibi görünüyor.

58_shortlist_sanex_samping

“Freemium” dergi örneklerinden Shortlist

* Time Out, tirajındaki düşüş nedeniyle Eylül 2012 tarihinden itibaren bedava dağıtılmaya başlandı ve bu yolla tirajını beşe katladı.

*Verilerin çoğu The Economist dergisinin 27.07.2013 tarihli sayısındaki “Newspapers: a decent proposal” başlıklı haberden alınmıştır. (Haberin linki: İngiliz gazeteleri Amerikanlaşıyor)

Reklamlar

Protestolara İngiliz basınından tam destek…

1- FINANCIAL TIMES, David Gardner-Daniel Dombey, 08.06.2013

Orijinali: http://www.ft.com/cms/s/0/79b2764e-cfa1-11e2-a050-00144feab7de.html#axzz2VqRK9x00

BİR TEMPO DEĞİŞİKLİĞİ

“— Toplumun tüm kesimlerine mensup kişiler inatçılığı iktidardaki partisi AKP’yi bölme riski teşkil eden Recep Tayyip Erdoğan’a karşı birleşti —

Erdoğan Taksim Meydanı’nın yabancı terör örgütleriyle bağlantılı aşırılık yanlıları, alkolikler, başıboşlar, çapulcular ve yağmacılarla dolduğunu söylüyor.

Ancak 2011 tarihli Tahrir Meydanı’ndan ziyade 1968 yılının Paris gençlik hareketlerini andıran bir komünün bulunduğu yerde bir haftanın geçmesinin ardından, Taksim daha tehlikeli bir yere dönüştü: modern Türkiye’yi kendi dindar imajına göre şekillendirmek isteyen bir adamın iddialarını boşa çıkaran, şenlikli, kentli bir istihza vahası. Türkiye’nin son on yılki öyküsünün büyük bir bölümünü teşkil eden Erdoğan öyküsü bu hafta hırpalanmış oldu.

Polis geçtiğimiz Cumartesi Taksim Meydanı’ndan Cumhurbaşkanı Gül’ün talimatıyla çekildi. Gül şu an Başbakanın hırçın öfkesiyle zıtlık teşkil edecek biçimde ve açıkça uzlaşmacı bir rol oynuyor.

Ancak polisin davranışlarına karşı öngörülemeyen şekilde fışkıran tepkiler, İstanbul’un yüzüne alaycı bir gülümseme kondurduğu gibi, Türkiye’nin de yüzünü değiştirebilir. Başkent Ankara dâhil olmak üzere Türkiye’nin diğer kentlerinde çatışmalar daha da şiddetli olarak devam ederken Taksim’den hiç yüzü gülmeyen Erdoğan’ın hilafına öfke kadar kahkaha da yükseliyor.

Taksim’de toplananlar arasında laiklik yanlısı Kemalistler, Kürt milliyetçileri, solcular ve milliyetçiler, mavi yakalı sendikacılar, tıp veya akademisyen dernekleri, kentli liberaller ve tam olarak tanınmamış Şii azınlık olan Aleviler, anarşistler ve eşcinseller, Sufi Müslümanlar ve yoga yapanlar, hatta Guy Fawkes maskesi takan, peçeli bir yaşlı kadın bile var. Kentin üç futbol takımının taraftarları da bunların arasında.

Başbakanı hedef alarak yapılan doğaçlama dokundurmalar “Alkolikler Birliği Grubu” ve “Çapulcular Dayanışma Cephesi” tarafından yapılıyor. (Bunların bir örneği, “Ayık kafayla çekilmiyorsun Tayyip”) İstanbul merkezli Açık Toplum Vakfı başkanı Hakan Altınay “Burası hukuk tarafından tanımlanmamış, özgürleştirilmiş bir alan, bu bizim karnavalımız. Biz daha önce hiç karnaval kutlamamıştık.” şeklinde konuşuyor.

Bu Erdoğan’ın aurasını eritti. Altınay “Erdoğan artık ‘devlet benim’, diyemeyecek. Bu saygısızlık onu tamamen çökertti.” diyor.

Bu yara berelerin çoğu Twitter kanalıyla geldi. Türkiye’nin çoğu yayın kuruluşu uzun bir süre boyunca protestoları yayımlamadı. İstanbul’un merkezi göz yaşartıcı gaz bombalarıyla boğulurken özel yayıncılar Mars’taki radyasyon, şizofreni ve penguenlerle ilgili programlar yayımladılar. Bağlantı kopukluğunun gerçeküstü niteliği, Twitter kullanıcıları tarafından belirtildi ve Erdoğan Twitter’ı topluma karşı bir tehdit olarak tanımladı. Taksim’de bir duvar yazısında “Devrim televizyon kanallarından yayımlanmayacak. Tweeter’dan öğrenilecek.” yazıyordu.

Şu an sorulması gereken soru Erdoğan’ın tüm bunlara nasıl tepki vereceği. Dün Kuzey Afrika’dan geldiğinde taviz vermez bir ruh hali içindeydi ve Taksim komününü “ezmek” isteyen binlerce taraftar tarafından karşılandı. Türkiye’nin 2002’den bu yana yükselen şahsiyeti olan Erdoğan, oyların yüzde 50’sini aldığı halde neden otoriter ve diktatör eğilimli olarak tanımlandığını anlayamadığını söylüyor.

Erdoğanın iktidarı boyunca Türkiye kendine güvenen, refah içinde bir bölgesel güç haline geldi. Ancak o ordu ve yargı içindeki Kemalistleri dize getirene kadar mücadele verdi. 2007’de komutanlar İslamcı geçmişinden ötürü Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını engelleyerek bir anayasal krize neden oldular. Erdoğan seçim talep etti ve büyük bir çoğunlukla seçimi kazandı. 2011’de de yeniden seçildiğinde ona verilen oylar daha da artmıştı. Altınay “Şimdi içgüdüsel olarak başka bir darbenin kokusu alınıyor.” diyor.

AB Bakanı Bağış ise “Bunların hepsinin planlanmış olduğundan şüphelenmekte haklıyız. Zamanı geldiğinde bunu kamuoyuyla paylaşacağız.” diyor.

Bu ise isyanın doğasını yanlış tanımlıyor. Erdoğan Anadolu’nun kalbiyle içli dışlı ilişkisinin kendisine Türklerin özel yaşam alanına müdahale etme hakkı verdiğini zanneden, kutuplaştırıcı bir şahsiyet. Alkollü içki tüketimi ve kürtaj konusundaki kısıtlamalar, tüm Türklere ayran içmelerini ve kadınlara daha çok çocuk sahibi olmalarını söylemesi gibi. Şu anda hapiste olan yüzlerce komutana karşı açılan bazı davaların uydurma suçlar nedeniyle açıldığı ortaya çıkana kadar, Erdoğan’ın orduyu dizginlemesi halkın geniş ölçüde desteğini almıştı. Ancak bu yasa gazeteciler ve muhaliflere karşı da bir tokmak olarak kullanıldı.

Ancak bu benzersiz ve uçarı sivil ayaklanmanın kapsayıcı noktası, çoğulcu bir toplumun ne Erdoğan’ın ataerkilliğinin boğucu bir şekilde kucaklamasını, ne de geçmişte yaşayan Kemalist ve milliyetçi sınıflandırmanın sakat kontrolünü kabul edeceğidir. Bunların hiçbiri Türkiye’deki canlılığı ve çeşitliliği herhangi bir şekilde yansıtmıyor. Türkler Kemalizmin katı öğretilerinden ve topluma devletin sistematik müdahalesinden, Erdoğan’ın yeni İslamcılığı topluma el koysun diye silkinip kurtulmadılar.

Muhafazakar Today’s Zaman gazetesinde köşe yazarı Yavuz Baydar “İnsanlar bu kadar yıldan sonra başka bir deli gömleğini kabul etmeyeceklerini söylüyorlar. Onlar resmi muhalefete yetersiz kaldıkları yönünde bariz bir işaret gönderiyorlar.” diyor.

Şimdiye kadar AKP’yi destekleyen, Müslüman liberal yazar Mustafa Akyol “2007’de AKP’yi hor görenler çoğunlukla laiklik yanlılarıydı. Şimdi yalnızca onlar değil, çok daha geniş çevreler AKP’yi hor görüyor.”

İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından yapılan bir internet anketine göre göstericilerin yaklaşık üçte ikisi 30 yaşının altında, yarısından çoğunun bu ilk eylemi ve yalnızca birkaçı bir siyasi partiye kendini yakın hissediyor. Ancak liberal köşe yazarı Kadri Gürsel’e göre bu gençler ebeveynlerinin desteğini arkalarına almışlar.

Yayılmakta olan bu sesli tedirginlik, AKP’den ziyade Erdoğan’a karşı… Dördüncü dönem Başbakanlık yapamayacak olan Erdoğan artırılmış yetkilerle Cumhurbaşkanlığına geçmek istiyor. Kendisine sadık olanlar ona hayran, ancak maiyetinde bulunanlar tarafında tecrit edilmiş olan, eleştiriye tahammülsüz Erdoğan bir Türk yetkiliye göre şu an kendisini  “ailesi tarafından ihanete uğrayan bir baba” gibi hissediyor.

Yetkili “Bizim demokrasi anlayışımız katılımcı değil. Protesto hakkını demokrasiye dâhil etmiyoruz.” diyor. İdeoloji farklılıkları bir tarafa, AKP ve beceriksiz rakipleri “kazanan her şeyi alır” şeklinde bir siyaset kültürüne inanıyorlar. Türkiye çapında köklü bir kitle hareketi inşa ettikten sonra bu krizin aslında kendisi hakkında olması, Erdoğan hakkındaki paradoksu teşkil ediyor. Ayrıca inatçılığı partisi AKP’yi bölebilir. Akyol “Oy verebileceğim daha iyi bir alternatif yok ancak Erdoğan’ın gücünün maksimuma çıkmasına katkıda bulunmak istemiyorum.” derken Gül taraftarlarından biri “AKP içinde kesinlikle partiyi Tayyip Erdoğan’ın narsizminden kurtarmaya yetecek kadar birçok farklı düşünce şu an mevcut.” diyor.

Bu hafta demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret olmadığını belirten Gül ise Gezi Parkı eylemcilerini övdü ve polisin gaddarlığı nedeniyle özür diledi. Gül, Erdoğan’ın bariz rakibi olabilir. Öte yandan bir yıldan uzun süredir Erdoğan’la araları bozuk olan Gülen taraftarları onunla aralarındaki mesafeyi koruyorlar ve onun zaaflarından faydalanabilirler.

EDAM adlı bağımsız liberal düşünce kuruluşunun başkanı Sinan Ülgen “Başlangıçta Erdoğan’ın iktidarına hiçbir risk olmadığını düşünüyordum. Ancak şimdi böyle cüretkâr davranmaya devam ettiği takdirde partiyi bölebileceğini görmeye başladım.”

Erdoğan Gezi Parkı’nı buldozerle yıkarak Topçu Kışlası’nın bir replikasını inşa etmekte ısrarlı.

Cumhurbaşkanı Gül ve AKP’nin kıdemlileri Erdoğan’a tavrından vazgeçmediği takdirde alternatifin Taksim Meydanı’nı zor kullanarak yeniden ele geçirmek olduğunu söyleyebilirler. Bu da hem Erdoğan’ın itibarı, hem de Türkiye için yıkıcı bir sonuç olacaktır.

Erdoğan bu seçkin konumunu, iktidarı akıllı bir şekilde kavramasından  ve bir pragmatist yaklaşımı ile temin etti. Ancak Başbakan Taksim’den iki adım uzaklıktaki kabadayı mahallesi Kasımpaşa’da büyüdü. Gürsel’e göre “‘Erdoğan bir sokak savaşçısı, kavga etmekten hoşlanıyor ve daha yeni sokaktaki bir kavgayı kaybetti. Bu onun için dramatik bir şey. Şimdi artık ne yaparsa yapsın bunu dayak yemiş biri olarak yapacak.’”

Image

2- THE OBSERVER, Peter Preston, Press and Broadcasting Köşesi, 09.06.2013

Orijinali:  http://www.guardian.co.uk/media/2013/jun/09/media-pluralism-turkey

ÇOĞULCULUK SADECE SAYISAL ÇOKLUKLA GARANTİ EDİLEMEZ. TÜRKİYE ÖRNEĞİNE BAKIN

“Bir düzine büyük televizyon kanalına, 50 civarında ulusal gazeteye ve yüzlerce yerel radyo istasyonuna sahip olan Türkiye, medya çoğulculuğu açısından bir cennet olmalıydı. Peki, neden geçen hafta Taksim Meydanı’na akan büyük ve kızgın kalabalıklar bizim gazetelerimizin ilk sayfalarına bile girdiler de Türk televizyon kanallarında veya Sabah gibi güçlü gazetelerin manşetlerinde bu kadar uzun süre yer almadılar?

Çünkü bir hükümet sert oynamak istediğinde çoğulculuk bir zayıflık olarak da kendini gösterebilir. Gazeteyi satın alan bir işadamı ise aynı işadamı diğer çıkarlarına zarar verecek yayınlar yapmaz. Kazanacağın devlet ihalesi başkasına gidebilir, vergi memurlarının aniden size baskın yapmasını bekleyebilir ve yayın lisanslarının çok kısa süreli olma durumuyla karşılaşabilirsiniz.

“Seçilmiş diktatörlük” yapan bir hükümetin medya sahiplerini mağlup edip mahcup edecek, cesur gazeteci ve köşe yazarlarını kontrol edecek birkaç yolunun olduğunu anımsayalım. 70 veya daha fazla gazetecinin hala hapiste olduğunu hatırlatayım.

Genç, parlak ve öfkeli Türklerden oluşan kalabalıklar geçen hafta televizyon kanallarının önünde protesto gösterileri yaptılar. Türkiye’nin kentlerinde yaşayan herkesin bildiği gerçekleri yansıtmayan bir basın-yayın rejimi, güvenilir bir sistem değildir. Medyanın güven yitirmesi durumunda hükümetin kendi demokratik otoritesini savunacağı bir aracı da kalmaz.

Erdoğan’ın üç kez seçilmiş olması kendisine büyük bir meşruiyet veriyor. Ancak bu meşruiyet aynı zamanda devam eden demokrasi sütunlarının varlığına da bağlıdır ki basın ve yargının özgürlüğü buna dâhildir. Burada da görülebildiği gibi, AKP hükümeti kendisini de rahatsız edecek utanç verici bir durumun oluşmasına neden olmuştur. İşler kötü gittiğinde özgürlük mekanizmalarına inanmazsanız, işte o zaman insanlar sokaklara dökülürler. Baskı çiğ de olsa, korkunç sonuçlar doğurabilir.”

Image

3- FINANCIAL TIMES, Brookings Institution Başkan Yardımcısı ve eski Ekonomi Bakanı Kemal Derviş, Sadece İnternet Sitesinde Yayımlanmıştır, 09.06.2013

Orijinali: http://www.ft.com/cms/s/0/56d793ce-cf84-11e2-be7b-00144feab7de.html

PROTESTOLARDAN MODERN BİR TÜRKİYE DOĞABİLİR

“–Hoşgörü ve Evrenselcilik Bu Genç Ülkeyi İlerletecektir–

2011 yılında Arap dünyasında kargaşa başladığında bazı Batılı uzmanlar, “Türk modelinin” nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan diğer ülkelere örnek teşkil edebileceğini savunmuşlardı. Ancak mayıs ayının sonunda başlayan gösterilerin dünyaya çizdiği tablo, kökleri siyasi İslam’dan gelen muhafazakâr bir parti yönetimindeki iyi işleyen bir demokrasiye sahip ülkeden çok farklı bir ülkenin tablosuydu. Bu tablo, Türkiye toplumunun bir kısmının ataerkil bir liderlik tarzından, laik hayat tarzları üzerine yapılan ve artmakta olan baskı ve kısıtlamalardan memnun olmadığını gösterdi.

Peki, Türk modeli parçalanıyor mu? Toplumu bölen fay hatları daha fazla istikrarsızlık, şiddet ve baskıya mı neden olacak? Karamsar bir senaryo mümkün ancak ben bu olaylardan gerçek bir Türk modelinin de çıkabileceğinin mümkün olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle büyük kentlerden tüm ülke geneline yayılan toplumsal hareket kapsayıcı ve geniş kapsamlıydı. Protestolar bir yetkilenme duygusunu açığa çıkardı. Laiklik yanlısı ancak çoğu apolitik olan gençler; Müslüman dindarlar, kariyerinin ortasındaki çalışanlar ve fabrika işçileriyle bir araya geldiler. Taksim Meydanı’na yakın bir caminin müezzini polise camiye sığınan gençlerin hiçbirini tutuklayamayacaklarını söyledi.

Göstericiler çoğunlukla barış yanlısıydı hatta eylemlerin ertesinde temizlik yaptılar. 4 Haziran’da Kandil gecesi birçoğu dindar olmayan genç eylemciler dindar Müslümanlarla birlikte namaz kıldılar. Eylemcilerin temel mesajı, hükûmeti devirmek veya herhangi bir kişiye herhangi bir dayatma uygulamak istemedikleri yönündeydi. Onlar sadece kendi uygun gördükleri şekilde yaşama özgürlüğünü (toplum içinde el ele tutuşmak, içki içmek veya içmemek, kendi istedikleri şekilde giyinmek) kazanmak istiyorlar. Doğa, çeşitlilik ve bireysel özgürlüklere saygı gösteriyorlar.

İkincisi, AKP’nin bazı kıdemli üyeleri polisin aşırı güç kullandığını kabul ettiler. Cumhurbaşkanı Gül uzlaştırıcı mesajlar verdi, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç polisin aşırı göz yaşartıcı gaz bombası kullanmasından dolayı özür diledi. Bazı muhafazakâr köşe yazarları, gençleri dış mihrakların manipüle ettiği holiganlar olarak görürken diğer muhafazakârlar göstericilerin bazı taleplerinin anlaşılması gerektiğini savundular.

Artık gerçek Türk modelini inşa etme fırsatı gelmiştir. Laiklik yanlısı gençlerin büyük bir bölümü, daha önceki kuşakların pek de yapamadığı şekilde, daha dindar olan kardeşlerinin inançlarına ve yaşam tarzlarına saygı duyduklarını gösterdiler. Kız öğrencilerin başörtüsü taktıkları için üniversitelere alınmadıkları günlere geri dönmek istemiyorlar. Eğer muhafazakârlar ve dindar yurttaşlar da diğer yurttaşların kendi yaşamlarını istedikleri gibi bağımsız bir şekilde sürdürme isteklerini gerçekten kabul eder ve iktidar partisi de daha büyük bir çoğunluğun rızası olmaksızın ülkeyi etkili bir şekilde yönetemeyeceğini idrak ederse işte o zaman Türkiye, Avrupa’daki Hristiyan Demokratların Müslüman versiyonunu yaratabilir. Ortanın solundaki muhalefetin de ülkeyi oluşturan çeşitliliği tam olarak kucaklaması ve canlı bir alternatif durumuna gelmesi gerekiyor. Bu gerçekleşirse Türkiye, o zaman başkaları için gerçekten bir örnek teşkil edebilir.

Önümüzdeki yıllar çok önemli. Ben iyimserim çünkü yaşanan son olaylar yüzü ileriye dönük genç bir ülkeyi gösterdi ve Anadolu İslam’ının büyük şahsiyetleri Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ın dizeleriyle yüzyıllardır kuşaktan kuşağa taşınan bir hoşgörü ve evrenselcilik mesajı verdi. Son olarak modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk’e gösterilmeye devam edilen saygı; Cumhuriyet’in hâlihazırda elde ettiği modernleşme, kadın hakları ve refaha giden çetin yolda kat edilen büyük mesafeyi yansıtıyor.”

Image

4- THE DAILY TELEGRAPH, Başyazı, 10.06.2013

Orijinali: http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/europe/turkey/10109387/A-time-for-reason.html

SAĞDUYU ZAMANI

“Bir protesto dalgasının Türkiye’yi yaklaşık iki hafta önce ele geçirmesinden bu yana Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir dramın nasıl krize çevrileceği konusunda herkese bir ustalık dersi verdi. Ortalığı sakinleştirmek yerine eylemcileri “çapulcu”, “anarşist” ve “terörist” olarak adlandırarak kınadı ve sindirilmiş bir medyanın önemsiz gösterdiği protestolar konusundaki bilgileri yaydığı için Twitter adlı sosyal medya sitesini “tehdit” olarak tanımladı. Ayrıca genel olarak onun ve başarılarının aşağılanmasını ifade özgürlüğü değil, isyana teşvik olarak değerlendirdi. Bu davranış, zalim polisin kalabalıkları sis bombaları ve göz yaşartıcı gaz bombalarını kullanarak dağıtma girişimleriyle birleşince Türk toplumunun birçok kesimini çileden çıkardı ve fevkalade ateşli bir durumu yarattı.

Elbette Türkiye, Mısır değil; Taksim Meydanı da Tahrir değil. Erdoğan hakikaten popüler bir lider, özellikle de kırsal kesimlerin muhafazakâr Anadolulu nüfusu arasında. Erdoğan aynı zamanda etkileyici bir ekonomik büyüme de sağladı. Onun iktidarı boyunca ülke doğu ve batı arasında bir köprü, Avrupa ve ABD için eşsiz bir ortak ve siyasi İslamcılığın (iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’ni doğuran hareket) nasıl demokratik değerlerle bağdaştırılabileceğinin iyi bir örneği olarak görüldü.

Maalesef Erdoğan’ın giderek artan şekilde saldırgan ve otokratik tutumu bu başarıları riske atıyor ve demokrasinin yalnızca bir hedefe giden araç olduğunu düşündüğüne dair eski korkuları diriltiyor. Bu hedef de tek partili bir devleti inşa etmek ve Atatürk’ün kurduğu laik düzeni erozyona uğratmak. Aynı zamanda Türkiye’ye mesafeli davranılması gerektiğine inanan Avrupa Birliği içindeki devletlere de (ki söylemekten gurur duyuyoruz, İngiltere bunlardan biri değildir) bulunmaz bir koz veriyor. Erdoğan’ı sağduyuya davet ediyoruz.”

*** Yukarıdaki yorumların çevirisi bana aittir.

 

İngiliz basınından protesto yorumlarına devam…

1- THE DAILY TELEGRAPH, İngiltere’de bulunan Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü (RUSI)’nde araştırmacı ve Harvard Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler bölümü doktora öğrencisi Shashank Joshi,Yorum, 04.06.2013

Orijinali: http://blogs.telegraph.co.uk/news/shashankjoshi/100220077/hubris-and-nemesis-with-a-turkish-accent

TÜRK ŞİVESİYLE KİBİR VE İNTİKAM

— Yurtiçinde ve yurtdışındaki sorunların temelinde Recep Erdoğan’ın yaptığı siyaset tarzı yatmaktadır —

     Türkiye’nin kurnaz Başbakanı Erdoğan birkaç yıldır çok mutluydu. 2011’de domino etkisiyle bölgedeki liderler devrilirken Erdoğan’ın partisi AKP ezici bir farkla seçimleri kazanmıştı. Aynı yıl devrim olmuş Mısır’a bir ziyaret gerçekleştiren Erdoğan dalkavukluk yapan kalabalıklarca karşılanmıştı. Bunların çoğu Erdoğan’ın söylem düzeyinde de olsa İsrail’le tartışma hevesine hayran kalmışlardı. Türkiye’yi İslam ile demokrasinin evliliği olarak görmüşlerdi. Bu evlilik Arap Baharı yaşayan ülkeler için dersler içerebilir nitelikteydi. Bölgesel anketler, Türkiye’nin İslam dünyasındaki gözde konumunun son on yıl içinde arttığını ve Erdoğan’ın açık ara bölgenin en popüler şahsiyeti olduğunu gösteriyordu. Üstelik Erdoğan Türk demokrasisinin geleneksel belası olan darbelerin hakkından gelmiş görünüyordu. Dikkat çeken bir başka şey, Türkiye’nin komutanlarının çoğunun ve amirallerinin yarısından fazlasının – iddiaya göre bir kısmının düzmece suçlardan olmak üzere- hapiste olmasıdır.

Henüz birkaç ay önce Erdoğan atılgan siyasi hamleler yapmak için bu konumunu hala kullanıyordu. Mart ayında Mavi Marmara saldırısı nedeniyle İsrail Başbakanı Netanyahu’nun simgesel ve diplomatik bir zafer olarak özür dilemesini sağladı. Aynı ay daha da cesur bir adım atarak PKK’yla ateşkes anlaşması imzaladı. Bu stratejik olarak akıllıca bir adımdı. Erdoğan’ın nihai hedefi, ülkenin Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun ve kendi partisinin direnişine karşın anayasayı değiştirerek Cumhurbaşkanlığı koltuğuna geçmekti.

Aslında geçtiğimiz hafta barışçıl protestoların şiddetli şekilde bastırılmasından çok önce çatlaklar kendini göstermeye başlamıştı. Türkiye’nin ekonomik canlanması ve diplomatik aktivizmi askeri yönetimden halk demokrasisine geçişte bir şeyin tamamen ters gittiği gerçeğini gölgelemişti.

Her şeyden önemlisi, bu bir kibir öyküsüdür. Ürdün Kralı Abdullah yakın geçmişte verdiği bir mülakatta, Erdoğan’ın bir zamanlar demokrasinin bir otobüs yolculuğuna benzediğini söylemişti… ‘Durağıma gelince inerim.’ Güzergâh, demokratik kisve altında gizlenen, ancak hakiki bir demokrasi alışkanlığı ve haklarından yoksun yumuşak tek partili bir otoriter devlet.

Örnek olarak devletin sistematik olarak gazetecileri sansürlemesi ve yıldırması verilebilir. Bazı kişilere göre dünyada en çok gazetecinin hapse atıldığı ülke Türkiye. Erdoğan son derece popüler olan “Muhteşem Yüzyıl” dizisine karşı yasal işlem başlatma tehdidinde bile bulunmuştu. Protestolar devam ederken CNN TÜRK dikkatleri başka tarafa çekmeye yönelik yayınlar yaparak penguen belgeseli yayımladı. Bu sindirilmiş bir basının en belirgin özelliğidir.

Büyük ölçüde orta sınıfın katıldığı ve Türkiye’nin dört bir tarafına aniden yayılan protestoları ulusal bir kültür savaşı olarak görmek çekici bir şeydir. Laiklik yanlıları İslamcılara karşı, Avrupalılar Asyalılara karşı ve kentli kesim kırsal kesime karşı. Bu şekilde bölünmeler olduğu doğru. AKP’nin muhafazakâr siyasi gündemi – ki bir örneği, pek de kimselere danışılmadan hazırlanan ve parlamentodan geçirilen, kısıtlayıcı yeni alkol yasası – Türklerin çoğunun asabını bozuyor. Ancak bu, laiklik yanlısı bir protestodan çok daha derin ve kapsamlı bir eylemdir. Bir Türk köşe yazarının geçen yıl belirttiği gibi “Temsil yetkisi, herhalde insanların hayat tarzlarını ve kimliklerini dönüştürmek için bir açık çek olarak yorumlanmış.”

Bunun altında yatan sorun basit: Erdoğan’ın siyaset tarzından başka bir şey değil. Hafta sonu halka seslenişi, alıştığımız standart bir Arap diktatörün kaba parodisi gibi kulağa geliyordu. İnsanların bam teline basan bu konuşmada Erdoğan “Twitter toplumun baş belasıdır” diyerek sosyal medyayı suçladı, çoğu barışçıl olan protestocuları da “bir avuç çapulcu” olarak tanımlayarak onlara dudak büktü. Bu konuşmanın en rahatsız edici noktası ise “Bizimle rekabet etmeyin. Siz 100.000 kişi topladıysanız ben bir milyon kişi toplarım.” demesiydi. Bunlar Kaddafi’nin ve Esed’in yankıları, bir Avrupa Birliği adayının değil.

Büyük resme geri dönecek olursak, Türkiye Suriye değil ve bu da bir Türk Baharı değil. Türkiye’nin siyasi muhalefeti dağınık ve organize değil. Erdoğan yeni bir seçimi de muhtemelen kazanabilir. Başbakan düşmeyecek. Ancak kişisel ve siyasi duruşu tamir edilemez biçimde zarar gördü ve bunun bölgede daha geniş çaplı sonuçları olacaktır.

Türkiye’nin dış politikası da olayların gerginliğinden mustarip durumdadır. Türkiye’nin komşu İran ve Suriye ile diplomasisi hüsranla sonuçlandı. Üstelik Suriye ile durum bir savaşa bile yol açabilir. Türk halkı Erdoğan’ın Esed rejimine karşı saldırgan muhalefet etmesinden endişe etmektedir. Halkın çoğu geçen ay bir sınır kasabasında meydana gelen araç bombalama olayını hükümet politikasının gereksiz yere kışkırtıcı olduğunun bir kanıtı olarak görüyor. Türkiye hem yurt içinde hem de yurt dışında yara bere içinde. Şu an bunu söylemek için çok erken, ancak bu yaşananlardan daha sessiz ve içedönük bir ulus çıkabilir.

Çok uzun bir süre boyunca Türkiye bir NATO müttefiki ve yükselen bir güç olarak bazı şeyleri çok kolay elde etti. Erdoğan’a demokrasiyi otobüs yolculuğu olarak gördüğü teorinin sürdürülebilir olmadığını birinin söylemesi lazım.

51ab52a52d7527776d00002c

2- THE GUARDIAN, Hürriyet Daily News ve Star Gazeteleri yazarı Mustafa Akyol – ISPU ve Brookings Enstitüsü’nden Dr. H.A Hellyer, Yorum, 05.06.2013

Orijinali:http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2013/jun/04/turkey-renewal-spring-erdogan-democratic

BAHAR DEĞİL YENİLENME

–Türkiye’deki Protestolar Erdoğan Hükûmetinin Demokratik Sicilini Göstermesi İçin Bir Fırsat–

   Yazımıza olayları doğru tanımlayarak başlayalım: Tahrir değil, Taksim Meydanı… Evet, bugün Türkiye sokaklarında yaşanmakta olan birçok şey, Mısır’daki ayaklanma sırasında olanlara benziyor: polis gaddarlığı karşısında sindirilmeyi reddeden barışçıl göstericiler; protestocuların otoriteye hesap sorma konusunda kendi bireysel güçlerinin var olduğuna dair ısrarları; sosyal medyanın rolü ve bir meseleye odaklı bir protestonun daha geniş çaplı bir memnuniyetsizliği yansıtmaya başlaması. Ancak (Arap olmayan) protestoları, Arap baharının son bölümü olarak yorumlamak ne kadar çekici olsa da bu eylemler birçok açıdan Arap baharı eylemlerinden farklı. Üstelik iktidar partisi AKP dikkatli davranırsa bu durumdan kazançlı çıkabilir. Ancak protestoların mesajını görmezden gelirse o zaman Türk baharı etiketi gerçekleşen bir kehanete dönüşebilir.

Arap ayaklanmaları sadece memnuniyetsizlikle ilgili değildi. Onlar demokratik meşruiyeti olmayan despot liderlere karşı yapılan halk ayaklanmalarıydı. Hâlâ da bu niteliklerini koruyorlar. Söz konusu protestolara verilen şiddetli cevaplar binlerce kişinin ölümüne neden oldu. Bunlar Türkiye’ye benzetilemez zira Türkiye’nin onlarca yıllık demokrasi deneyimi var. Ülkenin Başbakanı, rakipleri zayıflarken oylarını her defasında artırarak üç özgür ve adil seçim kazanarak iş başına gelmişti.

Ancak hükûmetin son birkaç günden çıkaracağı çok ders var. Seçim kazanmak, sağlıklı, çoğulcu bir demokrasinin göstergesi değildir. Sadece seçimleri kazanabileceğinizi kanıtlar, o kadar. Ezici çoğunlukla seçim kazansa bile bir parti suistimale açıktır ve güçlü bir muhalefetten noksan olması durumunda ise bu durum neredeyse kaçınılmaz hâle gelir. Recep Tayyip Erdoğan’ın partisi, Türkiye için büyük şeyler yaptı ancak eleştiriye karşı tahammülsüzlük, karşı kamplardaki kişilerin herhangi bir katılımının reddedilmesi ve şu anki protestoları önemsememe eğilimi, rahatsız edici bir davranış kalıbını ortaya çıkarıyor.

Mısır’da benzer bir çoğunlukçu yönetim başarısızlıklarla sınır tanımadan devam ediyor. Müslüman Kardeşler’in yönetimsel salahiyeti de hayranlık uyandıracak şekilde değil. AKP sadece Müslüman Kardeşler’den değil birçok Türk siyasi partisinden de daha becerikli olduğunu kanıtlamış olsa da partiler üstü gerçek yakınmalar var. Bunlardan bazıları, İstanbul’un yeni kıtalararası köprüsüne Alevi azınlığın kanlı bir zorba olarak gördüğü bir Osmanlı padişahının adının verilmesi ve alkollü içki tüketimi konusunda tartışmalı kısıtlamaların uygulanmaya başlanmasıdır. Buna Kürt bölücülerle barış sürecinden hiç hoşlanmayan milliyetçi grupları ve AKP’nin karşı çıktığı Esad rejimini destekleyen komünist gruplar da eklenilebilir.

Bütün bu şikâyetler, belki insanları sokaklara dökecek kadar önemli olmayabilir. Ancak polisin kendini dizginlememesi bunu kaçınılmaz hâle getirdi. Polisin gaddarlığı apolitik Türkleri bile dışarı çıkardı, bu da hükûmetin farkına varması gereken bir şey. Hükûmetin Hatay’da -kendi ülkesinde kendi düşüncesini ifade eden silahsız bir vatandaş- bir protestocunun ölmesini de ciddiye alması ve ona göre davranması gerekiyor. Madalyonun diğer yüzünde protestoculara katılan bazı kişilerin aşırı derecede şiddete yönelmesi, ortalığı yakıp yıkması sadece olanlara bir bakış sunmuyor, gerilimin devam etmesi durumunda nelerin olabileceğinin de kısa bir işaretini veriyor.

Geçtiğimiz birkaç gün içerisinde cereyan eden olaylar Erdoğan’ın istifa etmesi gerektiği anlamını taşımıyor ama Başbakan da uzlaştırıcı bir gücün çabasını göstermeli. Dün Erdoğan’ın vekâlet eden Bülent Arınç’ın polisin daha itidalli davranacağına söz vermesi ve kabine içinde bir “özeleştiri” yapması atılan iyi bir adımdır. Erdoğan, Kuzey Afrika’dan dönüşünde buna benzer yumuşak bir dil kullanırsa harika bir hizmet yapmış olur. Bu ziyaret, Erdoğan’a en iyi hükûmetlerin, yalnızca kendilerine oy verenleri değil bütün vatandaşları ciddiyetle dinleyen hükûmetler olduğunu hatırlatırsa iyi olur. Erdoğan’ın başarıları o kadar önemlidir ki daha büyük bir çatışma ve krize yol açacak alternatif bir yolun izlenmesi çok yazık olacaktır.

51ab53d71323adbb76000014

3- FINANCIAL TIMES, İstanbul muhabiri Daniel Dombey, “Günlük” Köşesi, Yorum, 05.06.2013

Orijinali: http://www.ft.com/cms/s/2/fca58092-cc62-11e2-9cf7-00144feab7de.html

TAKSİM HALK CUMHURİYETİ’NİN İÇİNDEN…

İşgal edilmiş bir alana girmek acayip bir şey… Türkiye’de büyük çalkantı yaratan protestoların merkezi Taksim Meydanı yakınlarındaki Kabataş civarında her şey tam olarak normal değil. Buldozerler, Başbakan’ın İstanbul bürosunun yakınlarında taşları, göstericiler onları barikat olarak kullanmasın diye kepçe ile çekip çıkarıyorlar. Küçük çocuklar cerrah maskesi, limon ve yüzücü gözlükleri satıyorlar.

Ancak funikülere binip tepeye çıkarsanız, her şey çok farklı. Taksim Meydanı, Türkiye’nin en büyük kentinin merkezi ancak hiçbir yerde artık polis yok.

Mao ve Che’nin yüzlerinin yer aldığı afişler rüzgârda salınıyor ancak Atatürk resimleri ve Türk bayrakları daha çok. Yanmış araçların bazıları polisin geri dönmesini engellemek için barikat görevi görüyor.

Her yer grafiti dolu: bunların hepsi Başbakan Erdoğan’ı eleştiriyor. Erdoğan protestocuları siyasi aşırı uçların ve muhtemelen dış güçlerin manipüle ettiği aşırılık yanlıları ve çapulcular olarak nitelendirerek kınadı. Onlar da buna karşılık olarak üç kez lider seçilen Erdoğan’ı otoriter bir İslamcı olarak ilan ettiler. “Oh Tayyip, çok tatlısın” veya “Dövüş Kulübü’ne hoş geldin Tayyip” şeklinde kınayan grafitiler yazdılar. Ancak Taksim çöpleri toplayan eylemciler ve belediye sayesinde tertemiz. Meydan’daki kafeler çok yoğun. Turistler hatıra fotoğrafları çekiyorlar.

Her zaman Taksim’in kentin Avrupa yakasının canlı sokaklarına açılan çirkin bir giriş kapısı olduğunu düşünürüm. Ancak Taksim, Türk solunun tarihinde köklü bir yer. 1977’de 30’dan fazla gösterici burada şüpheli bir şekilde vurulmuştu. Taksim’in İstanbul’un kalbindeki rolü de su götürmez.

Geçen Cuma, Gezi Parkı protestosunun başlangıcında meydana geldiğimde çok beklentim yoktu. Birkaç kişi meydanın etrafında gezinerek polise slogan atıyordu.

Ancak daha sonra yürüdüm ve yüzlerce kişinin barışçıl şekilde oturma eylemi yaptığını gördüm. Bundan hemen sonra hepimize gözyaşı bombası atıldı. Ben dolu bir taksinin ön koltuğuna atlayarak oradan kaçtım. Ancak polisle çatışma devam etti ve Taksim’de atılan biber gazları cumartesi gününe kadar kentin Asya yakasından bile görülüyordu. Daha sonra on binlerce, belki de yüz binlerce kişi meydana aktı ve polis meydandan çekildi.

Bir Türk bankasında yöneticilik yapan bir tanıdığım, cuma günü, Taksim’e gitmek için işten çıktığını ve birçok üst düzey iş arkadaşının da orada olduğunu gördüğünü söyledi.

Protestocular farklı zamanlarda farklı biçimler alıyorlar. Geceleri İstanbul’un diğer bölgelerinde polise taş atan gençler ortaya çıkıyor ancak bunlar azınlıkta. Gündüz ise Gezi Parkı çocuklar ve öğrencilerle dolu.

Park’ta bir San Francisco havası da yok değil. Park’ın önünde yoga dersleri, arkasında ise yiyecek dağıtan bir grup genç var. Burada derme çatma bir klinik ve tuvalet kâğıdı ile sargı bezi bağışı yapılmasını isteyen bir yazı tahtası mevcut. Kendi gazetelerini çıkarmayı planlıyorlar. 70’li yaşlarındaki bir çift (kadın başörtülü) Edirne’den desteklerini göstermek için gelmişler.

Bu böyle devam edemez. Er ya da geç polis geri dönecek ve yanan arabalarla afişleri götürecek. Göstericiler, protestolarının ne kadar hassas olduğunu herkes kadar iyi biliyorlar. ABD’de Massachusetts’te, ekonomi doktorasını yeni tamamlayan genç kadın Bengi “Hükûmet ve polis bizi gerçekten ezmek isterse ezebilir. Ancak biliyoruz ki bize şimdi saldırırlarsa daha da büyümeye devam edeceğiz.”

51ac7cea064ecacc3900000d

4- THE GUARDIAN, Editör yardımcısı ve dış haberler köşe yazarı Simon Tisdall, Yorum, 03.06.2013

Orijinali: http://www.guardian.co.uk/world/2013/jun/03/turkey-protests-erdogan-autocratic-ambitions

TÜRKİYE PROTESTOLARI, ERDOĞAN’IN ARTAN OTOKRATİK İHTİRASLARI KONUSUNDA ENDİŞELERİ GÖZLER ÖNÜNE SERİYOR

— Başbakanın iktidar idraki daha çok telaffuz edilir oldu, Türkiye medyası yıldırılıyor ve yargısı sindiriliyor —

Başbakan Erdoğan kendisini bir çeşit doğrucu, babacan ve intikam arzusu taşıyan bir komiser olarak göstermek için on yılını harcadı. Başbakanın İstanbul ve diğer Türkiye kentlerini sallayan protestoların temel odak noktası olması -bazı göstericilerce eski dönemlerin padişahına benzetilen- Başbakanın başarısının ölçütüdür.

Ancak siyasi anlamda kendisinin kavgacı, fevri tarzı taviz vermiyor ve hata kabul etmiyor. Protestolara son verilmesi talebinde bulunurken Türk televizyon kanallarına: “Bu sosyal bir hareketse, onlar 20 kişi topluyorsa ben 200.000 kişi toplarım. Partimden 1 milyon kişi getiririm.” dedi.

Erdoğan İstanbul-Taksim Meydanı’ndaki Gezi Parkı projesinin “aşırılık yanlıları” tarafından bir bahane olarak kullanıldığı ve ana muhalefet partisi CHP tarafından kışkırtıldığını söyledi.

CHP ise bunu reddetti. Parti lideri Kılıçdaroğlu, Şubat ayında Başbakanın giderek otoriterleştiğini ve sivil toplumun baskı altında olduğunu söylemişti.

Gazeteci-yazar Cengiz Aktar “Erdoğan güçlü bir başkan, yeni bir Atatürk olmaya çalışıyor. Ekonomi, idari yapı, hepsi yeni bir merkezi yönetime doğru gidiyor ve bunun merkezinde ise Erdoğan var. AKP artık bir parti değil, Erdoğan’ın sahip olduğu aygıt. Bu ülkede çok büyük bir kutuplaşma var.” şeklinde konuştu.

Erdoğan hızlı ekonomik büyüme, istihdam yaratılması ve güçlendirilen altyapılar sayesinde birçok kişinin takdirini kazandı. Ancak işini şansa bırakmıyor. İktidara öyle bir sarılıyor ki devletin tüm kurumlarını kuşatıyor.

Birçok gazeteci hapse atıldı, medya ve yargı sindirildi. Erdoğan artık sendikalar, üniversiteler veya sivil toplum tarafından daha az eleştiriliyor.

Erdoğan’ın gücü arttıkça, AKP’nin yeni-İslamcı dünya görüşü daha da belirginleşiyor. İstanbul sakinleri kafe-barların dışarıya masa atmasının yasaklanmasına ve çiftlerin sokakta yakınlaşmaları nedeniyle aldıkları işgüzar uyarılara sinirlendiler.

Erdoğan’ın işçi mahallesi Kasımpaşa’daki İslami yetiştiriliş tarzı, kişiliği hakkında ipuçları veriyor. İmam-Hatip Lisesi ve Marmara Üniversitesi mezunu olan Erdoğan, siyasete atılmadan önce profesyonel bir futbolcuydu. 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi ve Refah Partisi’nin lideri oldu. Daha sonra da Türkiye’nin laik düzenini yıkmaya çalıştığı iddiasıyla kısa bir süre hapis yattı.

2001 yılında söz konusu parti yasaklanınca Erdoğan 2002 seçimlerinden en büyük parti olarak çıkan AKP’nin kurucuları arasında yer aldı. 2003’te de Başbakan oldu. Erdoğan için iktidarın kullanımı, bir alışkanlığa dönüştü.

51ad05da8b9236d455000039

5- THE SPECTATOR, Norman Stone, Yorum, Ankara 08.06.2013

Orijinali: http://www.spectator.co.uk/features/8927491/whats-eating-turkey/

TÜRKİYE’Yİ YİYİP BİTİREN NEDİR?

— Erdoğan kendine düşman edinmekte usta – ancak Suriye’den yardım aldı —

“İslam, siyaset, ekonomi – bunlardan aynı hatta olan ikisini seçin.” Bu bir Türk öğrencimin söylediği harika bir sözdü, hatta iyi bir sınav sorusu da olabilir. Tayyip, (Arapça “çok temiz”-abdest anlamına gelen) Erdoğan (“güçlü doğan kuşu” manasında Türklerin milliyetçi bir referansı olan) 2002’de medyanın tam desteğiyle iktidara gelmişti. Dünyanın istediği şey Alman veya İtalyan Hristiyan Demokrasisinin Müslüman versiyonu idi ve Erdoğan da yıllar boyunca bunu yerine getirdi. Rakip partiler aptalca çekişerek veya yolsuzluk yaparak kendilerini yok ettiler ve Erdoğan’ın partisi çok başarılı oldu, sağlık ve konut konusunda reformlar yaparak sıradan Türklerin hayatını sınır tanımayacak şekilde geliştirdi. Partinin temsilcileri çoğunlukla cana yakın ve şaka kaldırır kişilerdi. Entelektüel İslami gazete Zaman’ın da iyi editörleri ve farklı fikirlere sahip köşe yazarları var. Para birimi istikrarlı bir hale geldi, yabancıları kıkırdatan ve Türkleri rahatsız eden milyonluk Türk lirası banknotları artık yoktu. İhracat canlandı. Devlet malları çoğunluğu memnun edecek şekilde satıldı. Eski Türkiye epey sosyalistti. (Şimdi bile beş yıllık kalkınma planı var, ama kimse bu planın farkında değil.) Yani sonuç olarak diğer bir ifade ile İtalya’daki Hristiyan Demokratlar gibi, oyların üçte birini alan ve birkaç şehir dışında iktidar ihtimali bulunmayan komünistleri kızdırma pahasına…

Erdoğan’ın İtalya sahnesinden ayrıldığı yer tam da burası. Farklılıkları tanımak ve muhaliflerin tercih ettikleri kişileri veya partileri desteklemelerine izin vermek yerine İslami bir mutlakiyetçilik peyda oldu ki bunun ayrıntıları bir acayip.

Türkiye’de üç adet uluslararası ve birinci kalite üniversite var ve şarap içilen öğrenci kulüplerine sahipler. Alkollü içkilerin üniversitelerde satılmaması gerektiği emri geldi ve kulüp şimdi bir nükleer kış yaşıyor. Bu yüzden yabancılardan özür dilemeniz ve onları otellerine taksiyle götürmeniz gerekiyor, akademik kadro dostça bir yerden oldu ve garsonlar işsiz kaldı. Başka anlamsız kısıtlamalar da hükümet taraftarlarının yarısının bulunmadığı bir oturumda sabahın 7’sinde aceleyle parlamentodan geçirildi. Bunlar arasında televizyon ve sinema da şarap bardaklarını buzlayacak, şarap şişelerinin üzerine sigara paketlerinin üzerindeki uyarıları koyduracak, turistlerin gittiği, popüler yerlerde bile içki içilmesini durduracak idari hileler var. Başbakan Erdoğan bu kısıtlamaların hepsini dünyadaki kısıtlamalara gönderme yaparak savundu. Ancak herkes biliyor ki Türkiye’nin Finlandiya veya İngiltere’deki gibi bir alkolizm sorunu yok. İçkili araba kullanmadan doğan kazalar, toplam trafik kazalarının yaklaşık yüzde birini oluşturuyor. Asıl trafik kazaları hızdan doğuyor. Üstelik Ramazan ayında oruç tutulduğu için şekeri düşen sürücüler de yoldan çıkıyorlar.

Ancak hükümet olaya bir kere burnunu soktu ve aptal Püriten ahlak devam ediyor: metro istasyonlarında “ahlaka uygun hareket etmeye yönelik” emirler veriliyor, internet sansürleniyor. Örneğin Daily Mail adlı İngiliz gazetesini bir internet kafede arama motorunda arattığımda  “yasaklı site” uyarısı çıkıyor, çünkü posta anlamına gelen “Mail” sözcüğü erkek / eril anlamına gelen “Male” sözcüğüyle karıştırılmış. Boğaz’ın Asya yakasında yeşil kalan son tepeye dev bir betonarme camii yapılması planları var.  Bu dünyanın her yerinden görülebilecek şekilde göz zevkinin bozulması anlamına gelecektir. Buranın büyük ihtimalle Anıtkabir’le rekabet edecek bir Erdoğan anıtı olması planlanıyor.

Şu anki protestoları ateşleyen şey, küçük ve merkezi parkı yıkarak ondan boşalan alana İstanbul’un 93. alışveriş merkezini dikme teklifi oldu. Hükümet bu protestoya sokaklara gözyaşı bombaları attırarak ve zararsız iyi niyetli göstericileri dövdürerek,  absürt bir şekilde aşırı tepki gösterdi. Ancak bunların hepsi başka bir şeyi daha yansıtıyor: Arap varlığını. Türkiye’deki turizm pazarında Araplar İsraillilerin yerini aldılar. Bunda kısmen Erdoğan’ın Filistin davasına sahip çıkmasının da etkisi var.

Arapların paraları alışveriş merkezlerinin temellerinde de yatıyor, Türkiye’nin cari açığını kapatmaya destek de oluyor. Suudiler ve Katarlılar artık Yalova’da arsa alıyorlar. Bu Osmanlı İmparatorluğu’na romantik şekilde bakan Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu çok mutlu etti. Davutoğlu pek de akla ve mantığa uygun olmayan bir düşünce ile Arnavutluk’u Suriye ve Gürcistan hattıyla bağlıyor, ancak Türkiye’nin rolü abartılıyor.

Erdoğan ise İsrail’le geleneksel işbirliğinden vazgeçti ve Arapların ona rağbet göstermesinin tadını çıkarıyor. Ancak bu politika Suriye konusunda kötü bir şekilde başarısız oldu. Esed hükümeti düşmedi ve sözcüsü de Erdoğan’ın rahatsızlığına sevinerek ellerini ovuşturuyor. Bu sözcü geçtiğimiz günlerde Erdoğan’ın  “Ali Baba ve 40 alışveriş merkeziyle birlikte” Doha’ya sürgüne gitmesini tavsiye etti. Bu sırada Türkiye’de 400.000 Suriyeli göçmen bulunuyor ve çoğunluk kendilerinden nefret ediyor.

Geçtiğimiz Cumartesi günü verdiği bir mülakatta Erdoğan uğradığı bozgundan hiçbir şey öğrenmediği çok açıktı. Sosyal medyanın bir baş belası olduğunu, bir bira içen herkesin alkolik olduğunu söyleyerek ders vermeye yeniden başladı ve sorunların dış mihraklardan kaynaklandığını söyledi. Erdoğan yazılı medyayı da suçlayarak 800 gazeteciyi düzmece suçlardan hapse attırmış ve medyayı bu yolla kontrol etmeye çalışmıştı. Erdoğan aynı zamanda gazete sahiplerine de cezalandırıcı vergiler ödeterek tehdit etmişti.

Gazeteci Boris Kalnoky’ye bir gerçeği borçluyuz. Türkiye’de şu an sürmekte olan kriz aslında bir ay önce, Reyhanlı’da bir bombalı saldırı sonucu 50 kişinin ölmesiyle başladı. Bu olayda kimse sorumluluk kabul etmedi. Türk hükümeti derhal Suriye hükümetini suçladı ve birkaç düzine kişiyi elinde kanıt olmadan tutukladı. Daha sonra bu konuda yayın yasağı koydu ve bugüne kadar orada ne olduğu bilinmiyor. Türkiye’ye daha çok sorun çıkarmanın Suriye hükümetinin çıkarına olmadığı açık bir şey, ancak bu şu anda savaşı kaybediyor olan isyancıların çıkarınadır. Aslında Redhack adlı sol örgüt Türk polis kayıtlarına girerek Türk istihbarat servisinin bombalı saldırı planını önceden bildiğini ve yerel yönetimleri uyardığını, ancak bunun bir faydası olmadığını ortaya çıkardı. Herkes, Erdoğan’ın bunun üstünü kapatmak istediği için hükümetinin haber yapılmasını yasakladığını düşünüyor. Hükümetin Suriye iç savaşına müdahil olması birçok kişi tarafından kınandı, ben de bu müdahaleyi savunan daha bir kişiyle bile tanışmadım. İstanbul’un merkezinde şu an süren gösterilerin garip yanı, Reyhanlı’da ölen 50 kişinin adının protestoların ilk başladığı o küçük parktaki ağaçlara tek tek iğnelenmesi. Başarısızlığa uğrayan Suriye politikası nedeniyle bombalı saldırıdan Erdoğan sorumlu tutuluyor.

Şimdi ne olacak? Erdoğan kendi partisini başarısız hale getirdi, bıçaklar çekildi ve bunu Amerikalıların sessizce teşvik ettiğine şüphe yok. Erdoğan hükümetin haber ajansıyla masraflı ve faydasız olduğu gerekçesiyle kontratını iptal eden Zaman gazetesinin desteğini de kaybetti. Cumhurbaşkanı Gül’ün huzursuz olduğu çok açık, Arapların sıcak parası dışarı çıkıyor. Erdoğan şimdiye kadar her şeyin kendi dediği gibi olacağını düşünmüş olmalı. Ancak son gülen Esed de olabilir.

*** Yukarıdaki yorumların çevirisi bana aittir. 

51ae0b8f5883bbee0e000014

Gezi Parkı protestolarına İngiliz basını penceresinden bakmak…

Ülkemde yaşananlardan dolayı çok üzgün ve öfkeliyim. Elimde sürüyle yazı birikti, ama başka konuda bir şeyler yazarsam Türkiye’de özgürlüklerimiz uğruna zarar gören, yaralanan, ölen insanlara ihanet etmiş olurum gibi geliyor. Ama eylemler konusunda bir şeyler söylersem söylediklerim illa ki birilerinin hoşuna gitmeyecek. Zaten bir başlarsam susmayabilirim, o kadar doluyum. O yüzden ben susayım, İngiliz basını konuşsun. Aşağıdaki yorumların çevirileri bana aittir.

935077_10151494399518095_1841992576_n

1- THE GUARDIAN, blog yazarı ve siyaset bilimci Binnaz Saktanber, Ankara, “Yorum Serbesttir” köşesi

Orijinali: http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2013/jun/02/turkish-protesters-have-been-heard-turkey

TÜRK PROTESTOCULARIN SESİ DUYULDU

“–Türkiye’nin Liderleri Her İstediklerini Kendilerine Meydan Okunmadan Yapamayacaklarını Öğreniyorlar–

Küçük başladı ancak kontrol edilemeyecek düzeye geldi. Geçtiğimiz pazartesi günü bir avuç barışçıl protestocu Taksim Meydanı’ndaki Gezi Parkı’nı yıkılıp alışveriş merkezine dönüştürme planlarını protesto etmek için işgal etti. Söz konusu park İstanbul’daki az sayıda yeşil alandan biri. Bu kişiler oturuyor, kitap okuyor, belediye işçileri tarafından sökülmüş ağaçların yerine yenilerini dikiyorlardı. Çarşamba günü polis onlara biber gazıyla saldırdı ve çadırlarını yaktı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise o sırada İstanbul’un başka bir semtinde çevreciler tarafından aldığı eleştirel yanıta karşın üçüncü Boğaz köprüsünü inşa etmeye yönelik planlarını açıklamaktaydı.

Son seçimlerde aldığı yüzde 50’lik yetki, otosansür uygulayan geniş bir medyanın varlığına bir de kendisine karşı çıkan olmayınca otoriterleşen Erdoğan’ın kendine güvenmemesi için hiçbir sebep yoktu. Henüz birkaç hafta önce başka bir alışveriş merkezi inşa etmek için tarihî bir sinemanın yıkılmasına karşı yapılan protestolar acımasız polis saldırılarıyla susturuldu ancak halk feryat etmedi. Alkollü içkilerin satışı ve tüketimine, ertesi gün hapı kullanımına, kürtaj olma kararına, kamusal alanlarda çiftlerin öpüşmesine dair son kısıtlamalar, eşcinsel-biseksüel-transseksüel haklarını destekleyen bir yassa tasarısının reddedilmesi; Suriye sınırı yakınlarındaki Reyhanlı’daki bombalı saldırılar ve Türk ordusunun Roboski’deki hava saldırısının ardından Kürt sivillerin ölmesi, bir arbede olmadan geçti gitti. İnsanlar bu olaylardan sonra küçük bir park konusunda isyan ederler miydi? Fevkalade isyan ettiler. Bu mesele Türk tarihindeki en yaygın sivil itaatsizliğin katalizörü oldu.

Darbeler tarihine sahip olan Türkiye toplu gösterilere yabancı değil. Ancak bu girişimi özel hâle getiren sendikalar veya siyasi partiler tarafından düzenlenmiş olmaması. Bu girişimin kurumsal liderleri veya koordinatörleri yok. Erdoğan’ın protestoların ideolojik olduğu, laiklik yanlısı CHP tarafından düzenlendiği ve gösterilere ağırlıklı olarak üst orta sınıfların, kendi deyimiyle kaymak tabaka tarafından katılım sağlandığı yönündeki iddialarına karşın toplumun tüm kesimlerinden insanlar bu harekete dâhil oldular.

Perşembe gecesi bazı apolitik arkadaşlarım (ki birlikte yaptığımız en organize faaliyet birlikte akşam yemeğine gitmek olmuştur) Gezi Parkı’na gidip gitmediğimi sormak için beni aradılar. Cuma gecesi Ankara’daydım. Oradaki protestolarda siyasi görüşleri benimkilerden epey farklı olan birçok çocukluk arkadaşımı gördüm. Bizi selamlamaya gelen CHP’li milletvekilleri görmezden gelindi veya yuhalandı. Daha sonra Çinçin adlı yoksul mahalleden gelen iki kişiyle tanıştık. Bir sigarayı, hükûmete karşı küskünlüğümüzü ve biber gazının etkisinden nasıl kurtulunacağına dair notlarımızı paylaştık. Biri “Bu biziz, hepimiz aslında aynıyız.” dedi. Beni eve götüren taksi sürücüsü “Erdoğan’a oy vermiştim ama bu kadarı da fazla. Neden bize biber gazı atıyorsunuz, biz böcek miyiz?” dedi. Başörtülü mimar arkadaşım Yasemin polisin gaddarlığını eleştiren Tweet’ler attı ve Erdoğan’ın “gururunu bir kenara bırakıp protestocuları dinlemesini” talep etti.

Cumartesi günü kalabalıklar iyice arttı. İronik “Şerefine Tayyip!” gibi jenerik sloganların yerini “Hükûmet istifa!” sloganları aldı.  Bu, dile getirilen ilk somut talepti. İnsanlar üzerlerinde “Biz eylemci değiliz, biz halkız.” Yazılı pankartlar taşıdılar. Polis İstanbul’daki Taksim Meydanı’ndan çekildi ancak daha sonra kentin diğer semtlerinde tekrar ortaya çıktı. Ankara ve diğer kentlerdeki karmaşa devam ediyor.

Ben bunları yazarken göreceli bir sükûnet var. Sokaklar protestocular tarafından temizlendi. Ancak önümüzdeki 24 saat ne getirir bilinmez ama uzun süredir ilk defa sesimizin duyulduğunu hissettik. Erdoğan’ın istifa etmesini ummak delilik olur ancak daha çok yetkiyle donatılmış Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturma planları da sarsılmış oldu. Bu arada onun tavsiyesine de aslında uyabiliriz. Cumartesi günü bir televizyondaki konuşmasında Başbakan şöyle demişti: “Dört yılda bir seçim yapıyoruz… Hükûmetin politikalarıyla bir sorunu olanlar fikirlerini sandıkta ifade edebilirler.” Ne güzel bir fikir!”

942394_10151496110608095_969325310_n

2- FINANCIAL TIMES, köşe yazarı David Gardner, Beyrut

Orijinali: http://www.ft.com/cms/s/0/91caeca4-cb99-11e2-b1c8-00144feab7de.html

KİBİR ESİNTİSİ TÜM GÜCE SAHİP ERDOĞAN İÇİN TEHLİKE ARZ EDİYOR

“Başbakan olarak görevde bulunduğu on yılın sonunda ve artan oy oranı ile çok büyük üç seçim zaferi kazanmış olan Recep Tayyip Erdoğan tüm anketlerin efendisi ve öyle davranıyor. Ancak yeni İslamcı hükûmeti çevresinde toplanan otoriterlik kokusu, belirgin bir kibir dalgasını da beraberinde getirdi. Dolayısıyla İstanbul’da bir alışveriş merkezi daha inşa etmek için bir parka buldozerle girilmesine karşı yapılan protestolar Erdoğan’a kibirli olduğunu ayrıntılarıyla açıklıyordu.

Bu kentsel öfkeyi doğuran neden Gezi Parkı’nın yıkılmasıydı. İstanbul’un merkezindeki karmaşada Taksim Meydanı yakınlarında küçük bir yeşil vaha olma niteliğini taşıyan bu alan halka danışılmadan, yeni gelişim alanı için hükûmet tarafından tahsis edildi.

Ancak bu gösteriler yalnızca yeşil alan için yapılıyor olsaydı İstanbul’u aşıp da ani sel baskınları gibi başkent Ankara’ya ve düzinelerce başka kente sıçramazdı. Erdoğan ne kadar güçlü olursa olsun ancak bu kendisi için zorlu bir an.

İki yasaklı İslamcı partinin enkazından Hristiyan Demokrasinin Müslüman bir versiyonuna çevrilmek suretiyle yeniden inşa edilmiş olan Erdoğan’ın iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi, adının hakkını büyük ölçüde verdi: kişi başına düşen millî gelir iki katından fazla arttı, refah arttı, sağlık hizmetleri gelişti, yollar, okullar yapıldı, öte yandan “Anadolu Kaplanları” adı verilen yeni bir girişimci grubu ortaya çıkarak Türkiye’de bu işi yapan bir avuç holdinge karşı ayaklandı.

AKP’ye başka bir açıdan, inşa etmek istemedikleri hiçbir şey bulunmayan ve yollarına çıkan her şeyi buldozerle ezmeye alışmış müteahhitlerin partisi olarak da görülebilir. Yalnızca İstanbul’da yeni bir havalimanı, yeni bir Boğaz köprüsü, onun yanında bir deniz kanalı ve kentin İslami mimari mücevherleri üzerine gölge düşürecek, bir tepenin başına inşa edilecek dev bir camiye yönelik planlar var.

Muhalifleri ısrarla Erdoğan’ı bir yeni-Osmanlı padişahı olmayı amaçlamakla suçluyor. Ancak bence Firavun daha uygun bir tanım olurdu. Türk İslamcılarının alaylı bir şekilde dikkat çektiği gibi on yıllar öncesinin mücahitleri bugünün müteahhitlerine, yani inşaat kodamanlarına dönüştü.

Ancak bu protestolar, bir yeşil alanın yok edilmesine karşı olduğu kadar AKP’nin kamusal, toplumsal ve kültürel alana saldırısına da karşı. Erdoğan’ın liderliğindeki yeni yönetim, Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyeti idare eden laiklik yanlısı seçkinleri siyasi olarak kenara itti; özellikle de orduyu saf dışı bıraktı. Yürütme gücü üzerindeki bu demokratik olmayan denetimi kaldırdı ancak onun yerine bu siyasi boşluğu dolduracak ikna edici bir şey ortaya çıkmadı.

Dolayısıyla yeni yönetim, laik okul müfredatını yeniden tasarlama, Türkiye Bilimler Akademisinin bağımsızlığını ayaklar altına alarak çiğneme, gazetecileri hapse atma veya alkollü içki tüketimine sınırlamalar getirme konularında kendini özgür hissediyor. Laiklik yanlısı Türklerin çoğunun kendi yaşam biçimlerine yapılan saldırıya karşı düşmanlıkları, şu an şeffaflaşarak sokak protestolarına dönüşüyor. Bunun nedeni büyük ölçüde laiklik yanlısı muhalefetin, özellikle de Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisinin aciz kalması.

Erdoğan’ın Türkiye’sindeki gerçek dram, laiklik yanlılarının teokratik yönetimin hayaletini görmeleri değil; Kemalist muhalefetin seçilemez hâle geldiği gerçeğidir.

Siyasi açıdan üstün olan ancak kendilerine karşı komplolar yapıldığı paranoyasına kapılan Erdoğan ve AKP’nin hâlâ muhalefetteymiş gibi davranmalarının yarattığı çelişki de bu dramın parçasıdır. Ancak bir farkla k; AKP adlı, bu normalde iyi yağlanmış olan siyaset makinesinin geri besleme döngüsü, dalkavuklar yüzünden kısa devre yaptı. 2002 yılında ilk kez iktidara gelmeden önce AKP 22 ay boyunca ülke çapında 41.000 kişiyle mülakat yapmıştı. Şimdi müttefiklerinin dahi kabullendiği gibi Erdoğan çoğunlukla sadece kendini dinler oldu.

Başbakan ülkenin huzursuz Kürt azınlığıyla barış anlaşması imzalamaya ve gelecek yıl daha çok yetkiyle donatılmış olarak Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmaya kararlı.

Bu kadar ihtiraslı bir gündemi olan Erdoğan’ın yeni bir cephe açması için deli olması lazım. Kibir iyi organize edilmiş bir muhalefet olmayabilir ancak azametli birini mütevazileştirme potansiyeline sahiptir.”

970423_10151496110813095_1796675876_n

3- THE INDEPENDENT, başyazı

Orijinali: http://www.independent.co.uk/voices/editorials/editorial-turkeys-protests-need-a-light-touch-8641207.html

TÜRKİYE’DE PROTESTOLARIN YUMUŞAK BİR DOKUNUŞA İHTİYACI VAR

“600 ağacın kesilmesine karşı İstanbul’un merkezindeki Taksim Meydanı’ndaki gösterilerle başlayan Türkiye’deki şiddetli protestoları gözünde büyütmek de, olduğundan küçük algılamak da mümkün.

Olumlu yönden bakarsak buradaki protestolarla Arap Bahar’ının henüz başlangıcında Tunus ve Kahire’de meydana gelen ayaklanmalar arasında anlamlı bir benzerlik yok. Zira Türkiye’de demokratik yollarla seçilmiş, askeri darbeler döngüsünü sona erdirmekte apaçık başarılı olmuş ve ekonomik refahı oluşturmuş bir hükûmet var.  Gerçek olan şu ki, Türk halkının gösterilerde artık polis yahut askerin tepkisinden korkmadığını göstermesi bazı yönleriyle sağlıklı bir şeydir.

Ancak cesaret kırıcı olan şey, Türkiye’nin geniş Kürt toplumuyla barış için kapılarını açmasına karşın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın özellikle de medya üzerinde baskı kurması ve Suriyeli isyancıların tarafında pek rağbet görmeyen bir savaşa bulaşması ile artan bir otoriterliğin işaretlerini vermesidir. Geçen hafta alkollü içki satışına getirilen yeni kısıtlamaların dayatılmasıyla toplumun İslamlaştırıldığı yönündeki kaygılar da yeniden artıyor.

İstanbul gösterilerinin görünürdeki nedeni yeterince açıktır. Taksim Meydanı’ndaki ağaçların kesilmesi resmi olarak eski bir Osmanlı kışlasının restore edilmesi için yer açmak olsa da, protestocular bunun altında yatan gerçek niyetin zaten hali hazırda alışveriş merkeziyle dolup taşmakta olan bir ülkede yeni bir alışveriş merkezinin inşa edilmesinden şüpheleniyor. Ancak burada yatan tehlike; Türk hükûmetinin aşırı tepki göstermesi, şüpheli bir emlak anlaşmasına ilişkin korkuları devlete karşı bir tehdit olarak algılaması ve protestoları daha ciddi bir hâle dönüştürmesidir.

Türkiye’nin refahı yabancı sermaye akışına bağımlıdır. Suriye krizinin etkisi, İran ve Irak’la girilen kavgalar şimdiden istikrarsızlık riski yaratıyor ve yatırımcıları korkutuyor. Eğer içerideki kargaşalar bu belirsizliğe eklenir ve ekonomik açıdan bir başarı öyküsü olan Türkiye’nin konumunu baltalarsa, Taksim Meydanı’ndaki ağaçlar ülkenin kaygıları arasında sonuncu sırayı alır.”

4-THE DAILY TELEGRAPH, başyazı

Orijinali: http://www.telegraph.co.uk/comment/telegraph-view/10094780/Erdogan-needs-to-listen.html

ERDOĞAN KULAK VERMELİ

“Popüler protestolar tehlikeli bir ateşin hızıyla Türkiye’nin dört bir yanına sıçradı. 67 kentte yürüyüşler yapıldı; dün, göstericiler de İstanbul’un göbeğindeki Taksim Meydanı’nın fiilen sahibi hâline geldiler.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ikisi ezici çoğunlukla olmak üzere üç seçim kazandı ve istikrarlı bir ekonomik büyüme sağladı. Ancak bu protestolar damdan düşercesine ortaya çıkmadı. Erdoğan’ın yönettiği Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)’nin giderek artan İslamcı eğilimi bir şekilde Atatürk’ün 90 yıl önce kurduğu laik cumhuriyetle çatışıyor. Başbakan Türk halkına “üçten fazla çocuk sahibi olmalarını”, alkollü içki içenlerin “alkolik” olduğunu söyleyip alkollü içki satışını kısıtlayınca, birçok insan doğal olarak Başbakan’ın niyetini sorgulamaya başladı.

     Üstelik Erdoğan’ın otoriter içgüdüleri var ve eleştirilere tahammül edemiyor. Gözle görülür bir şekilde, Türkiye dünyada en çok gazetecinin hapiste olduğu bir ülke.  Bu şüpheyle yaklaşılması gereken bir durumdur. Gazetecileri Koruma Komitesine göre şu an 49 kişi hapiste çürüyor. Ülke medyasının bir kısmının protestoları görmezden geldiği gerçeği, birçok kişinin Erdoğan’a karşı gelmekten çekindiğinin bir başka işaretidir.

Erdoğan vakur ve duygusal bir adamdır. Arkasında büyük halk desteği olan usta bir siyasetçidir. Polisin İstanbul merkezinde cuma günü biber gazı kullanarak yaptığı müdahalede muhtemelen iki kişinin öldüğünü ve “aşırı güç” kullandığını bilge bir şekilde kabul etti. Bu Mısır’da Hüsnü Mübarek’i deviren Tahrir Meydanı protestolarının Türk versiyonu değil.

Yine de Erdoğan’ın halkı dinlemesi ve halka cevap vermesi iyi olur.  Avrupa Birliği’ne girmeyi amaçlayan ve hem Suriye’yle hem de İran’la sınırı olan Türkiye’de kargaşanın sürmesi hepimizi etkileyecektir.”

*** Bu yorumların hepsi ilgili gazetelerin bugünkü (3 Haziran 2013) sayılarında yayımlanmıştır. 

*** Yarın da yeni haber ve yorum çevirileriyle karşınızdayım.