Yazım Jazz Dergisi’nde Yayımlandı!

Ocak ayı göz açıp kapayıncaya kadar geçer benim için hep. Bu sefer de farklı olmadı. Ama bir bereketle geldi Ocak bu yıl. Jazz Dergisi’nin en yeni sayısında bir yazım yayımlandı! Efsanevi vokalist Nina Simone’un kızı Lisa Simone’un Kasım ayında Londra’da verdiği konserden izlenimlerimi Ocak 2015 sayısında bulabilirsiniz. Üç aylık periyotlarla yayımlanan Jazz’ın satış fiyatı 10 TL. Dergiyi alamayanlar için de hizmette sınır yok (!), yazımı aşağıya da kopyaladım. iPad sahipleri bu yayını ücretsiz olarak indirip okuyabilirler. Derginin internet sitesi olmadığı için yazımın linkini maalesef veremiyorum. Sadece İçindekiler bölümüne buradan ulaşmak mümkün.

JAZZ1

Jazz Dergisi Ocak 2015 sayısının kapağı… (Fotoğraf: Ayşe Taylan)

Derginin son sayısının İçindekiler bölümü (Fotoğraf: Ayşe Taylan)

Derginin son sayısının İçindekiler bölümü (Fotoğraf: Ayşe Taylan)

Yazının ilk bölümü  (Fotoğraf: Ayşe Taylan)

Yazımın ilk bölümü (Fotoğraf: Ayşe Taylan)

Yazının ikinci bölümü (Fotoğraf: Ayşe Taylan)

Yazımın ikinci bölümü (Fotoğraf: Ayşe Taylan)

Ayrıca Lisa Simone’la tanışmak, kendisinin müziğini ve verdiği söyleşiyi dinlemek isteyenlere önerim şu link:

Reklamlar

Konuk Yazarlık Girişimlerim Meyve Verdi!

Uzun bir Noel ve yılbaşı molasından sonra karşınızdayım. Yılbaşı tatilinde Berlin’deydim. Çok soğuk ama güzeldi. Onu da ayrıca yazacağım.

Bu aralar bloga fazla yeni içerik ekleyemediğimi biliyorum ama boş durmadım, başka sitelere katkıda bulundum 🙂 Bunlardan biri de Esra Öz’ün blogunda yeni yayımlanan, İngiltere’de gazetecilik konulu röportajım oldu. Bu fırsat için kendisine teşekkür ediyorum. Okumak isterseniz işte burada!

IMG_7543

Benim için heyecan verici bir başka gelişme de Cazkolik adlı beğenerek izlediğim caz müzik sitesinde konuk yazarlık yapmaya başlamam oldu. Bu olanak için sitenin kurucusu Feridun Ertaşkan’a minnettarım. Burada yayımlanan ilk yazıma daha önce blogumda yer vermiştim. Ama yine de Cazkolik versiyonunu görmek isterseniz o da burada!

Bundan sonra Londra’da gittiğim konserleri ve diğer sanat etkinliklerini Cazkolik’e özel yazacağım ve buradan da paylaşacağım.

kopru

Londra’nın meşhur Tower Bridge adlı köprüsü… (Fotoğraf: Ayşe Taylan)

Ayrıca Jazz Dergisi’nin Ocak sayısında da bir konser izlenimi yazım çıkacak. Yayımlanan versiyonu şu linkte:

Umarım yılbaşı geceniz eğlenceli geçmiştir. Harika, tam da istediğiniz gibi bir yeni yıl geçirmenizi diliyorum ve huzurlarınızdan şimdilik ayrılıyorum 🙂

Sevgiler…

Latin Cazının “Tek Kişilik Dev Kadrosu” Chucho Valdes Londra’daydı!

Bu yazım 20 Aralık 2014 tarihinde http://www.cazkolik.com adlı internet sitesinde yayımlanmıştır: Yazıyı okumak için tıklayın

Londra Caz Festivali kapsamında gittiğim ikinci konseri ise 22 Kasım akşamı Chucho Valdes verdi. 72 yaşındaki Kübalı piyanist, besteci ve aranjör, sahneye çiçekli gömleği, ışıl ışıl parlayan kol düğmeleri ve siyah rugan ayakkabılarıyla çıkarak Küba esintilerini bize kadar taşıdı. İspanya’da yaşayan sanatçıyı Kings Place adlı kültür merkezinde üç akşam üst üste vereceği konserlerden sonuncusunda izledim. Biletler önceden tükenmişti. Elleri bütün gece piyanonun üstünde deyim yerindeyse “kelebek gibi uçtu.” Hem de kendinden çok genç bazı sanatçıların aksine, sahneye notasız çıktı ve bu yaşında tüm şarkıları ezberden çaldı.

Latin cazının maestrosu Chucho Valdes (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Latin cazının maestrolarından Chucho Valdes
   (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Bence tüm zamanların en güzel çizgi filmlerinden biri olan Chico and Rita’nın müziklerini yapan piyanist babası Bebo Valdes oğlu Chucho’ya üç yaşında müzik öğretmeye başlamış. The Guardian gazetesinin caz eleştirmeni John Fordham’a göre “caz piyanonun en şahane virtüözlerinden biri” olan Chucho, kariyeri boyunca beş Grammy ödülüyle bu özelliğini adeta tescillemiş. Dünyanın en iyi beş piyanistinden biri olarak gösterilen müzisyen aynı zamanda babası, kendisi ve oğlundan mütevellit piyanist ailesinin en ünlüsü.

Başlangıçta Chucho’nun tek başına çalacak olmasını yadırgadım, latin caza bir perküsyon, en azından bir “shaker” ister dedim. Ama yanıldığımı birkaç şarkı sonra anladım. Zira Chucho zaten tek kişilik bir orkestraydı! Çünkü icra ettiği kompleks armoniler konseri çözmesi çok zevkli bir bulmaca haline getirmişti.

Sadece Küba müzikleri değil, caz ve latin caz parçalarının da icra edildiği konserin belki yarısı çok bilinen şarkılardan oluşuyordu. Ama Chucho bunlara yeniden hayat öpücüğü vermeyi bildi. Duke Ellington’ın “Caravan”ı,  tüm zamanların popüler ve belki de en eskitilmiş latin şarkısı “Besame Mucho” ve Barbra Streisand’in ballad’ı “People” bunlardan birkaçıydı. Zengin piyano aranjmanı pek enstrümantal çalınmayan “Over the Rainbow” şarkısında vokal desteğini aratmadı. Kah yumuşak melodilerle ruhumuzu okşadı Chucho, kah enerjisiyle bizi göklere taşıdı. Tek set halinde verdiği konserin ilk bis’inde bir “ah” çekti Chucho. Güldük hep birlikte. Yorulmuş olacaktı. İzleyicinin ısrarlı alkışları onu ikinci bir bis yapmaya ikna etti. Bütün salonun bayıldığı konser bittiğinde bir buçuk saatin nasıl geçtiğinin ancak farkına vardım. Salondan ayrılırken Chucho’nun müziğiyle sarmaş dolaştım…

Amerikalı Caz Vokalisti Jane Monheit’ın Londra Çıkarması…

Her yıl Kasım ayında gerçekleşen Londra Caz Festivali’nin iki konserine bilet almıştım bu sene. Yüz bin kişilik izleyici kitlesine sahip festival kapsamında gittiğim konserlerin ilkini 19 Kasım’da Amerikalı caz vokalisti Jane Monheit verdi. Çok iyi tanıdığım bir isim olmamasına rağmen söylediği birkaç şarkıyı dinleyince ses rengi ve yorumu hoşuma gitmişti. New York’lu Monheit, stüdyoya ilk kez 22 yaşında girmiş ve 2003 ile 2005 yıllarında Grammy ödülüne aday gösterilmiş. Dokuz albüme sahip ve genelde kendi üçlüsü (trio’su) ile sahne alıyor. Davulcusu aynı zamanda eşi.

Jane Monheit konseri (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Jane Monheit’ın bu yılki Londra konserinden bir kesit… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Monheit Londra’da daha önce sıkça konser vermiş bir müzisyen, hatta kentin meşhur caz kulübü Ronnie Scott’s’taki konserlerinin biletleri hep önceden tükenmiş. Ama bu seferki Londra konserinde bir tema izleyerek caz şarkıcısı Judy Garland’a saygı gecesi yaptı. Bu isim herkese tanıdık gelmemiş olabilir, ama 1939 tarihli “Oz Büyücüsü” (The Wizard of Oz) filminin baş kahramanı Dorothy’yi sanırım çoğumuz hatırlıyoruzdur. Aşağıdaki fotoğrafı görünce hafızanızın tazeleneceğine eminim. Garland 17 yaşındayken oynadığı bu rolden sonra caz şarkıcılığına soyunmuş ve 47 yaşında intihar ederek maalesef hayatına son vermiş bir ünlü.

Judy Garland "Dorothy" rolünde...

Judy Garland “Dorothy” rolünde…

Peki Monheit neden Judy Garland’ı anmak istemiş? İçi kan ağlasa bile izleyicilerine güzel zaman geçirtmek için, neşeli, eğlenceli “swing” tarzında caz yapan Garland onun “ilk kahramanıymış”. Konserde ondan bu anlamda ders almaya çalıştığını söyledi.

Gecede söylenen şarkıların çoğunu bilmiyordum, ama tanıdık olanlar şunlardı: “I Got Rhythm”, “But Not for Me”, “On the Sunny Side of the Street”, Nat King Cole’ün “Embraceable You”su, Garland’ın ilk kaydı “Swingin’ at The Savoy”, meşhur şarkılarından “Over The Rainbow” ve turneye adını veren “Hello Bluebird.”

“On the Sunny Side of the Street” sadece kontrbasla söylendiği için çok hoş tınladı. Yalnızca piyano eşliğinde icra edilen “Embraceable You” ise epey duygusaldı. “I Got Rhythm”da Monheit’ın doğaçlamaları çok iyiydi. Ama konserin kilit şarkılarından Over The Rainbow’un vokallerini özensiz buldum. Zaten genel olarak konserden tam anlamıyla zevk aldığım söylenemez, Monheit beni heyecanlandırmadı o kadar. Sıradan geldi vokalleri, sanki tüm kalbiyle söylemiyor gibiydi, tembel bir vokal stili vardı çoğu şarkıda. Ne gırtlağı bir siyah vokalist kadar güçlüydü -ki bunu beklemek belki yanlış-, ne de yaşanmışlığın izleri sesine beğendiğim caz vokalistleri (efsanevi Dee Dee Bridgewater gibi) kadar yansımıştı. Zaten son albümü de pek beğenilmemiş, dinleyicileri internette genelde ses renginin değiştiğini söylemişler. Bunun dışında şarkıların çoğunda notalarına bakması da olumsuz hislerimi pekiştirdi. Bir de çok cilveliydi, hep cazibeli, şuh hareketler, saçlarıyla oynamalar, dönüp sık sık kocasına flörtöz bakış atmalar, romantik şarkılarda hep ona dönerek söylemeler, havalı yürüyüşü, sahnede dönüşü, şen genç kız kahkahaları, bunların hepsi de bana bunun bir “şov” olduğunu düşündürdü. Eh, ne de olsa “gösteri devam etmeli” değil mi? (Bkz. “There’s No Business Like Show Business”)

Konser mekanı, sosyetiklerin takıldığı Chelsea’de bulunan küçük bir salondu. Yaşlı ve orta yaşlı izleyiciler ağırlıktaydı. Hatta arkamda oturan iki yaşlı kadının konuşmalarına kulak misafiri oldum, kadınlardan biri ötekine sebzelerini (elbette!) organik aldığından bahsediyordu. Sadece bu bile Chelsea’de bulunduğumuzun bir işaretiydi sanki! Şık giyinmiş müzisyenler, loş ışıklı bir salon, çok çaba sarf edilmeyen bir vokal tarzı.. bütün bunlar bana bir çeşit “otel cazı” ya da “asansör müziği” gibi geldi açıkçası. Pazar kahvaltısında fon müziği olarak dinlenir elbet.  Ama bunun ötesine pek geçemedi benim gözümde. Salon hınca hınç dolu olmasa da izleyicilerin çoğu benim aksime durumlarından hoşnut görünüyorlardı.

İyisi mi ben sizi Monheit’ın güzel yorumladığı caz standartlarından “Cheek to Cheek”  ile baş başa bırakayım. Keyifli dinlemeler!

Meet Ilhan Ersahin’s latest project…

“I Led Three Lives” is a recent project by Ilhan Ersahin, the renowned saxophonist, producer and composer living in New York. The artist, who keeps producing, likes “music of all kinds” and this led to his appetite for having “a bunch of different bands and projects… and friends”. In this project, Ersahin performs together with two other legendary musicians: one of them is the bassist Juini Booth, who shared the scene with Art Blakey and the Jazz Messengers, Tony Williams’ Lifetime, Coleman Hawkins, Albert Ayler, Chuck Mangione, Sun Ra and McCoy Tyner; during his career of more than 30 years. The other one is the Wax Poetic drummer, Jochen Rueckert; being also an electronica and remix genius.

Image

Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

The music of the trio is a jazz fusion, also inspired by punk rock. Although difficult to define, one can definitely say that this energetic music brightens the last decade of jazz and electronica.

The performance in Babylon was consisted of a very long improvisation: the band did not stop playing for more than one hour! The concert was coloured by Ersahin’s saxophone solos, keyboard accompaniments, with synth and rhodes. Besides, Rueckert also used sampler with effects and filters. Another surprise of the concert was the two rappers who suddenly jumped to the stage: while dancing themselves, they got the audience dancing! All in all, the performance reflected the enthusiastic, free, striking self-expression of all the musicians involved.

Image

Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

For the ones who missed the performance, the good news is that the trio’s brand-new EP is now available: “Peace Now” is released on 30 September 2008 by Nublu Records, owned by Ersahin.