İngiltere’de Göçmen Olmak…

Bugün İngiliz The Times gazetesi “Migrant Benefits” (Göçmenlerin Sağladığı Yararlar) başlıklı şahane bir başyazıya imza atmış. Yazı özetle göçmenlerin İngiltere’ye zarardan çok fayda getirdikleri ve sağcı partilerin bunu bir türlü anlamak istemedikleri temasını işliyor. Göçmenlerin ülkeye ekonomik, kültürel ve finansal yönden kazanç sağladıkları gerçeğini inkar eden popülizme siyasetçilerin karşı çıkması gerektiği fikrini savunan makale, benden (ve eminim buradaki birçok göçmenden!) tam not aldı.

The Times genelde sağcı bir gazete olarak değerlendirilir, ama The Daily Telegraph kadar körü körüne, ölümüne sağcı ve Kraliyetçi değildir. Akılcı, bağnaz olmayan bir şekilde sağ eğilimli olduğu söylenebilir. Bu gazetede yayımlanan bazı köşe yazıları neredeyse solcu bir gazete okuyormuşsunuz izlenimine kapılmanız için birebir. Hatta bu yazının da onlardan biri olduğu söylenebilir.

Burada ülkedeki göçmenleri ve onlara genel yaklaşımı anlatacak bir parantez açalım: Ülkeye daha eski dönemlerde gelmiş olan bazı göçmenler topluma entegre olmamış ya da olamamışlar, İngilizce bilmiyorlar ya da öğrenmek istemiyorlar, bazılarının işi gücü bile yok. Bu insanların bir kısmı devletin sosyal yardımlarını (işsizlik, sakatlık yardımı, sağlık yardımları, belediyelerin verdiği ücretsiz evler) iliğine kadar sömürmüşler, hala da sömürüyorlar. Örneğin belediyenin kendilerine verdiği bedava evde oturuyorlar, ama belediyeden habersiz kiracı alıp kira parasını da bir güzel ceplerine atıyorlar. Bunun sonucu olarak da onlara karşı bir önyargı, hatta nefret doğabiliyor, işe yaramayıp bir de üstüne vergilerimizi yiyorlar diye. İngiltere’deki sağcı partiler göçmen karşıtı bir görüşü yıllardır körüklüyorlar. Irkçı İngilizler “İngiltere’nin işleri İngilizlere gitsin” (British jobs for British people) diyerek bunu pekiştiriyorlar. Dolayısıyla birkaç yıldır iktidarda olan sağ eğilimli Muhafazakar Parti, Genel Başkanı ve Başbakan Cameron’ın öncülüğünde gelecek yıl yapılacak genel seçimlerde oylarını artırmak için sürekli var olan vizeleri kaldırıyor ve ülkeye daha fazla göçmen girişini engellemeye çalışıyor.

Örneğin 2007’de İngiltere‘ye ilk geldiğimde var olan tam üç değişik çalışma vizesi (Yüksek Vasıflı Göçmen Programı yani Tier 1 General, Öğrencilik Sonrası Çalışma Vizesi yani Tier 1 Post Study Work ile çocuk bakıcılığı yoluyla İngilizce öğrenmeye dayalı Au pair vizesi) şu an itibarıyla kaldırılmış durumda. Artık Türk vatandaşı olarak İngiltere’ye gelmenin yolları ya Ankara Anlaşması’na başvurmak, ya İngiltere vatandaşıyla evlilik yapmak ya da Tier 2 denen şirketinizin size sponsor olmasına dayalı vize. Bunların hiçbiri yukarıda saydığım eski vizeler kadar kolay yollar değil. Ankara Anlaşması için şirket kurmanız, belli bir sermayeye sahip olmanız ve ürün ya da hizmet satmanız bekleniyor. Sponsorluk da çoğu şirketin istediği bir şey değil, çünkü bir İngiltere vatandaşını işe almak her zaman çok daha kolay. Zira şirketin sponsorluk ücretini ödemesi ve sizin başvurunuz için belgeler sunması gerekiyor.

Tekrar makaleye dönecek olursak İngiltere’ye Mart 2013-Mart 2014 döneminde göç eden kişi sayısı 243.000 ve bu rakam bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 40 oranında bir artışa işaret ediyor. Gazete buna binaen Başbakan Cameron’ın ülkedeki göçmen sayısını yılda 100.000’den aza indirme taahhüdünün gerçekçi olmadığını savunuyor.

Gazetenin dikkat çektiği bir ikinci nokta, bu yeni göçmenlerin çoğunun AB ülkesi vatandaşı ve çalışma yaşında olması. Dolayısıyla devlete ödedikleri vergi, devletten aldıkları sağlık vb. hizmetlerin maliyetinden yüksek. Yani İngiltere’ye adapte olabilmiş, İngilizce bilen, çalışan göçmenlerle diğerlerini aynı kefeye koymamak gerekiyor. Bu basit denklemi kurmak herhalde bazı insanların, partilerin ve siyasetçilerin işine gelmiyor. Üstelik, diyor The Times, göçmenlik karşıtı politikalar güdüyorsunuz ama İspanya çoğu emekli olup oraya yerleşen 700.000 İngilizi istemiyorum dese ne yapacaksınız?

The Times’a göre toplumda kanaat önderi olarak görev yapan İngiliz siyasetçilere burada düşen görev, göçmenlerin İngilizleri işlerinden ettiği efsanesini yalanlamak, zira bu doğru değil. Tam tersi göçmenler işgücü piyasasındaki boşlukları dolduruyorlar. Göçmenleri istemiyorum diyenlere sorum şu: kim çalışacak o zaman fast-food lokantalarında, kim dağıtacak bedava dergilerinizi, kim servis yapacak lokantada masanıza, kim dizecek markette rafları, kim kaldıracak trenleri? İngiltere doğumlu, beyaz İngilizler yapmak ister mi bu işleri? Genelde hayır. Ya da Noel, Paskalya gibi dini bayramlar döneminde çalışır mı Hristiyan İngilizler? Yatıp kalkıp Müslüman göçmenlere dua etsinler, Noel döneminde çalışmaya gönüllü olarak dükkanları ve marketleri açık tutabildikleri için. Hintlilere de dua etsinler, marketler kapandıktan sonra gece geç saatlere kadar bakkallarını açık tuttukları için. Aslında bu sadece istemekle de ilgili değil, İngiltere doğumlu İngilizler bazı işlerin nasıl yapılacağını da bilmiyorlar. Mesela burada musluk tamircileri hep Polonyalı, inşaat işçileri, badanacılar hep yabancı. Türkiye’ye göre çok da iyi para kazanıyorlar.
Göçmenlerin topluma ekonomik fayda dışında dilsel ve kültürel çeşitliliği de getirdiği aşikar. Bu çeşitliliği kabullenmenin sağladığı demokratik ortam paha biçilemez.
Toparlayacak olursak gazetenin dediği gibi göç İngiltere siyasetinin en büyük meselesi haline gelmiş olabilir. Ama göçmenlerin artıları ve eksileri teraziye konduğunda artı kefesinin ağır bastığını görmek çok zor değil.
Bu tezi savunan “I Am An Immigrant” yani “Ben Bir Göçmenim” adlı sosyal reklam kampanyası da son dönemde Londra billboardlarını süsledi ve epey ilgi çekti. Aşağıda afişlerini görebileceğiniz kampanya, “Movement Against Xenophobia” yani “Yabancı Düşmanlığına Karşı Hareket”in çalışması ve göçmenlerin İngiltere’ye katkılarını vurguluyor. İlk afişte Trinidad ve Tobago Cumhuriyeti asıllı ruh sağlığı hemşiresi Rosemarie Ramkissoon “15 yıldır depresyon, kaygı ve şizofreni hastalığı çeken insanlara yardım ediyorum”  diyor.
The
Aşağıdaki afişte ise Sri Lanka asıllı uzman avukat S. Chelvan “13 yıldır insan haklarını savunuyorum ve adalet için mücadele ediyorum” diyor.
The
Bu kampanyadan seçtiğim son afiş ise Polonya asıllı itfaiyeci Lukas Belina’ya ait: “Yedi yıldır insanların hayatını kurtarıyorum. Kurtardığım bir sonraki hayat sizinki de olabilir.”
polish
Kampanya ve oluşum ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için hareketin internet sitesi: http://www.noxenophobia.org
The Times’da yayınlanan makalenin orijinalini okumak isteyenler için internet versiyonu şurada: “Migrant Benefits”
Yazının tam metni ise aşağıda:
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Reklamlar

The Times Gazetesinin Bugünkü Sayısına Verilen Tam Sayfalık İlan

The Times gazetesinin bugünkü sayısında dünyaca ünlü sinemacılar, edebiyatçılar-yazarlar ve sanatçıların imzasıyla Gezi Parkı protestolarıyla ilgili Başbakanın tutumunu eleştiren mektup bir tam sayfalık bir ilan olarak yayımlandı. İşte Dr Andrew Mango, Sir Ben Kingsley, Fazıl Say, Susan Sarandon ve David Lynch gibi ünlü isimlerin de aralarında olduğu kalabalık bir grubun imzaladığı mektubun orijinali:

Fotoğraf: Hurriyet Daily News

Fotoğraf: Hurriyet Daily News

Aşağıda da benim yaptığım çevirisi yer almakta:

TÜRKİYE BAŞBAKANINA MEKTUP

 

Bay Recep Tayyip Erdoğan

Türkiye Başbakanı

Ankara, Türkiye

Temmuz 2013

“Sayın Bay Erdoğan,

Biz aşağıda imzası olan kişiler bu mektubu İstanbul’un Taksim Meydanı’nda ve Gezi Parkı’ndaki, ayrıca Türkiye’nin diğer büyük kentlerindeki barışçıl göstericilere polis kuvvetlerinizin zalim baskısını en şiddetli şekilde kınamak için yazıyoruz. Türk Tabipleri Birliği’ne göre göz yaşartıcı bombaların rastgele kullanılması sonucunda 5 kişi öldü, 11 kişi gözünün çıkması sonucu kör oldu, 8.000 kişi de yaralandı.

Ancak gaddarlık konusunda sınır tanımayan güçlere güvenerek Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nın boşaltılmasından yalnızca birkaç gün sonra, siz İstanbul’da Nuremberg Mitingi’ni hatırlatan bir toplantı düzenlediniz ve tek suçları diktatör iktidarınıza karşı çıkmak olan beş kişinin öldüğünü tamamen yok saydınız. Ülkenizin hapishanelerinde çürümekte olan gazeteci sayısı, Çin ve İran’da hapiste bulunan gazeteci sayısının toplamından daha fazla. Üstelik bu protestocuları serseri, çapulcu ve holigan olarak tanımladınız, hatta onların dış mihraklar tarafından idare edilen teröristler olduğunu iddia ettiniz. Halbuki gerçekte onlar sadece Türkiye’nin, kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından tasarlandığı şekilde Laik bir Cumhuriyet olarak kalmasını isteyen gençlerdi.

Son olarak, ülkenizi bir AB üyesi haline getirmeyi arzu ederken, Türkiye’nin Egemen bir Devlet olduğu sebebine dayanarak AB liderlerinin size yönelttiği tüm eleştirileri yalanlıyorsunuz. Bununla beraber, size saygıyla hatırlatmak isteriz ki 9 Ağustos 1949’da imzalanan Anlaşmaya göre Türkiye bir Avrupa Konseyi üyesidir. Türkiye ayrıca 18 Mayıs 1954’te Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni onayladığı için de kendisini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yetki alanına inkar edilemez bir şekilde dahil etmiştir. Dolayısıyla beş masum gencin ölümüne neden olan talimatlarınız Strazburg’da da “Yanıtlanması Gereken Bir Vaka” teşkil edebilir.”

Saygılarımızla,

Dr. Claire Berlinski-Yazar

Lady Cholmondeley-Chopin Derneği Başkanı

Jeremy Corbyn-İşçi Partili milletvekili

Maurice Farhi-MBE unvanlı Yazar

Lord Julian Fellowes- “Gosford Park” filmiyle Oscar kazanan senarist

Jack Fox-Oyuncu

James Fox-Oyuncu

Christopher Hampton-“Tehlikeli İlişkiler” filmiyle Oscar kazanan oyun yazarı-senarist

Rachel Johnson-Romancı

Fuad Kavur-Film yapımcısı

Sir Ben Kingsley-“Gandhi” filminde oynadığı başrolle Oscar kazanan oyuncu

Edmund Kingsley-Oyuncu

Branko Lustig-“Schindler’in Listesi” ve “Gladyatör” filmleriyle iki kez Oscar kazanan yapımcı

David Lynch-“Mulholland Çıkmazı” filmiyle Altın Palmiye ödülünü kazanan film yönetmeni

Dr Andrew Mango-“Atatürk” adlı biyografinin yazarı

Marquess of Downshire-Arazi sahibi

Lord Monson-Yazar

Edna O’Brien-Romancı

Hugo Page-Üst Düzey Avukat

Sean Penn-“Milk” ve “Mystic River” filmleriyle Oscar kazanan oyuncu-yönetmen

Frederic Raphael-“Darling” filmiyle Oscar kazanan yazar

Susan Sarandon-“Dead Man Walking” filmiyle Oscar kazanan oyuncu

Fazıl Say-Besteci-piyanist

Christopher Shinn-Oyun yazarı

Dr David Starkey- Yüksek onur unvanlı anayasa tarihçisi

Sir Tom Stoppard-“Aşık Shakespeare” filmiyle Oscar kazanan oyun yazarı-senarist

Lord Strathcarron-Belgesel yapımcısı

Ronald Thwaites-Üst Düzey Avukat

Igor Ustinov-Heykeltraş

Vilmos Zsigmond-“Close Encounters” filmiyle Oscar kazanan sinematograf

İngiliz basınından eylemlere güncel yorumlar…

1- THE INDEPENDENT, Richard Hall, 12.06.2013

Orijinali: http://www.independent.co.uk/news/world/europe/eyewitness-in-taksim-square-tear-gas-and-bulldozers-just-add-fuel-to-turkish-protesters-ire-8654611.html

GÖZ YAŞARTICI GAZ BOMBALARI VE BULDOZERLER PROTESTOCULARIN ÖFKESİNİ ARTIRMAKTAN BAŞKA BİR İŞE YARAMIYOR

“–Cüretkâr Türkler İstanbul’da Muhabirimize Başbakanlarının Diktatör gibi Davranmayı Bırakması Gerektiğini Söylediler–

Bir gösterici Başbakan’ın diktatör gibi davrandığını söyledi. Bu konuşmadan hemen sonra Taksim Meydanı göz yaşartıcı gaz bombalarıyla doldu. Akşam üstü meydanda toplanan binlerce kişi yan sokaklara kaçmak zorunda kaldı. Polis meydana saldırdı ve havai fişek atan protestocularla çatıştı. Çatışmalar gecenin geç saatlerine kadar sürü. Polis göz yaşartıcı gaz bombasının yanı sıra tazyikli su da kullandı. Daha sonra protestocular meydana “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganıyla geri döndüler.

İnsan Hakları İzleme Örgütü dün akşam bir erkeğin ciddi beyin travması geçirdiğini ve yoğun bakıma alındığını söyledi. Ayrıca gaza maruz kalan yaklaşık 15 kişinin de hastanelik olduğu belirtildi. Meydana giren buldozerler protestocuların barikatlarını ortadan kaldırmak üzere harekete geçti ve polis memurları protestocuların afişlerini indirerek yerlerine Atatürk resmi ile Türk bayrakları astılar. Gösteriler iki haftadır dinmiyor.

Birçok kişi laik hayat tarzına saldırı olarak algıladığı müdahaleler konusunda endişeli olduğunu ifade etti ve Erdoğan hükûmetini ülkeye İslamcı bir gündem dayatmakla suçladı.

Pınar adında bir gösterici, “Bana göre o bir diktatördür. Burası demokratik bir ülke, o canının her istediğini yapamaz. Başbakan’a kızgınız, her konuşmasında insanları daha da sinirlendiriyor. Bence uzlaşıcı bir tavır takınması gerekiyor ama kendisinde böyle bir tavır görmüyoruz.” dedi.

Diğer göstericiler ise sert bir dil kullanan Erdoğan’ın Taksim Meydanı’ndaki ateşi körüklediği kanaatindeler. Başbakan ise daha önce göstericileri “çapulcu” ve “aşırılık yanlısı” olarak tanımlamıştı. Ayrıca kendi taraftarlarını sokağa dökme tehdidinde bulunmuştu.

Erdoğan bugün, daha uzlaşmacı bir tavırla protestocuların temsilcileriyle görüşme önerisinde bulundu. Ancak Taksim Meydanı’ndaki göstericiler Erdoğan’ı Türkiye’yi iki kutba bölmekle suçladılar.

Türkiye’de popüler bir sosyal medya sitesinin kurucusu olan Sedat Kapanoğlu, “Erdoğan kendi yüzde 50’si hakkında konuşmaya başlayana kadar halk büyük bir itirazda bulunmadı. Onun tek yaptığı daha çok gerilim yaratmak. Erdoğan’ın halka karşı tavrını değiştirmesi gerekiyor. Sadece kendi taraftarlarını değil; ülkenin diğer yarsını da dinlemeli.” diyor.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı protestolarda dört kişinin öldüğünü, bunlardan birinin de polis memuru olduğunu belirtti. Olaylarda 5.000 protestocu ve 600 polis memuru yaralandı.

Polisin Taksim’deki topluluklara şiddetli saldırısı protestoları yatıştırmak şöyle dursun, evlerine gitmek üzere olan kişileri de harekete geçirmiş oldu. Bunlardan biri şöyle konuşuyor: “Ben buraya yalnızca şiddeti protesto etmek için geldim. Ancak eylem, iktidara, özellikle de Başbakan’ın iktidarına karşı bir protestoya dönüştü. Buradaki insanların çoğu beyaz yakalı: çalışanlar, bankacılar, öğretmenler vs… Bu, çoğumuzun hayatında gittiği ilk protesto, ne yapacağımızı bile bilmiyorduk.”

2- THE INDEPENDENT, Başyazı, 12.06.2013

Orijinali: http://www.independent.co.uk/voices/editorials/editorial-erdogan-plays-it-rough–and-wrong-8653902.html

ERDOĞAN SERT VE YANLIŞ OYNUYOR

“Türkiye’deki protestolarla Arap Baharı arasında eğer bir benzerlik varsa o da tartışmaya açık olmayan bir şekilde iktidarı beklenmedik şekilde sorgulanmaya başlanan bir siyasi liderin aşırı tepkisidir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’un Gezi Parkı’nın ve kentin ulaşım merkezi Taksim Meydanı’nın işgal edilmesini kendi otoritesini rahatsız edici ve çok göze çarpan bir meydan okuma olarak görmesi anlaşılabilir. Bu karmaşanın, yatırımcıların cesaretini kırdığını ve ülke ekonomisine bir tehdit oluşturabileceğini düşünmesi de anlaşılabilir ancak protestoları bu kadar saldırgan şekilde sona erdirmeye çalışmak hem akılsızca hem de suçlanmayı hak eden bir davranış.

Türkiye’nin önde gelen liderlerinin “iyi polis kötü polis” oynadığını düşünmek de mümkündü. Zira Erdoğan göstericilere karşı sabrının taşıyor olduğunu ifade etmiş, daha uzlaşmacı yardımcısı, polisin aşırı güç kullanmasından dolayı özür dilemişti ancak Erdoğan Tunus’tan döndüğü an bu ikili oyun -eğer öyle bir şey varsa- sona erdi. Başbakan’ın bugün protesto liderlerini kabul edeceğini açıklamasıyla küçük bir umut ışığı doğdu fakat Taksim Meydanı’na dün yapılan saldırı sadece böyle bir toplantının olma ihtimaline değil (Protesto liderleri toplantıya gelecekler miydi?) Erdoğan’ın toplantı çağrısında bulunurken iyi niyetli olduğu fikrine de gölge düşürdü.

Bu toplantı yapılsa bile bu yeni güç gösterisi atmosferi bozmaya yetti. Aynı zamanda protestocular, ülkenin dört bir yanındaki taraftarları ve iktidardakiler arasındaki mesafenin büyüklüğünü de vurgulamış oldu. Erdoğan demokratik olarak seçilmiş bir hükûmetin başında olabilir, güçlü bir halk desteğinin tadını çıkarıyor da olabilir ancak protestolar herhangi bir hükûmetin, yetkileri ne kadar garanti altında olursa olsun, dikkate alması gereken halk memnuniyetsizliğinin ve bölünmesinin ne kadar derin olduğunu ortaya çıkardı.

Erdoğan’ın kendi deyimiyle “sert oynamak” taraftarları arasındaki desteğinin artmasını sağlayabilir fakat bu uzun ömürlü olmayacaktır. Erdoğan’ın çevreci bir protesto hareketinin Türkiye’nin düşmanları tarafından “ele geçirildiğini” söylemesi de hiçbir şekilde yardımcı olmuyor. Sert oynamak ve muhaliflerini “halkın düşmanları” olarak göstermek köşeye sıkışmış liderlerin standart savunma mekanizmalarıdır ve genelde geri teper. Sadık bir siyasi tabanı olan Erdoğan, İstanbul’da başlayan protestoları ciddiye almakta gönülsüz davranıyor ancak bu, yaptığına pişman olabileceği bir hatadır.”

3- THE GUARDIAN, Simon Jenkins, 12.06.2013

Orijinali: http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2013/jun/12/trafalgar-taksim-politics-quare-erdogan

GERÇEK SİYASETİN YAŞADIĞI YER EKRANLAR DEĞİL, SOKAKLARDIR

“—Feldmareşal Twitter’ı unutun. Trafalgar’dan Taksim’e kadar bizi yönetenleri dehşete düşüren şey, meydanın vahşi birlikleridir —

İktidar neden bir kent meydanından nefret edebilir? Bir meydanın ordusu yoktur; oy veremez; gidecek hiçbir yeri yoktur. Yalnızca bir alandır. Ancak, iktidara düşman bir işgali davet eden bir alandır. Dolayısıyla Türkiye Başbakanı dün İstanbul’daki Taksim Meydanı’nı “yeniden ele geçirmek” zorunluluğunu hissetmiştir. Bu majestelerine alternatif bir meşruiyet koltuğu, bir isyan alanı, çirkin bir el hareketidir. Burada tanklar, silahlar, gaz bombaları ve buldozerler kullanıldı ama meydan temizlenmek zorundaydı.

Meydanlar vatandaşların kutsal mabetleridir. Geometrik yapıları geçmişteki ayaklanmaların hayaletlerini gösterir ve gelecekteki ayaklanmaların sözünü verir. Recep Tayyip Erdoğan’ın sadece Kahire’deki Tahrir Meydanı’na bakması ve Pekin’deki Tiananmen, Tahran’daki Azadi, Kiev’de Bağımsızlık, Atina’da Sintagma meydanlarında yaşanan kargaşaları hatırlaması yeterli. Geçmişte bu isimler iktidarın kalbine korku salmış olmalı.

Bir başkentte bulunan bir meydan kızgınların toplanma yeri, mülksüzleştirilmiş kişilerin oturma odasıdır. Orada göstericiler demagojilerinin dünyaya ulaşacağından emin olabilirler. Bize gelişmiş siyasetin, içinde yaşadığımız dijital çağda gezici ve gönüllü oluşumlar, birdenbire ortaya çıkan insan grupları ve Twitter mesajlarına yöneldiği söyleniyor. 1990’larda Amerikan seçim bilimcilerin elektronik demokrasi çağına girdiğimizi ilan etmesinden bu yana, yüz yüze siyasetin öldüğünü düşündük.

Bunu Tahrir, Tunus veya Trablus’ta kırılan kafalara veya Turuncu Kiev sokaklarının, Miloseviç’in Belgrad’ının muzafferlerine anlatın. Bu olayların her birinde güruhlar sokaklara döküldü, telefon uygulamaları veya AK47 tüfekleri yoktu, ancak sayıları çok fazlaydı. İktidardakiler kendi sürelerinin dolduğunu düşünerek kaçtılar.

Bunu İran, Pakistan, Burma, Sri Lanka, Fas ve Bahreyn gibi istikrarsız rejimlerin yöneticilerine sorun. Mareşal Facebook’un veya Tuğgeneral Twitter’ın karşısında tir tir titremiyorlar. Onlar “sefillerden” korkuyorlar, meydanın birliklerinden, barikatlardan, Molotof kokteyllerinden, tuzla buz edilen dükkanlardan, kanlar içindeki polis ve öğrenci görüntülerinden korkuyorlar. İnternet bir kalabalığı ancak toplanmak isterse toplayabilir. Ancak kan dökülmesine neden olan, olayları yaratan bu yürüyen ayaklar ve çığlık sesleridir.

Sanal alemdeki hiçbir tepki Erdoğan’ı ve Taksim Meydanı’nı dümdüz ederek Gezi Parkı’na alışveriş merkezleri ve mülkler dikecek müteahhit dostlarını durduramayacaktı. İngiltere’nin de dâhil olduğu birçok ülkenin modern yöneticileri gibi Erdoğan da ağaçlar ve çimenleri fazla dikkate almayan inşaat çıkarları için rehin alınmış durumda. Ancak bu durum, binlerce insanın onun hürmetsizliğini dünyanın dikkatine sunmak için buldozerlerin önüne yatmasına sebep oldu. İşe yaramamış olabilir, ancak AB’ye girme umutları suya düşen ve aşağılanan Erdoğan, partisinin yozlaşmasının bedelini ağır bir şekilde ödedi.

İnternet siyaseti hükümetleri teftişe ve tartışmaya açtı, ancak eyleme dönüşmezse hiçbir anlamı yok. Online hareketler normal hareketlerin yerini tutamaz, bu yüzden eğlence sektörü şu an gelirlerinin çoğunu canlı etkinliklerden kazanıyor. Online hareketler deneyimler için kesinlikle önemli bir ana portaldır, ancak deneyimin kendisi değildir.  Her müzik menajerinin bildiği gibi “Para dışarıdadır.”

Online hareketler etten kemikten siyasetin de yerini tutamaz. Seçim başarısız olursa ve mermi de yoksa inatçı veya yozlaşmış bir lidere ulaşmak sokağın diliyle mümkündür. Sanal siyaset diğer sanal şeyler gibi gerçekdışıdır. Gerçeğin siyaseti yüzyıllardır değişmemiştir. Bu forumun, meydanın, pazar yerinin siyasetidir.

İngiltere’de Trafalgar Meydanı yıllardır siyasi gösterilere kapatıldı bunun yerine belediye başkanını yükseltecek ticari gösteri ve oyunlara bırakıldı. Erdoğan da böyle bir şeyi uygun görürdü.

Tüm iktidarlar meydanlardan korkar, çünkü tüm meydanlar kalabalıkları sever. Elias Canetti’ye göre kalabalıklar birbirinden çok farklı heyecanların izdihamıdır: öfke, mücadele, kaçma, rahatsız etme, öldürme, arzulama, hayran olma: “Çıplak kalabalığa her şey bir Bastille Meydanı gibi görünür.” demiştir. Freud’a göre bunlar yersiz korkuların oluşturdukları ve “tarihi sarsıntılardır.” Yazar James Surowiecki’ye göre ise kalabalıklar bireylerin aksine, safi kolektif bilgeliğe erişmişlerdir.

Bir tek şeyden eminim ki o da kalabalıkların sonsuza dek süreceği. Siyasetin toplantılardan ve meclisten ayrı kalabileceği fikri delice bir fikirdir.

Barbara Ehrenreich’in uyanışçı “Sokaklarda Dans” adlı çalışması, “devletin ve iş dünyasının ezici gücüne rağmen tek güç kaynağı olarak dayanışmayı” gösterir ve insanların “dayanışma neşesini” tanımlar. Ehrenreich’e göre Woodstock’tan Glastonbury’ye, Coachella’dan Burning Man’e rock müzik festivalleri, övgü toplayacak niteliktedir ve konser olmanın çok ötesine geçip yarı siyasi göçlere dönüşmüştür. Bunlar anarşik neşenin dışavurumlarıdır. İnternet ise onların eşiğinden başka bir şey değildir.

Böyle bir toplanma ustaca bir siyaset anlamına gelmez. Daha ziyade, siyaset ustalığını kaybettiğinde ve kolektif bir bilinçaltının ağına düştüğünde meydana gelir. Ekranlarda değil sokaklarda bulunur. Erdoğan Thatcher’ın kelle vergisi almak için Trafalgar’daki eylemleri dağıttığı gibi, alışveriş merkezini inşa etmek için Taksim’i temizleyebilir. Ancak bu Thatcher’a hiçbir fayda getirmedi. Sonunda Meydan kazandı.”

4- THE GUARDIAN, Timothy Garton Ash, 13.06.2013

Orijinali: http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2013/jun/12/europe-condemn-erdogan-hubris-democracy

ERDOĞAN’I KINAYIN ANCAK KİBİRLE VEYA YANILGIYLA DEĞİL

“— Avrupa paylaştığımız değerler için direnenleri desteklemeli. Ancak Türk demokrasisinden mucize beklemeyin —

Farklı bir yıl, farklı bir ülke, farklı bir meydan. Prag’da Wencheslas, Kiev’de Bağımsızlık Meydanı, Tahran’da Azadi Meydanı, Moskova’da Kızıl Meydan, Kahire’de Tahrir Meydanı ve şimdi de İstanbul’daki Taksim Meydanı… Her meydan dünyaya totemsel fotoğraflarla ulaşır. İstanbul’da bu, -İTÜ’de akademisyen olan Ceyda Sungur- çevik kuvvet tarafından çok yakından üzerine göz yaşartıcı bomba sıkılan kırmızı elbiseli kadındı. Ulusal simgeler, bayraklar ve renkler değişiyor, – İran’da yeşil, Kiev’de turuncu, İstanbul’da kırmızı – ancak görüntünün özü aynı kalıyor. Genç, kentli, modern, muhtemelen laiklik yanlısı genç bir kadın; silahlı, kasklı ve yüzü görünmeyen bir adamın karşısında… İster Ayetullahların, ister Devlet Başkanı Vladimir Putin’in isterse padişah olmak isteyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın emrinde olsun, bu kişi, direnişe verilen tepkinin gücünü, otoriterliği ve baskıyı temsil ediyor.

Bu barışçıl protesto görüntülerini görünce, hemen kimin tarafında olduğumuzu biliyoruz. Onları destekliyoruz. Onlar bizim halkımız, biz onların halkıyız. Televizyon ve gazetelerin resim editörlerinin seçtiği görsellerin akıl çelen gücünden ve sosyal medyanın anlık grup tercihlerinden etkilenen bizler, bir şekilde yarı bilinçli olarak bunun aynı uzun mücadele olduğunu hissediyoruz.

Bir anlamda bu duygu tamamen yanlış değil. Dünyanın her yerinde şu anda, genç, daha iyi eğitimli, çoğunlukla kentli erkekler ve kadınların oluşturduğu bir çeşit “Beşinci Uluslararası” grubu var. Bu kişiler Şanghay’dan Karakas’a, Tahran’dan Moskova’ya dünyanın her yerinde birbirlerini tanıyorlar ve ilişki kuruyorlar. 1968 kuşağı gibi, ortak noktaları var, ancak bu sefer dünyanın dört bir yanında. Bunun bir nedeni, birçok kentte ve ülkede gezmeleri, yaşamaları ve eğitim görmeleri. Burada, Berlin’de bir Türk asıllı Alman veya Alman asıllı Türk öğrenciyi izledim: Ebru Dursun protestolara katıldı, televizyon izleyicilerine sakince neler olup bittiğini ve kendisi gibi protestocuların ne istediğini mükemmel Almancasıyla anlattı.

Başka bir açıdan bu duygu bizi tehlikeli bir şekilde dalalete düşürebilir. Yukarıda saydığım meydanların her biri farklı bir anı, çok farklı bir bağlamda simgeliyor. Bu anların sonuçları da tamamen farklı oldu. Taksim Meydanı tazyikli su, göz yaşartıcı bomba ve cop kullanan polis tarafından gaddarca temizlenmeden önce burada ülkenin Alevi azınlığına mensup kişiler, “antikapitalist Müslümanlar”, üç rakip takımdan futbol taraftarları, Sufiler, anarşistler ve yoga yapanlar da vardı. Bunların hepsi bir ortak paydada birleşmişlerdi: Erdoğan’ın gelecek yıl güçlenmiş bir başkanlık sisteminde Başkan olduğu takdirde, yeni padişah olmasını engellemek.

Başbakan yurtdışına yaptığı bir geziden Türkiye’ye döndüğünde çift katlı otobüsünün üzerine çıkıp taraftarlarına bir nutuk çekti: “Buradan İstanbul’un kardeş şehirleri Saraybosna, Bakü, Beyrut, Kahire, Üsküp, Bağdat, Şam, Gazze,  Ramallah, Mekke ve Medine’yi selamlıyorum.” Vay be. Birçok siyasi lider iktidarda 10 yıldan fazla kalınca kibre boyun eğer. Her zaman otoriter bir kişiliği olan Erdoğan 2011’de yeniden seçildiği günden bu yana kibirli davranıyor. Sonrasında da daha bağımsız fikirli danışmanlarını işten çıkardı. Ancak bu büyük ölçekli bir kibir. Bunun bir sonucu çoktan kesinleşti: Erdoğan iktidarda kalırsa, uluslararası itibarı asla düzelmeyecektir. “Hoşgörünün sonu”, “vandallar”, “provokatörler” ve “teröristler” hakkında atıp tutarken, Erdoğan bölgesel bir umut meşalesinden bir korku simgesine dönüştü.

Bu olayların ne olmadığı konusunda da net olmak zorundayız. Göstericilerin “Resistanbul” (Direnistanbul) şeklindeki doğaçlama pankartlarında artık “Şimdi Tahrir Taksim oldu” yazıyor. Ancak Taksim Tiananmen şöyle dursun, asla Tahrir olmadı, çünkü Türkiye bir diktatörlük değil; bir seçim demokrasisi. Ancak kesinlikle çok bozuk bir demokrasi, zira hukukun üstünlüğü erimiş, azınlık hakları yetersiz ve kitlesel medya sindirilmiş veya manipüle edilmiş durumda. Türkiye Çin’den daha fazla gazeteciyi hapse attı ancak hala bir demokrasi. Son seçimlerde Erdoğan oyların yüzde 50’sini aldı.

Erdoğan esrarengiz bir şekilde bunun bir Batı komplosu olduğunu söylüyor, ancak bu olay kesinlikle bir Batı komplosu da değil. Bizim fotoğraf makinelerimizin odaklanmasını istediğimiz protestolar Batılı ve Avrupalı değerler olarak gördüğümüz şeyleri kucaklıyor olabilirler, ancak bunlar bir Batılı veya Avrupalı politikasının sonucu olarak cereyan etmedi. 10 yıl önce Türkiye’deki insanlar hala gerçekten Türkiye’nin üyeliğine giden müzakerelerin yapılacağına dair verilen sözün Avrupa Birliği üyeliğiyle aynı şey olduğuna cidden inanırken, böyle göstergeler Avrupa’ya yönelik daha büyük bir ulusal yolculuğun bir parçası olarak görülebilirdi. Ancak şimdi AB üyeliğinin bu çekici sözüne inanç büyük ölçüde geçersiz kaldı. Dolayısıyla Türkler bu değerleri kendileri için içselleştiriyorlar ve gösterişsiz bir şekilde kucaklıyorlar, jeopolitik ya da ekonomik sonuçlara yönelik bir araç olarak değil. Bu bir anlamda iyi bir şey olarak görülebilir. Bu Türk özgürlükleri için Türk mücadelesinden başka bir şey değil.

Geçen hafta İstanbul’daki olayları yerinden takip eden, açıkgöz bir Türk siyaset gözlemcisine, Avrupalı liderlerin Taksim olaylarına nasıl tepki göstermeleri gerektiğini sordum. Bana ‘Hiçbir şey. Bunu Türklere bıraksınlar.” diye cevap verdi. O zaman ona hak vermiştim. Ancak şu an fikrim değişti. AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Stefan Füle’nin başına geldiği gibi, Türk lider anında çeviri kulaklığını tam da kendisine bir mesaj verildiği sırada çıkarsa dahi, kendi halkına böyle kendini beğenmiş bir şekilde zorbalık eden Erdoğan’a karşı Avrupalı liderler düşündüklerini açıkça söylemeliler.

Ancak ortak bir noktada uzlaşmamız gerekiyor. Paylaştığımız değerleri savunan kişilerle, fotoğraflarda içgüdüsel olarak “kendimiz” olarak gördüğümüz o genç kadınlarla tam bir dayanışma örneği sergilememiz gerekiyor. Onlar arasında birkaç tanesi, aslında yılın en azından belli bir bölümünde Avrupa’da yaşadıkları ve Avrupa ülkeleri vatandaşları oldukları için zaten bir anlamda “bizi” oluşturuyorlar.

Öte yandan son seçimi bu kişilerin kazanmadıklarını ve gelecek seçimleri de muhtemelen kazanmayacaklarını kabul etmek zorundayız. Siyasi olarak gerçekçi bir sonuç şu anki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve iktidar partisi içinde artık daha ılımlı olan eğiliminin avantaj sağlayabileceğidir. Daha hakiki bir liberal demokraside dahi Türk modeli, Doğu Akdeniz’de bir Fransa Cumhuriyeti gibi olmayacaktır. En iyi ihtimalle Türk modeli çoğunluğun dini olarak İslam’ı tanıyan, bir laiklik ve demokrasi bileşimi olacaktır. Bu şekilde Türkiye Orta Doğu’nun büyük bölümü için yeniden bir mıknatıs ve Avrupa Birliği için ciddi bir aday ülke haline gelebilir. Türkiye, kısmen Taksim’de olanlar sayesinde önümüzdeki birkaç yılda bu yönde ilerlerse, o zaman biber gazına boğulan protestocuların gözyaşları boşa akmamış olacaktır.”

5- THE SPECTATOR, Claire Berlinski, İstanbul, 15.06.2013

Orijinali: http://www.spectator.co.uk/features/8934351/turkeys-agony-the-view-from-taksim-square/

TÜRKİYE’NİN IZDIRABI

“–Erdoğan Neden Barışçıl Bir Protestoyu Şiddetli Bir Kâbusa Dönüştürdü?–

Şimdiye kadar Türkiye’nin dört bir yanına yayılan protestoların gaddar bir şekilde bastırıldığından herkesin haberi oldu. Kentin merkezi olan Taksim Meydanı’nın hemen yanında bulunan Gezi Parkı’nın AKP’nin bir başka Osmanlı tarzı Disneyland inşa projesine dönüştürülmesi kararlaştırılmıştı. Londra standartlarına göre pek parka benzemese de birkaç ağaç ve açıklık bir alandan oluşan bu park, semtte hâlâ var olan az sayıda yeşil alandan biriydi. Protestocular bu küçük sığınağı İstanbul’un kentli karmaşasına kaptırma fikrini dayanılmaz buluyordu.

Polis ağaçları kucaklayan kendi hâlindeki kişileri sürpriz bir saldırıyla dağıttı, sadistçe ve orantısız güç kullandı. Ben bunu haftalardır kendi gözlerimle görüyorum ancak açık ara en kötü saldırı, salı günü Başbakan Erdoğan’ın protestocularla yapacağı toplantıdan bir gün önce polis Taksim Meydanı’nı tekrar ele geçirmek istediğinde yaşandı.

Sürpriz saldırı sabah saat 07.30’da başladı. Kara duman meydanın çevresini çabucak sardı ve göz yaşartıcı bomba tüm semti sarmaladı. Daha sonra altı adet tazyikli su aracı geldi, bunun ardından da yeni göz yaşartıcı bombalar… Taksim’de en az altı kamera bu sahneyi canlı olarak bütün ülkeye gösterirken İstanbul Valisi Mutlu, Twitter’da “bazı protestocuların sis ve duman çıkaran maddeler kullandığını” belirtti ve şöyle konuştu: “Hepimiz bilmeliyiz ki bu kişiler polisin aşırı derecede göz yaşartıcı bomba kullandığı izlenimini vermeyi amaçlıyorlar.” Anladığım kadarıyla göz yaşartıcı bombanın varlığının tek göstergesinin yalnızca sis ve duman olmadığı Mutlu’nun aklına gelmiyor. Mutlu aynı zamanda sadece Taksim’in temizleneceğine söz vermişti. Protestoculara ve parka “asla” zarar verilmeyeceğine yemin etmişti. Ancak üç saat sonra protestocular polisin parkı yeniden ele geçirmesini önlemek için parkın çevresinde bir insan zinciri oluşturdular ancak polisler plastik mermi kullandılar, gazetecileri dövdüler ve yalnızca çok sayıda protestocuyu gözaltına almakla kalmadılar, onların avukatlarını da gözaltına aldılar. İstanbul Barosuna göre 79 avukat gözaltına alındı. Hükûmet şimdi Twitter’daki “provokatörlere” karşı bir “operasyon” düzenlediği yönünde imalarda bulunuyor ancak yaralıları tedavi eden doktorların telefon numaralarını tweet atanlar da “dezenformasyon” suçu işledikleri gerekçesiyle zaten önceden gözaltına alınmıştı. Bir Türk gazeteci savcıların istedikleri her cep telefonuna el koymalarını da kapsayan bir karar çıkarttırdıkları haberini yaptı. Bunu henüz teyit edebilmiş değilim ancak böyle bir şey doğruysa buna kesinlikle şaşırmam.

Ancak bu henüz başlangıçtı. Sakin geçen bir öğleden sonranın ardından 30.000 kişi Taksim Meydanı’na geri döndü. Sonuçta bu her zaman onların meydanıydı ve hâlâ da öyle. Polis onlara daha da fena bir saldırıyla cevap verdi, dev kalabalığı göz yaşartıcı bomba bulutuna ve ses bombasına boğdu. Öğrencilerin, seyyar satıcıların, kadınların da aralarında olduğu korkmuş ve nefesi kesilmiş kalabalık yan sokaklara kaçtı. Ebeveynler küçük çocuklarından ayrılmak zorunda kaldılar. Polis Türk bayrağı sallayan, tekerlekli sandalyedeki bir adama tazyikli su sıktı.

Kollarında kan grupları yazan gönüllüler yaralıları eğreti bir revire taşıdılar. Aşırılık yanlısı fırsatçı çeteler (parktaki barışçıl göstericilere pek benzemeyen) sloganlar eşliğinde polise Haliç’e açılan sokaklarda sataştılar. Yabancı muhabirler bu olayı son zamanlardaki en kötü anıları olarak tanımladılar.

15 gündür süren çatışmalarda dört ölü teyit edildi, birçok kişi ciddi beyin hasarı geçirdi ve en az 10 gencin plastik merminin hedefi olması nedeniyle gözleri çıktı. Yaralı haberleri hızla geliyor ancak sayıyı teyit etmek zor. Türk İnsan Hakları Derneği hastane raporlarına bağlı olarak yaralı sayısını 5.000 olarak veriyor. Ancak yaralanan herkesin hastaneye gitmediğini de akılda tutmak gerekir.

Üstelik birçok doktor muhtemelen devlet baskısı altında olduğundan “polisle çatışmaları” yaralanma nedeni olarak kaydetmiyor, bunun yerine doktor raporlarında kurbanın “kaza geçirdiği” yazıyor. Ancak mahallemdeki (Taksim’e yakın) hastanelerin kayıtlarını elde ettim ve okuduklarımdan buz kestim: Her hastane yüzlerce yaralanma olayını kaydetmişti. Raporlar sayfalarca sürüyordu ve doktorlar bunların “kaza” olmadığı konusundan emindiler.

Belki olayların şimdiye kadarki en acı verici kısmı Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nda saldırılar arasında yaşanan sessiz birkaç gün boyunca tadı çıkarılan barış anlarıydı. Kentin gerçek hâlini çok kısa bir süre için de olsa gördüğümüz bu andı.

Geçtiğimiz cuma günü de Başbakan Erdoğan’ın konuşmalarıyla durumu alevlendirmeye yönelik gayretli girişimine rağmen barışçıl havada geçti. Öyleki İstanbul Borsası Erdoğan’ın ağzından çıkan her sözle alt üst oldu. Özellikle bir konuşması borsanın yüzde 7,5 oranında düşmesine sebep oldu. (Bu konuşmanın ulusun gayrisafi yurtiçi hasılasına maliyetini hesaplamayı matematikçilere bırakıyorum.)

Bununla beraber bir şekilde saldırıları durdurma talimatı yukarıdan geliyor gibi görünüyordu. Ama hiç kimse bunun kaynağını bilmiyor. Birkaç gün önce Tanrı’ya şükür ki Erdoğan çok acil bir Kuzey Afrika gezisine çıkarak ülkeden kaçmıştı ve ülkeden ayrılışının üstünden birkaç saat geçtiği anda polis Taksim’den çekilmişti.

Cuma günü Taksim ve Gezi Parkı’nda gezindim ve İstanbul’da yaşadığım on yıl boyunca ilk kez kendimi özgür bir ülkede gibi hissettim. Daha önce Türkiye’de böyle bir şey görmemiştim. Taksim’den sürekli geçerim ve her zaman (sivil ve üniformalı) polis kaynıyor olur.

Ancak geçtiğimiz hafta sonu buralar farklıydı ve görkemliydi, dev ve masum bir karnaval düzenlenmişti ve milliyetçi Türklerle milliyetçi Kürtler candan bir şekilde kaynaşmıştı, Mumlarla yakılan balonlar gökyüzüne salıverilmişti ve havadan gelen tek biber kokusu taze ekmeğin arasında dağıtılan acılı ızgara köfteden geliyordu.

Protestocuların kin duydukları şeylerden biri de Başbakanın içki satışlarını kısıtlayacak yeni yasaları geçirmeye yönelik buyurgan girişimleriydi. Buna karşı özel bir isyan göstergesi olarak girişimci protestocular veya girişimci Türkler buz gibi bira sattılar. Bu biralar 1970’li yıllarda sokakları kana bulayarak 1980 darbesine neden olan silahlı çatışmalara giren komünistler ve sağcılar tarafından paylaşıldı.

Parkta sendikacılar, doktorlar, beyaz yakalı çalışanlar ve daha çok da üniversiteliler, eşcinseller, Aleviler, Sufiler ve yogacılar vardı. Hükûmetle dalga geçen doğaçlama dokundurmalar da mevcuttu. Bunların bazıları çok komikti ancak kültürel ve dilsel olarak İngilizceye çevrilmesi olanaksız. Doğaçlama dans edenler vardı. Parkın kurtulması için herkes zıpladı. Ücretsiz kitap ödünç verilen bir kütüphane kuruldu ve birçok kişi koyu renk giyinen, komşuların ne diyeceği konusunda aşırı derecede endişelenen ve ciddi kişiler olan İstanbulluların pek yapmadığı şekilde aptalca ve kaygısızca gülümsüyordu.

Glastonbury müzik festivalinin esrarsız versiyonu gibiydi. Bu çocuklar Wall Street’i İşgal Edin hareketindeki kalabalığa benzemiyorlardı, siyasi olarak ne yaptıkları konusunda hiçbir fikirleri yoktu. Broşür dağıtmıyorlardı, Saul Alinsky’nin kim olduğunu bilmiyorlardı, sokakları tuvalet olarak kullanmıyorlardı. Herkes mutluydu ve canının istediğini yapıyordu. Böylece Türkiye’nin sürekli halkını izleyen ve dinleyen, sürekli halkına müdahale eden devletinin halktan elini çektiğinde nasıl olacağını bir kereliğine de olsa görmüş oldum.

Ancak salı gecesi itibarıyla o aptal, masum ağaç kucaklayıcılarının çoğu hastanelik edilmişti ve yaralı sayısı çok yüksek. Bunların en kötü yanı ise hiç kimsenin bunun niye olduğunu anlayamaması. Erdoğan protestoların kendisine karşı “finansal kurumlar, faiz lobisi ve medya grupları” olarak tanımladığı dış mihraklar ve teröristler tarafından bir komplo olduğu yönündeki ısrarını artırdı. AKP’li yetkililer halkın önünde Erdoğan’a bir iç savaş mı başlatmaya çalıştığını soruyorlar.

Çarşamba sabahı Taksim Meydanı’nda rahatsız edici bir sükûnet vardı ancak İstanbul bir “evet” kenti değildi artık ve hiç olmayacaktı. Yeniden “yok” kentine dönüşmüştü.”

6-THE ECONOMIST, 15.06.2013

Orijinali: http://www.economist.com/news/europe/21579487-prime-minister-chooses-toughness-over-talk-consequences-turkey-could-be-seriously?zid=307&ah=5e80419d1bc9821ebe173f4f0f060a07

TÜRKİYE’NİN AYAKLANMASI: YÜZLEŞMEYE GİRMEK

“— Başbakan iletişim yerine katı tavırlılığı tercih ediyor. Bunun Türkiye için ciddi anlamda zarar verici sonuçları olabilir —

“Başbakan ser konuşuyor diyorlar. Eğer buna sertlik diyorsanız, üzgünüm ama bu Tayyip Erdoğan değişmez.” Türkiye Başbakanı’nın kendi parti temsilcilerine 11 Haziran’da kullandığı bu iddialı ifade, çevik kuvvetin Taksim Meydanı’nda protestocularla şiddetli bir şekilde çatıştığı sırada söylendi. Meydanı temizlemeye yönelik talimatın nereden geldiği bu sözlerle ortaya çıkmış oldu.

Türkiye’deki karmaşa 31 Mayıs’tan bu yana devam ediyor. Erdoğan Gezi Parkı’nı yıkıp yerine bir alışveriş merkezi ve rezidans dikme yönündeki tartışmalı planını daha önce geri çekseydi, protestolar çoktan, kısa süre içinde dinmiş olacaktı. Bunun yerine inatçı Başbakan on binlerce genç kişiyi kızdıran, kışkırtıcı söylemini püskürtmeye devam etti. Erdoğan ancak 12 Haziran’da biraz yumuşayarak Gezi Parkı planının İstanbul çapında bir referanduma tabi tutulabileceğini belirtti.

Muhalifleri Erdoğan’ın Türkiye’nin müdahaleci ordusunun gücünü elinden yalnızca polise teslim etmek için aldığını söylüyorlar. Erdoğan’ın müttefikleri bile onun hala ülkenin en popüler siyasetçisi olmasına karşın ülkeyi yönetme konusunda hala uygun kişi olup olmadığından şüphelenmeye başladılar. Polis gaddarlığının yaşandığı sahneler İslam dünyası için uzun süre boyunca rol modeli olarak görülen bir ülkenin imajına leke sürdü. Türkiye konusunda çalışan Oxford Üniversitesi’nde akademisyen Kerem Öktem, Erdoğan’ın devrilmesinden önceki dönemde Hüsnü Mübarek’e gittikçe daha çok benzediğini belirtiyor.

Erdoğan 12 Haziran’da protestocularla buluştuğunda bir umut ışığı doğdu. Ancak görüşmeden tam bir gün önce polisin meydana saldırması insanları kızdırdı. Radikal solcular Taksim Anıtı’na ve çevredeki binalara dev afişler asarak hükümetin otoritesine açık bir şekilde isyan ettiler. Yakılmış kamyonetlere ve uzun duvarlar küfürlü grafitiler yazılmıştı: “Türkiye’den Yunanistan’a, “kahrolası” polis.”

Polis protestoculara dağılmalarını söyleyince bir grup provokatör Molotof kokteyli ve taş atmaya başladılar. Cevap tazyikli su ve göz yaşartıcı bombalarla geldi. Hatta gaz bombaları direkt insanların üzerine atıldı. İstanbul Valisi’nin parka dokunulmayacağı yönündeki taahhüdüne karşın polis parka da daldı.

Hayra yorulamayacak bir tavır değişikliğiyle Erdoğan parkın 24 saat içinde boşaltılmasını, aksi takdirde zorla boşaltılacağını açıkladı. Türkiye’nin Amerikalı ve Avrupalı dostları seslerini daha çok yükselterek ortalığı yatıştırma çağrısında bulunsalar da, Erdoğan hala çatışmaya kararlı görünüyor. Erdoğan yalnızca protestocuları çapulcu ve ayyaş olarak aşağılamıyor (Osmanlı döneminden kalma bir camiide bira içtiklerini ve cinsel ilişkiye girdiklerini bile ileri sürdü), aynı zamanda öfkesini dış basına da yöneltiyor. İki Kanadalı gazeteci bu yüzden kısa bir süre tutuklu kaldı. Erdoğan’a göre Taksim Meydanı’nda yaşanan olaylara dair yapılan “abartılı” haberler, dış mihrakların Türkiye’nin borçlanma maliyetlerini artırarak ülkeyi karıştırmaya yönelik küresel bir komplonun parçası.  Bu güya ekonomiyi küçültecek ve bununla birlikte Erdoğan’ı devirecek. Hükümet yanlısı gazeteler bu komploda İsrail ve Yahudilerin oynadığı rolü anlatan öykülerle dolu. Bir AK Partili esas problem “Başbakanın bunlara inanıyor” olması diyor.

Aslında protestocular etiketlenmek istemiyorlar. Aralarında çevreciler, eşcinseller, anarşistler, Kürtler, Aleviler ve çok sayıda kadın var. Neredeyse hepsi Erdoğan’ın kendi toplumsal muhafazakarlığına dayalı dünya görüşünü ülkeye dayatma girişimlerinden ve AK Parti’ye hiçbir zaman oy vermemiş Türk seçmenlerin yarısının pek kale alınmamasından bıkmış. CHP’li milletvekili Aykan Erdemir “Bunlar kolektif haklardan ziyade bireysel özgürlükler için sokaklara dökülen ilk nesil.” diyor.

Erdoğan’ın kavgacı tarzı daha önce ordu ve yargıyla girdiği mücadelelerde işine yaramıştı. Geçtiğimiz hafta dindarların Türkiye’nin laik yöneticileri tarafından nasıl zamanında zulme uğradığını anlatan kışkırtıcı konuşmalar yaptı. Boston Üniversitesi’nde antropolog olarak çalışan Jenny White şöyle diyor: “Erdoğan’ın soğukkanlılığını kaybettiğini ve körlemesine tepki verdiğini düşünenler bu çatışmanın Erdoğan’ın protestoları bir an önce ve bir kerede sona erdirmeye yönelik pragmatik stratejisi olduğunu göz önünde bulundurmalı.”

Ancak bu işe yarayacak mı? Erdoğan’ın devam eden popülaritesinin bir nedeni de ekonomiyi başarılı şekilde yönetmesi. Kutuplaştırıcı taktikleri onun tabanını harekete geçirebilir, ancak ekonomik görünüm zaten pek parlak değilken, görünüşe bakılırsa yatırımcıları korkutuyor. Ayrıca bu cesaret gösterisinin ardında bir gelecek korkusu yatıyor.

Erdoğan Ağustos 2014’te Türkiye Cumhurbaşkanı olmak istiyor. Taksim olaylarına kadar bu göreve geleceğinden emindi. Ancak şimdi AK Parti’yi birlikte kurduğu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bu görevde ikinci dönemini yaşamak istediğine teşvik olmuş olabilir. Gül’ün kriz boyunca süren uzlaşmacı tavırları ona duyulan desteği artırdı. Ancak demokrat olduğu kadar Müslüman da olan Gül, Erdoğan’ın tartışmalı içki satışı ve tüketimini yasaklayan kanun tasarısını onaylayarak yasalaştırdı.

Birçok şeyin geleceği, önümüzdeki Mart ayında yapılacak yerel seçimlere bağlı. AK Parti bu seçimlerde kötü sonuç alırsa, bazı parti üyeleri Gül’e başvurabilir. Her halükarda Erdoğan’ın uzun süredir sözünü verdiği yeni anayasayla ilerleme ihtimali artık çok zayıf görünüyor. Bu onun Kürtlerle barış görüşmelerini de tehlikeye sokabilir. Suriye’deki çatışmanın Türkiye’ye sıçraması yönündeki tehdit de endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Türklerin çoğu Reyhanlı’da geçen ay 52 kişinin hayatına mal olan çifte bombalı saldırıdan Erdoğan’ın Suriyeli isyancılara aleni desteğini sorumlu tutuyor.

Bazı kişiler Erdoğan’ın maço duruşunun arkasında bir paniğin ipucunu saptadılar, bu da durumu daha da kötüleştirebilir. Erdoğan neden bu hafta sonu Ankara ve İstanbul’da mitingler planlıyor ve hangi mesajları verecek? Taraftarları Erdoğan’ı 6 Haziran’da Kuzey Afrika’dan dönüşünde karşıladıklarında ona “Yol ver Taksim’i ezelim” ve “Azınlık sabrımızı taşırma” şeklinde tezahürat yapmışlardı. White’ın uyardığı gibi “Erdoğan ellerine bir sopa almalarını sağlar ve onlara gidecekleri yolu gösterecek işareti verirse, Tahrir Meydanı’nda ortaya çıkıveren canilere dönüşecekler.”

7-THE INDEPENDENT ON SUNDAY, Joan Smith, 16.06.2013

Orijinali: http://www.independent.co.uk/voices/comment/turkey-protests-government-fury-at-istanbul-protests-exposes-an-authoritarian-regime-8660309

ERDOĞAN’IN KÜÇÜMSEMESİ AÇIKÇA GÖRÜLEBİLİYOR

“–Hükûmetin İstanbul Protestolarına Öfkesi Otoriter Bir Rejimi İfşa Ediyor–

Cuma gününün erken saatlerinde Türk hükûmeti karar değiştirdi. İstanbul’da bir parkı işgal eden protestocularla olabilecek bir çatışmanın neticesiyle ilgili bir sürü gürültü çıkardıktan sonra Başbakan birdenbire görüşme önerisinde bulundu. Beş kişi öldükten ve 5.000 kişi yaralandıktan sonra Recep Tayyip Erdoğan, Gezi Parkı’nın bir bölümünü alışveriş merkezine dönüştürme planlarını mahkeme kararı açıklanıncaya kadar askıya almayı kabul etti. Bu da hükûmetinin taktiklerinin Avrupa Parlamentosunda kınanmasına neden olan endişe verici durumu yatıştırdı.

Ancak bu, kesinlikle Erdoğan’ın sorunlarının sonunu getirmedi. İstanbul’un geriye kalan birkaç yeşil alanından birini koruma amaçlı bir protesto olarak başlayan olaylar apaçık şekilde otoriter hâle gelen bir hükûmete karşı öfkenin odak noktasına dönüştü. Gazeteciler bu eylemlerin ön sıralarındaydı ve geçen yıl dünya genelinde hapiste tutulan gazetecilerin beşte birinde fazlası Türkiye hapishanelerindeydi. Ancak Almanya Başbakanı Angela Merkel’in bu yılın başlarında düzenlenen ortak bir basın toplantısında gazetecilerin hapiste olması konusunu dile getirmesinin ardından Erdoğan, yalnızca birkaç gazetecinin tutuklu olduğunu söyleyerek ona çıkıştı. Erdoğan “Onlar gazetecilik çalışmaları nedeniyle hapse atılmadılar.” diyerek bu gazetecileri darbe planlamak, yasa dışı silahlara sahip olmak veya terör örgütlerine çalışmakla suçladı.

Bu söylem, anlaşmazlıkların meşru yollarla ifade edilmesiyle düzenli olarak alay eden bir siyasetçi için tipiktir. Erdoğan’ın dili tahrikkâr ve paranoya belirtileri taşıyor.  Erdoğan kürtajları sivillere hava saldırılarıyla karşılaştırmış ve bunu “ülkeyi dünya sahnesinden indirmeye yönelik alçak bir plan” olarak tanımlamıştır. Erdoğan sezaryenle yapılan doğumlara bile öfkelenmektedir. Her kadının en az üç, tercihen beş çocuk doğurması gerektiğini söylemekte, Türkiye’nin çok önemli aile içi şiddet sorununu hafife almakta ve 2002-2009 yılları arasında “namus” cinayetlerinin 14 katına çıkmasıyla ilgili kanıtları reddetmektedir.

Ancak Ankara ve İstanbul gibi kentlerde, azımsanmayacak sayıda modern, eğitimli, haklarını güçlü bir şekilde savunan kadın ve erkek bulunmaktadır. Milyonlarca kişi Erdoğan’ın kendi dinî görüşlerini demokratik yetkilerini epey aşacak şekilde topluma dayattığını düşünüyor. Bu kişiler bir caminin 100 metre yakınında içki satışını yasaklayan yeni yasadan bahsediyorlar. Bu yasak şimdi daha da etkili çünkü Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde 17.000 yeni cami inşa edildi. Bu kişiler “dindar bir nesil yetiştirme” sözünden hoşlanmıyor, özellikle de Erdoğan’ın AK Partisine mensup bir yetkilinin geçenlerde ateistlerin “yok edilmesi gerektiği” yönünde bir Twitter mesajı atmasından sonra.

Modern dünyada mantıklı insanların böyle kısıtlamalara hoşgörüyle yaklaşmasının da bir sınırı vardır. Geçen birkaç hafta içinde Türkiye’nin epey hoşgörüsüz Başbakanı, rıza almaksızın yönetmeye çalışmanın sınırlarını keşfetmiştir.”

8- THE GUARDIAN, Ahmet Davutoğlu, 17.06.2013

Orijinali: http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2013/jun/16/protests-represent-turkey-democracy-akp

BİZ TÜRKİYE’NİN TÜMÜNÜ TEMSİL EDİYORUZ

“–Hükûmetimiz Birinci Sınıf Bir Demokrasi İnşa Etmiştir ve Barışçıl Protestolara İzin Vermek Başarımızın Yansımasıdır–

İstanbul’daki Gezi Parkı olayları konusunda çok şey söylendi ancak bu olayları tamamen anlamak için daha geniş bir perspektiften bakmak şart.

Öncelikle Türkiye’de demokrasi açığı olduğunu iddia etmek yanlıştır. AK Partinin iktidara geldiği andan bu yana biz toplumun tüm kesimlerinin temel haklarını kullandıkları, istikrarlı ve adil bir sistem kurmak için çabaladık. Bu kolay olmadı; çok büyük engelleri aşmak zorunda kaldık. Bunlar arasında birçok başarısız darbe girişimi, partiyi ve liderlerini ortadan kaldırmak için siyasileştirilmiş yargı girişimleri de vardı. Bu sorunların üstesinden gelirken demokratik ilkeleri sıkı şekilde kucakladık, kamuoyunun bilgeliğine bel bağladık ve hukuk içinde hareket ettik. Kendimizi ülkenin iktidarı olarak değil, halkın seçtiği ve halka hizmet eden demokrasinin hizmetkârları olarak gördük.

Partimiz fikir ve inançların çeşitliliğini takdir eder çünkü bize kılavuzluk eden onlardır. Yönetimimize izin veren yurttaşlarımızın gücüdür. Bu, partinin birbiri ardına seçim zaferleri kazanmasının temel nedenidir.

İkincisi, başarımız sandığın ötesine geçiyor. Gerçekten tüm barışçıl protestolar demokratik katılım ve müzakereyi artırma başarımızı yansıtmaktadır. Ben kesinlikle inanıyorum ki başta genç kuşaklar olmak üzere daha çok kişinin siyasete müdahil olması muhtemelen gerçek bir demokrasi kültürünün sürmesini sağlayacaktır.

Siyasi katılım ve muhalefetin bir tehdit değil, demokrasinin ilerici bir aracı olduğunu düşünüyoruz. 2002’den bu yana Türkiye bunun birçok somut örneğini gördü. Aydınlar, halka mal olmuş kişiler ve gençlerle demokratikleşme, Kürt sorunu ve azınlık meselelerine ilişkin çalıştaylar ve müzakereler gerçekleştirildi. Gezi Parkı konusunda Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve protestocuların temsilcileri arasında gerçekleşen toplantının ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu temsilcileri protestoların başından bu yana birçok kez toplantıya çağırdı ve parka ilişkin düzenleme planını referanduma götürmeyi teklif etti.

Üçüncüsü, barışçıl protestoları demokratik bir sistemin parçası olarak görmemize karşın bu ilke ile kamu düzeninin korunması arasında ortak noktada buluşmamız da gerekmektedir. Protestolar hükûmetin parkın yeniden düzenlenmesine karşı barışçıl bir çevre eylemi olarak başlamıştı. Ne yazık ki şiddet ve aşırılık yanlısı gruplar onların taleplerini gasp ettiler. Hiçbir demokratik hükûmet yasa dışı veya gayrimeşru bir grubun kamu düzenini altüst etmesine, polise saldırmasına ve mülklere zarar vermesine izin vermez. Ancak protestoculara karşı güç kullanımında bazı hatalar yapıldı ve hükûmet bundan dolayı üzüntüsünü ifade etti. Bu konuda soruşturmalar yolda ve sorumlular bunun hesabını vermeye başladılar.

İlginç bir şekilde yalnızca bazı kışkırtıcıların AK Partiye karşı olması nedeniyle medya kuruluşlarının çoğu onların şiddetini görmezden geldi ve onları demokrasi yanlısı gruplar olarak bile betimledi. Bu yüzden Gezi protestolarının Türkiye’nin birinci sınıf demokratik ekonomiler seviyesine yükselmesi konusunda birtakım şüpheler uyandırmak için suiistimal edildiğini düşünüyoruz. Bununla beraber Reyhanlı’da yakın geçmişte yaşanan terör saldırısı medyada çok az yer aldı.

Biz toplumun büyük bölümünün desteğiyle seçildik ancak tüm ulusun iradesini temsil ediyoruz ve buna cevap veriyoruz. Demokrasi katılım, danışma ve fikir birliği kurmak demektir. Gezi Parkı ile yükselen talepleri duyduğumuz kadar bu hafta sonu parti mitinglerimizi dolduran yüz binlerce kişinin sesini de duyuyoruz.

Seçilmiş bir hükûmeti değiştirmenin tek yolu seçimlerdir. Partimiz, birinci sınıf bir demokrasi inşa etti ve biz buna büyük değer veriyoruz. Türkiye’de hükûmetler 1950 yılından bu yana dört kez siyasi alanın dışında kalan güçler tarafından devrildi. Biz halkın iradesini temsil ediyoruz ve siyasi iktidarımız tüm vatandaşlarımızın iktidarıdır.”

9- THE GUARDIAN, Richard Seymour, Sadece İnternet Sitesinde Yayımlanmıştır, 18.06.2013

Orijinali: http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2013/jun/18/turkey-standing-man

TÜRKİYE’NİN “DURAN ADAMI” PASİF DİRENİŞİN BİR DEVLETİ NASIL SALLAYABİLECEĞİNİ GÖSTERİYOR

“–Türk Hükûmeti Erdem Gündüz’ün Ağırbaşlı İsyanının Kendi Bunaltıcı Gücüyle Denk Hâle Gelmesinden Sonra Panik Yapmakta Çok Haklı–

Erdem Gündüz bir efsane. Ve bu statüyü kazanması sadece ayakta durarak oldu. Sol-Kemalist siyasi görüşe sahip performans sanatçısı Gündüz, pazartesi günü saat 18.00’de Taksim Meydanı’nda ayakta durmaya başladı. Saat 02.00’ye kadar polisin gaddarlığına karşı sessiz, inatçı ve ağırbaşlı eylemini sürdürdü. Sağlık Bakanı polisin yaraladığı protestocuları tedavi eden sağlık personelinin lisanslarını ellerinden almakla tehdit edecek kadar ileri gitti.

“Duran adam” pasif direniş geleneğinin bazı özelliklerini içinde barındırıyor. Hükûmetin bunaltıcı gücüyle başa çıkabilen, kararlı ancak pasif bir isyanın bazen inatçı rejimlerin ölüm çanı hâline gelebildiğini gösteriyor. İkincisi, pasif direniş tamamen sembolik değil, yöneticilerin hesaplarını altüst ediyor. Sovyetler Birliği, Çekoslovakya’yı istila ettiğinde bir kısım direnişçi sokak tabelalarını boyamış ve gizemli bir şekilde altyapının işleyişini durdurmuşlardı.

Gündüz’ün protestosu otoriteler için de bir hakaret ve soru niteliği taşıyordu: Onu dövsek mi? Neden, sadece orada duruyor. Peki orada bıraksak mı? Ama o zaman kazanmış olmaz mı?

Gündüz’ün ne yaptığını anlayanlar da ona sadece Taksim’de değil, Ankara’da, İzmir’de, ülkenin dört bir yanında katılmaya başladılar. Türk Devleti panik yapmakta çok haklı.

Sosyal medya, protesto konuları, sloganları ve taktiklerinin virüs gibi yayılmasını sağlıyor. Daha önceki “Twitter devrimlerinin” aksine, Türkiye’de sosyal medyaya halk kitlesel olarak erişiyor. New York Üniversitesine göre sadece bir günde, 28 Mayıs’ta protestoları haber veren 2 milyon tweet gönderilmiş. Paniğe kapılan devletin hakikat ve yalancılık konusunda tekelini yeniden inşa etme girişimi bundan dolayıdır.

Gündüz’ün sessiz protestosunun yansıttığı başka bir neden de hükûmetin protestolara cevabı olabilir. Zira hükûmet protestoları “istediğiniz kadar şikâyet edin, biz kararımızı verdik” şeklinde cevap vererek dağıtmıştı ve daha sonra şiddet gösterisiyle protestoları bastırmaya çalışmıştı. Bu öyle bir şok yarattı ki ulusal düzeyde bir isyana yol açtı. Daha sonra hükûmet günah keçileri aramaya başladı. Protestocuları “terörist”, “ayyaş” “Twitter’cı” olarak tanımlayan Erdoğan protestoların başlama nedenleri arasında bir tek hükûmet politikalarını saymadı.

Ancak Başbakan’ın İstanbul mitinginde de tekrarladığı gibi asıl tema, protestocuların Türk olmadığıydı. Hükûmete göre bu protesto dış kaynaklı ve uluslararası medyanın manipüle edilmesiyle ilişkili bir komplo teorisinin parçası. Hükûmet gerçek Türk ulusunun akşamları tencere-tava çalmadığını düşünüyor. Ancak YouTube’deki protesto videoları izlendiğinde görülecektir ki Türk polisi tarafından sokaklarda avlanan ve şaşırtıcı derecede çok biber gazı yiyen protestocular küçük Türk bayrakları da sallıyorlardır. Dalgın bir şekilde Atatürk’ün resmi önünde duran Gündüz’ün Türk olmaya dair farklı bir fikri var gibi görünüyor.

Bu devlet şiddetiyle doğrudan ilişkili bir konu. Bu protestoları bir arada tutan itici güç elbette devlet şiddetiydi. Protestolar birçok açıdan devletin zayıf yanıydı. AKP’nin 2002’den bu yana artan oy oranıyla kazandığı seçimlere ve devlet aygıtlarındaki düşmanlarına karşı verdiği, büyük ölçüde başarılı olan mücadelesine karşın kendi yükselişini pekiştirebilecek nitelikteki halk konsensüsünü asla elde edemedi.

Daha istikrarlı rejimler şiddeti ve baskıyı kendi iktidarlarını muhafaza edecek şekilde kullanabilirler. Bu hükûmet kendisi için varoluşsal bir kriz yaratmaksızın bunu başaramadı. Ulusal birliğin sembollerine karşı hükûmetin verdiği savaş ve protestocuları “ötekileştirme” girişimi bunun belirtileri.

Devlet şiddetinin hükûmetin geçerliliği hakkında derin sorulara yol açtığı söylenebilir. Polis şiddeti ayaklanmayı bastıramazsa ne bastıracak? Hükûmet bazı protestocu gruplarıyla gergin görüşmeler yapıyor ve Gezi Parkı konusunda gönülsüzce taviz verdi. Ancak protestolar artık yalnızca Gezi Parkı konusunda yapılmıyor ki… Umutsuzluğa düşen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da geçtiğimiz günlerde protestoculara karşı silahlı kuvvetleri salıverme tehdidinde bulundu.

Bu kendi meşruiyetini ve kurumsal yetkisini eski askerî seçkinlere ve özellikle de “derin devlete” karşı savaş açmak üzerine kuran bir hükûmet için sendeleyen bir adım olacaktır. AKP’nin eski düşmanlarının protestoları bastırmak için yeniden doğmalarını sağlayacaktır. Üstelik hükûmetin böyle bir durumda hayatta kalıp kalamayacağı da ucu açık bir sorudur.

Gündüz’ün dokunaklı ve hareketsiz protestosu Türkiye’deki rejimin büyük bir tehlike altına girmesinin simgesidir.”

*** Yukarıdaki yorumların çevirisi bana aittir.

Orta Doğu uzmanı köşe yazarı Patrick Cockburn’den Türkiye protestoları analizi…

THE INDEPENDENT ON SUNDAY, Patrick Cockburn, “World View” Köşesi, 09.06.2013

Orijinali:  http://www.independent.co.uk/voices/comment/erdogans-mishandling-of-protests-has-exposed-the-myth-of-a-stable-turkey-8650706.html

ERDOĞAN’IN PROTESTOLARI İYİ İDARE EDEMEMESİ, İSTİKRARLI BİR TÜRKİYE MASALINI İFŞA ETTİ

 “— Başbakanın ülke içindeki ve düşmanlarla olan kargaşaya karşılık verememesi “yeni bir Osmanlı imparatorluğu” konusundaki lakırdıları saçma hale getirdi —

     Türk hükümetinin Taksim Meydanı’ndaki çınar ağaçlarını koruma amaçlı küçük bir gösteri olarak başlayan ve şimdiye kadar meydana gelen en büyük ve en yaygın halk protestosuna dönüşen protestolara karşı attığı yanlış adımlar komedi gibi. Görsel ve sosyal medyada gösterildiği üzere Türk güvenlik güçleri barışçıl protestoculara tazyikli su ve biber gazıyla saldırmakla yine klasik bir hata yaptılar. Kalabalıkları kızdırmak ve kışkırtmak için yeterince şiddet kullanıldı.

     Televizyonların acımasız davranan güvenlik güçlerini sansürlediği veya gazeteci ve medya sahiplerinin korkutulduğu bir zaman vardı. Ancak insanların yerli ve yabancı olmak üzere birden çok televizyon kanalı izleyebildiği günümüzde bu mekanizmalar artık pek işlemiyor.  CNN TÜRK’ün yaptığı gibi penguen belgeseli yayımlanırsa bir bilgi boşluğu oluşur ki bu boşluk protestocular tarafından hızla dolduruldu. Neler olduğunu hükümetin gözüyle anlatılırsa marjinalleşir ve görmezden gelinir.

     Başbakan Erdoğan gibi marifetli siyasetçilerin ve etrafındakilerin bu kadar kısa sürede bu kadar çok hata yapması şaşırtıcı. Erdoğan bu tuzağa nasıl düştü? Burada iktidarı çok uzun süre elinde bulunduranların kendini beğenmişliği söz konusu. Bu kişiler, tavsiyeleri reddederler ve muhaliflerini şeytanlaştırıp aşağılarlar. Bu sadece Türklere özgü bir şey değil. Aynı şey eski İngiltere Başbakanları Thatcher ve Blair’in de başına gelmişti.

     Gel gör ki, Türkiye, bu protestolar konusunda Orta Doğu devletleri arasında değildir. Türkiye ile Batı Avrupa devletleri arasında paralellik kurulmalıdır. Yabancıların Türkiye’yi anlamakta zorlanmalarının bir nedeni de siyasetin bölgedeki diğer Müslüman devletlerle benzerlik taşıdığına kanaat getirmeleridir. Türkiye’nin 1960’tan bu yana dört askeri darbe yaşadığı doğru, 1980 askeri darbesinde 450 kişi işkence altında öldü, 50 kişi idam edildi ve birçok kişi de kayboldu. En az 178.000 kişi tutuklandı ve bunların neredeyse hepsine işkence yapıldı, 64.000’i de hapse atıldı.

     Bu taraftan bakılırsa Türkiye’deki siyaset Baas Partisi ile yönetilen Irak rejimi veya Arjantin’deki cunta dönemlerini andırıyor. Ancak Türkiye Latin Amerikalı veya Orta Doğulu polis devletlerinin aksine asla seçim yapmaktan vazgeçmedi. Askeri iktidarın en etkili olduğu dönemlerde dahi Türkiye demokratik bir devlet olmaktan tamamen vazgeçmedi. Her zaman güçlü partiler seçimlere adaylıklarını koydu ve hiçbir zaman Mübarek’in Mısır’ında veya Saddam’ın Irak’ında yaptığına benzer tepeden inme bir iktidar olmadı.

     Taksim Meydanı protestolarına dair dış basın yorumlarıyla Türkiye’deki “laiklik” ve “İslam” rekabete değinilmekte. Ancak bu yazarların, söz konusu sözcüklerin Türk bağlamında ne anlama geldiğinden haberleri olmadığı çok açık. Zira Türkiye’de “laiklik” subaylar, çalışan kesim, devlet memurları, polis güçleri ve iyi eğitimli insanlar gibi geniş bir kitle tarafından benimsenen bir dini kült kadar sıkı bir inanca dayanır.

     Ancak Atatürk’ün mirasının kalbinde yatan laiklik değil, etnik toplulukları olmasa bile tüm Türk toplumsal sınıflarını cazibesiyle kendine çeken, hararetli bir milliyetçiliktir. Belki de bu yüzden Erdoğan güneydoğuda Kürtlerle 30 yıldır süren gerilla savaşını ateşkes anlaşmasına karşın sona erdirmekte bu kadar zorlanıyor.

     Taksim Meydanı protestoları ve Türkiye’nin Suriye iç savaşının içine bezdirici şekilde bu kadar çekilmesi, yeniden dirilen Türkiye’nin Orta Doğu, Balkanlar ve Karadeniz bölgesindeki eski Osmanlılık lafların sonunu getirdi.

     Bu bana her zaman Erdoğan Türkiye’sinin siyasi, askeri ve ekonomik gücünü abartmak gibi gelmiştir. “Yeni Osmanlılar” fikri Ankara’nın anlamakta geç kaldığı gizli tehlikeleri beraberinde getirmektedir.

     Öncelikle Türkiye hangi bölgede edindiği nüfuzunu hayata geçirecek? Lübnan, Suriye, Irak ve İran gibi ülkeler ki bunlar yabancı devletlerin müdahalesi için dünyadaki en tehlikeli yerler.

     Öte yandan bu günlerde “Yeni Osmanlılardan” pek de bahsedilmiyor. Erdoğan’ın Suriye Devlet Başkanı Esed ve hükümetinin çabucak devrileceği yönünde oynadığı kumar boşa çıktı. Türkiye, Suriye’yle 500 mil uzunluğundaki güney sınır boyunca yayılmaya başlayan azgın bir savaşı kucağında buldu. Suriyeli liderler Erdoğan’ın Suriye rejimi konusundaki eleştirilerini Türkiye’ye uygulayarak Erdoğan’ın istifa etmesini talep ederek eğleniyor, keyiflerine bakıyorlar. Türkiye sonunda Suriye’de ABD’nin bir vekili haline geldi ki Türkiye’deki halk bundan hoşnut değil.

     Erdoğan, Beyaz Saray’a kolay erişimi konusunda kendini iyi hissediyor olabilir, ancak Tahran ve Şam’da kendine ciddi düşmanlar edindi. Bunların şu anki protestolarla ilgisi olmadığını düşünmek için bir sebep yoktur. Türkiye hem kendi Kürtleriyle hem de Irak’taki Kürtlerle İran’ın muhalefetine rağmen uyuşmakta zorlanacak.

     Türkiye bilhassa şu an Suriye ve Irak’ta patlayan mezhepsel ve etnik çatışmalara bulaşma konusunda gerekli donanımlara sahip değil. Kendi Kürt meselesini dahi çözmüş değil ve dolayısıyla yurtdışındaki mezhepsel ve etnik çatışmalarla baş edemez.

     Erdoğan’ın Taksim Meydanı protestolarıyla başa çıkmaya çalışırken yaptığı hatalar ve Türk dış politikasının başarısızlıkları telafi edilebilecek nitelikte.

     Ancak Türk devletinin zayıflıkları ve ülke içindeki siyasi bölünmelerin derinliği şu anda daha da belirgin hale gelmektedir. Gösteriler aynı zamanda Türkiye’nin ekonomik başarı tarafından önceden maskelenen / gizlenen başarısızlıklarına işaret etmektedir.

     Türkiye’nin Batısındaki gece isyanları, güneyinde patlayan bombalar ve doğuda Kürtlerin yeniden huzursuzlaşması ihtimali ülke içinde ve dışında Türkiye’nin başarılı olduğu öyküsünü temelinden sarsmakta.”

*** Yukarıdaki yorumun çevirisi bana aittir.

ImagePa

Protestolara İngiliz basınından tam destek…

1- FINANCIAL TIMES, David Gardner-Daniel Dombey, 08.06.2013

Orijinali: http://www.ft.com/cms/s/0/79b2764e-cfa1-11e2-a050-00144feab7de.html#axzz2VqRK9x00

BİR TEMPO DEĞİŞİKLİĞİ

“— Toplumun tüm kesimlerine mensup kişiler inatçılığı iktidardaki partisi AKP’yi bölme riski teşkil eden Recep Tayyip Erdoğan’a karşı birleşti —

Erdoğan Taksim Meydanı’nın yabancı terör örgütleriyle bağlantılı aşırılık yanlıları, alkolikler, başıboşlar, çapulcular ve yağmacılarla dolduğunu söylüyor.

Ancak 2011 tarihli Tahrir Meydanı’ndan ziyade 1968 yılının Paris gençlik hareketlerini andıran bir komünün bulunduğu yerde bir haftanın geçmesinin ardından, Taksim daha tehlikeli bir yere dönüştü: modern Türkiye’yi kendi dindar imajına göre şekillendirmek isteyen bir adamın iddialarını boşa çıkaran, şenlikli, kentli bir istihza vahası. Türkiye’nin son on yılki öyküsünün büyük bir bölümünü teşkil eden Erdoğan öyküsü bu hafta hırpalanmış oldu.

Polis geçtiğimiz Cumartesi Taksim Meydanı’ndan Cumhurbaşkanı Gül’ün talimatıyla çekildi. Gül şu an Başbakanın hırçın öfkesiyle zıtlık teşkil edecek biçimde ve açıkça uzlaşmacı bir rol oynuyor.

Ancak polisin davranışlarına karşı öngörülemeyen şekilde fışkıran tepkiler, İstanbul’un yüzüne alaycı bir gülümseme kondurduğu gibi, Türkiye’nin de yüzünü değiştirebilir. Başkent Ankara dâhil olmak üzere Türkiye’nin diğer kentlerinde çatışmalar daha da şiddetli olarak devam ederken Taksim’den hiç yüzü gülmeyen Erdoğan’ın hilafına öfke kadar kahkaha da yükseliyor.

Taksim’de toplananlar arasında laiklik yanlısı Kemalistler, Kürt milliyetçileri, solcular ve milliyetçiler, mavi yakalı sendikacılar, tıp veya akademisyen dernekleri, kentli liberaller ve tam olarak tanınmamış Şii azınlık olan Aleviler, anarşistler ve eşcinseller, Sufi Müslümanlar ve yoga yapanlar, hatta Guy Fawkes maskesi takan, peçeli bir yaşlı kadın bile var. Kentin üç futbol takımının taraftarları da bunların arasında.

Başbakanı hedef alarak yapılan doğaçlama dokundurmalar “Alkolikler Birliği Grubu” ve “Çapulcular Dayanışma Cephesi” tarafından yapılıyor. (Bunların bir örneği, “Ayık kafayla çekilmiyorsun Tayyip”) İstanbul merkezli Açık Toplum Vakfı başkanı Hakan Altınay “Burası hukuk tarafından tanımlanmamış, özgürleştirilmiş bir alan, bu bizim karnavalımız. Biz daha önce hiç karnaval kutlamamıştık.” şeklinde konuşuyor.

Bu Erdoğan’ın aurasını eritti. Altınay “Erdoğan artık ‘devlet benim’, diyemeyecek. Bu saygısızlık onu tamamen çökertti.” diyor.

Bu yara berelerin çoğu Twitter kanalıyla geldi. Türkiye’nin çoğu yayın kuruluşu uzun bir süre boyunca protestoları yayımlamadı. İstanbul’un merkezi göz yaşartıcı gaz bombalarıyla boğulurken özel yayıncılar Mars’taki radyasyon, şizofreni ve penguenlerle ilgili programlar yayımladılar. Bağlantı kopukluğunun gerçeküstü niteliği, Twitter kullanıcıları tarafından belirtildi ve Erdoğan Twitter’ı topluma karşı bir tehdit olarak tanımladı. Taksim’de bir duvar yazısında “Devrim televizyon kanallarından yayımlanmayacak. Tweeter’dan öğrenilecek.” yazıyordu.

Şu an sorulması gereken soru Erdoğan’ın tüm bunlara nasıl tepki vereceği. Dün Kuzey Afrika’dan geldiğinde taviz vermez bir ruh hali içindeydi ve Taksim komününü “ezmek” isteyen binlerce taraftar tarafından karşılandı. Türkiye’nin 2002’den bu yana yükselen şahsiyeti olan Erdoğan, oyların yüzde 50’sini aldığı halde neden otoriter ve diktatör eğilimli olarak tanımlandığını anlayamadığını söylüyor.

Erdoğanın iktidarı boyunca Türkiye kendine güvenen, refah içinde bir bölgesel güç haline geldi. Ancak o ordu ve yargı içindeki Kemalistleri dize getirene kadar mücadele verdi. 2007’de komutanlar İslamcı geçmişinden ötürü Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını engelleyerek bir anayasal krize neden oldular. Erdoğan seçim talep etti ve büyük bir çoğunlukla seçimi kazandı. 2011’de de yeniden seçildiğinde ona verilen oylar daha da artmıştı. Altınay “Şimdi içgüdüsel olarak başka bir darbenin kokusu alınıyor.” diyor.

AB Bakanı Bağış ise “Bunların hepsinin planlanmış olduğundan şüphelenmekte haklıyız. Zamanı geldiğinde bunu kamuoyuyla paylaşacağız.” diyor.

Bu ise isyanın doğasını yanlış tanımlıyor. Erdoğan Anadolu’nun kalbiyle içli dışlı ilişkisinin kendisine Türklerin özel yaşam alanına müdahale etme hakkı verdiğini zanneden, kutuplaştırıcı bir şahsiyet. Alkollü içki tüketimi ve kürtaj konusundaki kısıtlamalar, tüm Türklere ayran içmelerini ve kadınlara daha çok çocuk sahibi olmalarını söylemesi gibi. Şu anda hapiste olan yüzlerce komutana karşı açılan bazı davaların uydurma suçlar nedeniyle açıldığı ortaya çıkana kadar, Erdoğan’ın orduyu dizginlemesi halkın geniş ölçüde desteğini almıştı. Ancak bu yasa gazeteciler ve muhaliflere karşı da bir tokmak olarak kullanıldı.

Ancak bu benzersiz ve uçarı sivil ayaklanmanın kapsayıcı noktası, çoğulcu bir toplumun ne Erdoğan’ın ataerkilliğinin boğucu bir şekilde kucaklamasını, ne de geçmişte yaşayan Kemalist ve milliyetçi sınıflandırmanın sakat kontrolünü kabul edeceğidir. Bunların hiçbiri Türkiye’deki canlılığı ve çeşitliliği herhangi bir şekilde yansıtmıyor. Türkler Kemalizmin katı öğretilerinden ve topluma devletin sistematik müdahalesinden, Erdoğan’ın yeni İslamcılığı topluma el koysun diye silkinip kurtulmadılar.

Muhafazakar Today’s Zaman gazetesinde köşe yazarı Yavuz Baydar “İnsanlar bu kadar yıldan sonra başka bir deli gömleğini kabul etmeyeceklerini söylüyorlar. Onlar resmi muhalefete yetersiz kaldıkları yönünde bariz bir işaret gönderiyorlar.” diyor.

Şimdiye kadar AKP’yi destekleyen, Müslüman liberal yazar Mustafa Akyol “2007’de AKP’yi hor görenler çoğunlukla laiklik yanlılarıydı. Şimdi yalnızca onlar değil, çok daha geniş çevreler AKP’yi hor görüyor.”

İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından yapılan bir internet anketine göre göstericilerin yaklaşık üçte ikisi 30 yaşının altında, yarısından çoğunun bu ilk eylemi ve yalnızca birkaçı bir siyasi partiye kendini yakın hissediyor. Ancak liberal köşe yazarı Kadri Gürsel’e göre bu gençler ebeveynlerinin desteğini arkalarına almışlar.

Yayılmakta olan bu sesli tedirginlik, AKP’den ziyade Erdoğan’a karşı… Dördüncü dönem Başbakanlık yapamayacak olan Erdoğan artırılmış yetkilerle Cumhurbaşkanlığına geçmek istiyor. Kendisine sadık olanlar ona hayran, ancak maiyetinde bulunanlar tarafında tecrit edilmiş olan, eleştiriye tahammülsüz Erdoğan bir Türk yetkiliye göre şu an kendisini  “ailesi tarafından ihanete uğrayan bir baba” gibi hissediyor.

Yetkili “Bizim demokrasi anlayışımız katılımcı değil. Protesto hakkını demokrasiye dâhil etmiyoruz.” diyor. İdeoloji farklılıkları bir tarafa, AKP ve beceriksiz rakipleri “kazanan her şeyi alır” şeklinde bir siyaset kültürüne inanıyorlar. Türkiye çapında köklü bir kitle hareketi inşa ettikten sonra bu krizin aslında kendisi hakkında olması, Erdoğan hakkındaki paradoksu teşkil ediyor. Ayrıca inatçılığı partisi AKP’yi bölebilir. Akyol “Oy verebileceğim daha iyi bir alternatif yok ancak Erdoğan’ın gücünün maksimuma çıkmasına katkıda bulunmak istemiyorum.” derken Gül taraftarlarından biri “AKP içinde kesinlikle partiyi Tayyip Erdoğan’ın narsizminden kurtarmaya yetecek kadar birçok farklı düşünce şu an mevcut.” diyor.

Bu hafta demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret olmadığını belirten Gül ise Gezi Parkı eylemcilerini övdü ve polisin gaddarlığı nedeniyle özür diledi. Gül, Erdoğan’ın bariz rakibi olabilir. Öte yandan bir yıldan uzun süredir Erdoğan’la araları bozuk olan Gülen taraftarları onunla aralarındaki mesafeyi koruyorlar ve onun zaaflarından faydalanabilirler.

EDAM adlı bağımsız liberal düşünce kuruluşunun başkanı Sinan Ülgen “Başlangıçta Erdoğan’ın iktidarına hiçbir risk olmadığını düşünüyordum. Ancak şimdi böyle cüretkâr davranmaya devam ettiği takdirde partiyi bölebileceğini görmeye başladım.”

Erdoğan Gezi Parkı’nı buldozerle yıkarak Topçu Kışlası’nın bir replikasını inşa etmekte ısrarlı.

Cumhurbaşkanı Gül ve AKP’nin kıdemlileri Erdoğan’a tavrından vazgeçmediği takdirde alternatifin Taksim Meydanı’nı zor kullanarak yeniden ele geçirmek olduğunu söyleyebilirler. Bu da hem Erdoğan’ın itibarı, hem de Türkiye için yıkıcı bir sonuç olacaktır.

Erdoğan bu seçkin konumunu, iktidarı akıllı bir şekilde kavramasından  ve bir pragmatist yaklaşımı ile temin etti. Ancak Başbakan Taksim’den iki adım uzaklıktaki kabadayı mahallesi Kasımpaşa’da büyüdü. Gürsel’e göre “‘Erdoğan bir sokak savaşçısı, kavga etmekten hoşlanıyor ve daha yeni sokaktaki bir kavgayı kaybetti. Bu onun için dramatik bir şey. Şimdi artık ne yaparsa yapsın bunu dayak yemiş biri olarak yapacak.’”

Image

2- THE OBSERVER, Peter Preston, Press and Broadcasting Köşesi, 09.06.2013

Orijinali:  http://www.guardian.co.uk/media/2013/jun/09/media-pluralism-turkey

ÇOĞULCULUK SADECE SAYISAL ÇOKLUKLA GARANTİ EDİLEMEZ. TÜRKİYE ÖRNEĞİNE BAKIN

“Bir düzine büyük televizyon kanalına, 50 civarında ulusal gazeteye ve yüzlerce yerel radyo istasyonuna sahip olan Türkiye, medya çoğulculuğu açısından bir cennet olmalıydı. Peki, neden geçen hafta Taksim Meydanı’na akan büyük ve kızgın kalabalıklar bizim gazetelerimizin ilk sayfalarına bile girdiler de Türk televizyon kanallarında veya Sabah gibi güçlü gazetelerin manşetlerinde bu kadar uzun süre yer almadılar?

Çünkü bir hükümet sert oynamak istediğinde çoğulculuk bir zayıflık olarak da kendini gösterebilir. Gazeteyi satın alan bir işadamı ise aynı işadamı diğer çıkarlarına zarar verecek yayınlar yapmaz. Kazanacağın devlet ihalesi başkasına gidebilir, vergi memurlarının aniden size baskın yapmasını bekleyebilir ve yayın lisanslarının çok kısa süreli olma durumuyla karşılaşabilirsiniz.

“Seçilmiş diktatörlük” yapan bir hükümetin medya sahiplerini mağlup edip mahcup edecek, cesur gazeteci ve köşe yazarlarını kontrol edecek birkaç yolunun olduğunu anımsayalım. 70 veya daha fazla gazetecinin hala hapiste olduğunu hatırlatayım.

Genç, parlak ve öfkeli Türklerden oluşan kalabalıklar geçen hafta televizyon kanallarının önünde protesto gösterileri yaptılar. Türkiye’nin kentlerinde yaşayan herkesin bildiği gerçekleri yansıtmayan bir basın-yayın rejimi, güvenilir bir sistem değildir. Medyanın güven yitirmesi durumunda hükümetin kendi demokratik otoritesini savunacağı bir aracı da kalmaz.

Erdoğan’ın üç kez seçilmiş olması kendisine büyük bir meşruiyet veriyor. Ancak bu meşruiyet aynı zamanda devam eden demokrasi sütunlarının varlığına da bağlıdır ki basın ve yargının özgürlüğü buna dâhildir. Burada da görülebildiği gibi, AKP hükümeti kendisini de rahatsız edecek utanç verici bir durumun oluşmasına neden olmuştur. İşler kötü gittiğinde özgürlük mekanizmalarına inanmazsanız, işte o zaman insanlar sokaklara dökülürler. Baskı çiğ de olsa, korkunç sonuçlar doğurabilir.”

Image

3- FINANCIAL TIMES, Brookings Institution Başkan Yardımcısı ve eski Ekonomi Bakanı Kemal Derviş, Sadece İnternet Sitesinde Yayımlanmıştır, 09.06.2013

Orijinali: http://www.ft.com/cms/s/0/56d793ce-cf84-11e2-be7b-00144feab7de.html

PROTESTOLARDAN MODERN BİR TÜRKİYE DOĞABİLİR

“–Hoşgörü ve Evrenselcilik Bu Genç Ülkeyi İlerletecektir–

2011 yılında Arap dünyasında kargaşa başladığında bazı Batılı uzmanlar, “Türk modelinin” nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan diğer ülkelere örnek teşkil edebileceğini savunmuşlardı. Ancak mayıs ayının sonunda başlayan gösterilerin dünyaya çizdiği tablo, kökleri siyasi İslam’dan gelen muhafazakâr bir parti yönetimindeki iyi işleyen bir demokrasiye sahip ülkeden çok farklı bir ülkenin tablosuydu. Bu tablo, Türkiye toplumunun bir kısmının ataerkil bir liderlik tarzından, laik hayat tarzları üzerine yapılan ve artmakta olan baskı ve kısıtlamalardan memnun olmadığını gösterdi.

Peki, Türk modeli parçalanıyor mu? Toplumu bölen fay hatları daha fazla istikrarsızlık, şiddet ve baskıya mı neden olacak? Karamsar bir senaryo mümkün ancak ben bu olaylardan gerçek bir Türk modelinin de çıkabileceğinin mümkün olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle büyük kentlerden tüm ülke geneline yayılan toplumsal hareket kapsayıcı ve geniş kapsamlıydı. Protestolar bir yetkilenme duygusunu açığa çıkardı. Laiklik yanlısı ancak çoğu apolitik olan gençler; Müslüman dindarlar, kariyerinin ortasındaki çalışanlar ve fabrika işçileriyle bir araya geldiler. Taksim Meydanı’na yakın bir caminin müezzini polise camiye sığınan gençlerin hiçbirini tutuklayamayacaklarını söyledi.

Göstericiler çoğunlukla barış yanlısıydı hatta eylemlerin ertesinde temizlik yaptılar. 4 Haziran’da Kandil gecesi birçoğu dindar olmayan genç eylemciler dindar Müslümanlarla birlikte namaz kıldılar. Eylemcilerin temel mesajı, hükûmeti devirmek veya herhangi bir kişiye herhangi bir dayatma uygulamak istemedikleri yönündeydi. Onlar sadece kendi uygun gördükleri şekilde yaşama özgürlüğünü (toplum içinde el ele tutuşmak, içki içmek veya içmemek, kendi istedikleri şekilde giyinmek) kazanmak istiyorlar. Doğa, çeşitlilik ve bireysel özgürlüklere saygı gösteriyorlar.

İkincisi, AKP’nin bazı kıdemli üyeleri polisin aşırı güç kullandığını kabul ettiler. Cumhurbaşkanı Gül uzlaştırıcı mesajlar verdi, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç polisin aşırı göz yaşartıcı gaz bombası kullanmasından dolayı özür diledi. Bazı muhafazakâr köşe yazarları, gençleri dış mihrakların manipüle ettiği holiganlar olarak görürken diğer muhafazakârlar göstericilerin bazı taleplerinin anlaşılması gerektiğini savundular.

Artık gerçek Türk modelini inşa etme fırsatı gelmiştir. Laiklik yanlısı gençlerin büyük bir bölümü, daha önceki kuşakların pek de yapamadığı şekilde, daha dindar olan kardeşlerinin inançlarına ve yaşam tarzlarına saygı duyduklarını gösterdiler. Kız öğrencilerin başörtüsü taktıkları için üniversitelere alınmadıkları günlere geri dönmek istemiyorlar. Eğer muhafazakârlar ve dindar yurttaşlar da diğer yurttaşların kendi yaşamlarını istedikleri gibi bağımsız bir şekilde sürdürme isteklerini gerçekten kabul eder ve iktidar partisi de daha büyük bir çoğunluğun rızası olmaksızın ülkeyi etkili bir şekilde yönetemeyeceğini idrak ederse işte o zaman Türkiye, Avrupa’daki Hristiyan Demokratların Müslüman versiyonunu yaratabilir. Ortanın solundaki muhalefetin de ülkeyi oluşturan çeşitliliği tam olarak kucaklaması ve canlı bir alternatif durumuna gelmesi gerekiyor. Bu gerçekleşirse Türkiye, o zaman başkaları için gerçekten bir örnek teşkil edebilir.

Önümüzdeki yıllar çok önemli. Ben iyimserim çünkü yaşanan son olaylar yüzü ileriye dönük genç bir ülkeyi gösterdi ve Anadolu İslam’ının büyük şahsiyetleri Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ın dizeleriyle yüzyıllardır kuşaktan kuşağa taşınan bir hoşgörü ve evrenselcilik mesajı verdi. Son olarak modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk’e gösterilmeye devam edilen saygı; Cumhuriyet’in hâlihazırda elde ettiği modernleşme, kadın hakları ve refaha giden çetin yolda kat edilen büyük mesafeyi yansıtıyor.”

Image

4- THE DAILY TELEGRAPH, Başyazı, 10.06.2013

Orijinali: http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/europe/turkey/10109387/A-time-for-reason.html

SAĞDUYU ZAMANI

“Bir protesto dalgasının Türkiye’yi yaklaşık iki hafta önce ele geçirmesinden bu yana Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir dramın nasıl krize çevrileceği konusunda herkese bir ustalık dersi verdi. Ortalığı sakinleştirmek yerine eylemcileri “çapulcu”, “anarşist” ve “terörist” olarak adlandırarak kınadı ve sindirilmiş bir medyanın önemsiz gösterdiği protestolar konusundaki bilgileri yaydığı için Twitter adlı sosyal medya sitesini “tehdit” olarak tanımladı. Ayrıca genel olarak onun ve başarılarının aşağılanmasını ifade özgürlüğü değil, isyana teşvik olarak değerlendirdi. Bu davranış, zalim polisin kalabalıkları sis bombaları ve göz yaşartıcı gaz bombalarını kullanarak dağıtma girişimleriyle birleşince Türk toplumunun birçok kesimini çileden çıkardı ve fevkalade ateşli bir durumu yarattı.

Elbette Türkiye, Mısır değil; Taksim Meydanı da Tahrir değil. Erdoğan hakikaten popüler bir lider, özellikle de kırsal kesimlerin muhafazakâr Anadolulu nüfusu arasında. Erdoğan aynı zamanda etkileyici bir ekonomik büyüme de sağladı. Onun iktidarı boyunca ülke doğu ve batı arasında bir köprü, Avrupa ve ABD için eşsiz bir ortak ve siyasi İslamcılığın (iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’ni doğuran hareket) nasıl demokratik değerlerle bağdaştırılabileceğinin iyi bir örneği olarak görüldü.

Maalesef Erdoğan’ın giderek artan şekilde saldırgan ve otokratik tutumu bu başarıları riske atıyor ve demokrasinin yalnızca bir hedefe giden araç olduğunu düşündüğüne dair eski korkuları diriltiyor. Bu hedef de tek partili bir devleti inşa etmek ve Atatürk’ün kurduğu laik düzeni erozyona uğratmak. Aynı zamanda Türkiye’ye mesafeli davranılması gerektiğine inanan Avrupa Birliği içindeki devletlere de (ki söylemekten gurur duyuyoruz, İngiltere bunlardan biri değildir) bulunmaz bir koz veriyor. Erdoğan’ı sağduyuya davet ediyoruz.”

*** Yukarıdaki yorumların çevirisi bana aittir.