Meraklısına Çeşme Cep Rehberi

Efendiiim, “Çeşme Vakti Geldii, Ahalii!” başlıklı yazımın devamı niteliğinde, Çeşme‘de benim sevdiklerimin listesi aşağıda. Buyrun tepe tepe kullanın! 🙂

Gidilebilecek plajlar:

Sıcacık suyu olan, Maldivler mavisi ama dalgalı deniz sevenlere Ilıca Halk Plajı (giriş bedava, duş 2 tl, kendi şemsiye ve sandalyelerinizi götürebilirsiniz, ama kiralanacak şezlong-şemsiye de var) Burada içine ılıca suyu akan noktayı bulun ve orda durun 🙂 Çeşmeli arkadaşım Ayşe Kongur sağ olsun söyledi, buranın adı Yıldızburnu imiş. Sabah erken saatlerde Ilıca çarşaf gibi, daha bir şahane oluyor. Üstelik kumluk. Tam bana göre!

57530-ilica-fotograf-1

Ilıca Plajı…

Çok berrak, kumluk, ama suyu çivi gibi soğuk deniz sevenlere Altınkum (maalesef Okan’ın yeri kapanmış, Fun Beach’i de hiç ama hiç beğenmedik. Nedenleri aşağıda. Fly Inn’i deneyebilirsiniz. Ben gidemedim ama övülüyor. Buranın içinde Tektekçi bar ve 16 yaşından küçüklerin alınmadığı Bej de var.)

Altınkum panoraması (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Altınkum panoraması (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Altınkum, bir de suyu soğuk olmayaydı iyiydi (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Muhteşem Altınkum, bir de suyu soğuk olmayaydı iyiydi (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Fun Beach’i neden mi beğenmedik? Üç kişi tam 150 TL giriş parası almayı bildiler, ama 70’lerden kalma dandik, eski püskü, bir de üstüne yarısı yok olmuş şemsiyeyi bize reva gördüler. Hem de üç kişi gölgede kalmak istediğimizi söylememize rağmen! Boş yerler de doluydu. Orası rezerve, burası rezerve… Yalan çoğu bence. Sonuçta tabii ki güneşte yanıp haşlama olduk. Wi-fi kodu yok. Garsonlar ilgisiz. Kendilerine teessüflerimi bildiriyorum.

IMG_1764

Fun Beach’in ihmalkarlığının kanıtı olan, yarım şemsiye… Hiç yakıştıramadım! (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Fun Beach’in tek güzel yanı, denizdeki şişme oyuncaklardı. Ama tepelerine çıkabilene aşkolsun!

Fun Beach'teki deniz oyuncakları... Öyle kolay göründüğüne bakmayın, çıkması gayet zor! (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Fun Beach’teki deniz oyuncakları… Öyle kolay göründüğüne bakmayın, üstüne çıkması gayet zor! (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Kumluk bölümleri olan, ama iskeleden de denize girilebilen, sevdiğim bir diğer plaj meşhur Aya Yorgi Koyu. Burada birçok “beach club” var, ama biz Kafe Piyi (eski adıyla Sole Mare) beğendik. Wi-fi kodu burada da yoktu, ama şezlongların arkasında telefon şarj etmek için priz takmışlardı, etkilendim doğrusu 🙂 Giriş hafta içi 30 TL. Bence gayet makul. Zaten Çeşme‘de daha ucuz beach club’a rastlamadım. Bulan bana da söylesin 🙂 Güneşi hiç korunmadan, sünger gibi emmek isteyenler, deniz üstü fileleri süsleyen veya iskeledeki şemsiyesiz minderlerde güneşlenebilirler. Ayrıca arkada çimlik bir bölüm de mevcut. Biz yine klasik, deniz manzaralı ve şemsiyeli şezlongları seçtik yaşımız gereği 😛 Garsonlar kibar, güleryüzlü ve tatlı dilli. Izgara köfte yedik, çok lezzetliydi. Akşamüstü de içkinizi ve pareonuzu alıp bar bölümüne geçerseniz, günbatımına karşı dans edebilirsiniz. Çok keyifli oluyor. Burası koyun en sonunda (ya da en başında 🙂 olduğu için suyu Babylon’a göre daha temiz gibi göründü bize. Üstelik girişi oradan daha ucuz. Babylon’un yemeklerini de beğenmemiştim zaten.

solemare

Kafe Pi’nin plaj kısmı

Bebekli veya küçük çocuklu aileler için aynı koydaki Paparazzi‘yi önereceğim. Sessiz, sakin, kafa yormayan ama kaliteli müzikler çalan, yaş ortalamasının nispeten yüksek olduğu, kısacası “Çılgın Kalabalıktan Uzakta” bir yer. Neredeyse benle yaşıt bir müessese 🙂 İki yıldır gitmedim ama ondan önce düzenli olarak gidiyordum. Yemekleri de lezzetlidir. Kumluk bölümde rezervasyon yaptırırsanız çocuklarınız gözünüzün önünde güven içinde oynar, siz de yerinizden kalkmadan onları seyredebilirsiniz.

Paparazzi2

Paparazzi’nin kafa dinlemelik kumsalı…

Yine ailelerin tercih ettiği, yaş ortalaması yüksekçe bir yer de Dalyan’daki Ladin Otel. Burası üç yıldızlı bir tesis ve plajı dışarıdan gelenlere açık. Sezonluk indirim kartıyla giriş, hafta içi 10, hafta sonu 17.50 TL. Temiz tuvaletleri, güzel yemekleri (şakşuka, pide, köfte, hepsi süperdi, taze balık da var), harika bir manzaraya sahip. Yumuşak müzikler çalıyor. Garsonlar pek ortada olmasalar da tatlı ve efendi çocuklar. Ama bu çok önemli değil, şezlongların yakınındaki bara gidip istediğinizi ısmarlayabilirsiniz. Hatta bu rahatlık, belki sürekli bir şey yiyip içmeniz için başınıza dikilen bazı mekanların garsonlarından daha avantajlıdır. Denize iskeleden giriliyor. Deniz kestanelerine basmamak için kendinizi yere basmadan suya atmanızı öneririm. Çakıl ayakkabınız varsa daha iyi. Suyu Altınkum kadar berrak değil, ama deniz temiz.

Ladin Otel'in açıkhava lokantasından manzara... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Ladin Otel’in açıkhava lokantasından manzara… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Kaplıca: 

Hemen teyze miyim ben demeyin 🙂 Çok bana göre olduğu söylenemez ama şimdi havuz partileri moda! Denizden çıktıktan sonra akşam beş gibi bir kısım zengin, Paşalimanı’ndaki Aquente’ye gidiyor. Buraya giriş hafta sonu 50 TL. Bir de sadece nakit alıyorlar. Çeşme’deki kaplıcaların suyunun akıtıldığı, bir büyük, bir küçük olmak üzere iki adet sıcak havuz bulunuyor burada. Millet havuzun içinde yiyip içiyor, eğleniyor. Denizi pek matah değil ama iskelesi var. Bu sular sağlık için faydalı, üstelik havuz partisi için de çok uygun. Konsept olarak sıcak suda içki keyfi güzel. Ama mekanın işletmesini beğenmedik. İlgisiz garsonlar, pis tuvaletler. Müşteriler de kasıntı tipler… Onun yerine çok yakınındaki Şifne Termal Otel‘e gitmeyi tercih ederim. Giriş sadece 20 TL. Eski ve köhne görünümlü, tamam. Ama havuzun içindeyken yiyecek servisi yapılıyormuş işte. Soyunma odaları ve duşlar mevcut. Daha ne olsun!

Gidilebilecek lokantalar:

Çeşme’ye gelmişim akşam yemeğinde taze mezeler, zeytinyağlılar ve balık yemeyeceğim de ne yiyeceğim diyen benim gibiler için önerilerim aşağıda:

Taze balığı fahiş fiyatsız yemek istiyorsanız Ilıca’da bir apartmanın alt katında, (İlkim Otel yakınlarında) denizin üstünde bulunan Gözde balıkçısına gidiniz. Salaş ama yemekler nefis. Deniz üstünde masa istiyorsanız mutlaka rezervasyon yaptırın. Burada güneşi lezzetli mezelerle batırmak ve sonra rakı-balık yapmak çok keyifli oluyor. (Adres: Ilıca Mah., 5140 Sok. No:91, Ilıca-Çeşme) Rezervasyon için tel: 0232 723 3414

Yine denizdeki teknelere karşı taze balık yemek için Çeşme’nin küçük balıkçı köyü Dalyan, diğer adıyla Dalyanköy idealdir. Burada yan yana sıralanmış balıkçılardan en eskisi Cevat’ın Yeri olup, (Adres: Dalyan Mah. Liman Cad. No. 161, Dalyan-Çeşme), Körfez Restoran (Yine aynı cadde üzerinde, No. 151) veya Balıkçı Hasan‘ı da ( aynı cadde üzerinde, No. 2) tavsiye ederim.

Bütçesi daha da geniş olanlar pek bir övülen Ferdi Baba’ya filan gidebilirler. Ben gitmedim ama Çeşme’nin farklı yerlerinde üç şubesi var. İstanbulluların sevdiği söyleniyor. Biz geçen yıl Çiftlikköy’de deniz böceğiyle ünlü Can Baba ve Vedat Milor’un beş yıl önceki gözdelerinden Langusta’ya gitmiştik. Ama iki lokantadan da pek memnun kalmamıştık. Özellikle Langusta’nın sahibi ve yöneticisi, galiba aynı zamanda da aşçısı olan yaşlıca amca inanılmaz aksiydi. Üstelik bize istemediğimiz halde zorla ekstra yemek siparişi yaptırmaya filan kalkıştı. Böyle ısrarları hiç sevmem. Üstelik lokantası aşırı salaş olmasına rağmen fiyatları çok yüksekti. Deniz mahsulü (ıstakoz vs) deyince fiyatın biraz artması tabii kinormal, ama o zaman oraya da biraz yatırım yap, ortamı güzelleştir kardeşim, diye düşünüyor insan.

Balıktan gına geldi, değişiklik isteriz diyenler için Çeşme merkezde kale tarafından gelinirse yolun sağ başında kalan İmren Restoran naçizane önerim. Burası ev yemekleri ve ızgaralarıyla ünlü. Her gün 9 çeşit zeytinyağlı, 15 çeşit de etli yemek hazırlıyorlarmış. Papaz Yahnisi favori yemekleriymiş. Taş bahçesinde huzur içinde harika yemekler yiyebilirsiniz. Çok ucuz değil ama değiyor. (Adres: İnkilap Caddesi No. 6/A, Çeşme)

Hazır Çeşme’deyken İzmir’e has lezzetler olan kabak çiçeği dolması ve deniz börülcesini kaçırmayın derim. İlkini başka yerde bulmak zor, sonuncusunu ise İstanbul’da beceremiyorlar. Ev yemeği deyince Dalyanköy ve Alaçatı’da şubeleri bulunan Yusuf Usta’yı da bayağı övdüler, gidenlerin yalancısıyım.

Güzel öğle yemeği isteyenler için de tavsiyem Ilıca’daki Dost Pide. Buranın özellikle kıymalı pidesi popülermiş. Pidelerin özelliği odun fırınında hazırlanmasıymış. Zeytin odunu kıymalı pideye özel bir tat veriyormuş. Pidede kullanılan kıyma, en fazla 180 kiloluk süt danasından elde edilen etle hazırlanıyormuş. Mekanın TSE belgesi bile varmış. Vedat Milor ve Mehmet Yaşin’den de yüksek not almış nadir işletmelerdenmiş burası. (Adres: Şifne Caddesi No. 27. Ilıca, Çeşme)

Çeşme’nin pek çok yerinde şubesi bulunan Kırçiçeği‘nin pideleri de güzeldir. Önden taze roka ve yeşillik getiriyorlar. Sıcakta çok iyi gidiyor. Mönüde kebap falan da var ama ben o sıcakta yemedim. Servis hızlı ve garsonlar güleryüzlüdür. Burada dondurmalı irmik helvası da yapılıyor.

(Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Şunların tazeliğine bakar mısınız? #nofilter (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

(Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Kırçiçeği’nin kebaplarından biri… Bir önceki gidişimizde hava serinleyince bir akşam yemiştik. (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Dondurmalı irmik helvası: kaşığı daldırmadan önce… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Kaşığı daldırdıktan sonra :) (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Kaşığı daldırdıktan sonra 🙂 (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Çeşme Kalesi (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Çeşme Kalesi (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

İzmir’in kumrusunu da yemeden dönmeyin tabii. En ünlü kumrucu Şevket’in Çeşme Marina ve Ilıca şubeleri son yıllarda kalitesini bozdu maalesef. Bu sefer şansımızı Kumrucu Hikmet’ten yana kullandık. Fena değildi. Ama asıl önerim Hürriyet’e de çıkmış, İstanbul-Beyoğlu şubesini çok beğendiğim (üniversitedeyken çok giderdik, kapanmış olabilir ama) Kumrucu Hüseyin olacak. Neden mi? Gazetenin Çeşme’nin en özel 10 lezzeti başlıklı haberine göre, “Çeşme’nin meşhur kumrusunun mucitlerinden Hüseyin Pekmen’e ait Kumrucu Hüseyin, Ilıca’da 1966’dan beri hizmet veriyor. 1950’lerde Amerikalı askerlere tercümanlık yaparken hamburgerle tanışan Hüseyin Pekmen, 1960’larda sandviç ekmeğinden nohut mayası, pekmez banyosu ve susamlarla kumruyu geliştirmiş.” Kumru kömür ateşinde hazırlanan, içinde salam, sucuk, turşu, domates ve özel peynir, ayrıca krem peynir bulunan bir sandviç türü. Epey doyurucu. Buranın Ilıca’da, Çeşme Sheraton’un karşısında da bir şubesi mevcutmuş. (Adres: 5065. Sk., Ilıca, Çeşme)

İzmir kumrusu (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

İzmir kumrusu (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Alışveriş:

Çeşme’de alışveriş deyince ilk aklıma gelen şey, sakızlı ürünler. Ama ben bunlardan sadece sakız likörünü ve dondurmasını severim. Sakızlı Türk kahvesi gibi diğer sakızlı ürünler çok beni açmaz. Muhallebi ya da sütlaç türü tatlılar yapmayı seviyorsanız 1945’ten bu yana Çeşme Çarşısı’ndaki aynı dükkanında hizmet veren Rumeli Pastanesi‘nden sakız reçeli de alabilirsiniz. Buranın diğer reçelleri de çok lezzetlidir. Dondurma da yapıyorlar. Sakızlı dondurmalarını aileye ait Ovacık’taki 250 ağaçtan, katkısız ve doğal olarak olarak elde edilen sakızı kullanarak yapıyorlarmış. (Adres: İnkılap Caddesi No 46 Çeşme, bu sene Dalyan’da da bir şube açtılar.)

Mayo, bikini gibi şeyler alacaksanız Çeşme merkezde çarşının bitiminde (İnkılap Caddesi’nin kalenin ters yönünde sonunda) yer alan Mayo Cenneti‘ne gidin. Burada her fiyatta mayo var. Ayrıca işini bilen, konusunda uzman dükkan sahibi hanımdan tavsiye alabilirsiniz.

Hem yiyecek hem de giyecek için harika bir seçenek de yerel pazarlar. Özellikle Cumartesi günleri kurulan Alaçatı Pazarı‘nda Urla, Tire, İzmir, Milas’tan köylülerin getirdiği sebze ve meyvelerin yanı sıra kaliteli yazlık giysiler, ince elbiseler, şortlar ve bluzlar bulmanız mümkün. Buradaki giysiler gerçekten kaliteli. Ayrıca perdelikler, plaj eşyaları ve aksesuarlar da bulunuyormuş. Yazın 200 tezgahın açıldığı pazardan ünlüler de alışveriş yapıyormuş.

Eğer özel tasarım giysi, ev eşyası, hediyelik eşya almak istiyorsanız istikamet Alaçatı. Burada bulunan çok sayıda küçük butik ihtiyaçlarınıza cevap verecektir. Tabii butik deyince fiyat da artıyor, bilginize 🙂

Eğlence: 

Gece hayatına hakim değilim, onu baştan söyleyeyim. Bu konuda tabii ki bir Bodrum değildir sanırım, ama elbette Çeşme’nin de kulüpleri var. Zaten beach clubların hepsi gece club’a dönüşüyor. Ama hiçbirine gece gitmediğim için bu konuda tavsiye veremeyeceğim. Benim vereceğim tavsiyeler daha iddiasız, hatta ailelere ve orta yaş grubuna yönelik bile sayılabilir. Başlıkta da bu yüzden gece hayatı değil, eğlence dedim 🙂

Clublar dışında, ilk açıldığında gittiğim ve sessiz sakin yemek yiyen insanlardan başka bir şeyin olmadığı Alaçatı Port’u saymazsak, geceleri gitmek için sadece iki ana yer var. Bunlardan biri olan merkezdeki Çeşme Marina, estetik mimarisi ve dekorlarıyla göz dolduruyor. Burası mağazalara bakınmak, bir kafe-barda (tabii ki denize karşı! 🙂 ışıkları ve tekneleri seyrederek bir şeyler içmek için ideal. Fotoğraf çektirmek için de çok hoş bir yer. Tabii ki dolu lokanta da var burada, ama ben bu tip turistik yerlerde yemek yemekten hoşlanmıyorum. Çünkü fiyatlar aşırı yüksek oluyor ve yemek-hizmet kalitesi daha düşük olabiliyor. Ama bir içki için tek geçerim. Burada bulunan Hayal Kahvesi‘nde bu yıl Yaşar, Haluk Levent ve Kurtalan Ekspres, eğlenceli retro-funk takılan Necati ve Saykolar, Çelik gibi isimler canlı müzik yapıyor.

marina

Çeşme Marina’nın harika dekorlarından biri…

Diğer istikamet ise Alaçatı. Buradaki butiklerden alışveriş yapabilir, Veli Usta‘dan dondurmanızı yiyebilir (Ilıca’da da şubeleri var), Köşe Kahve’de (Adres: Tokoğlu Mah., Kemal Paşa Cad. 41/A, Alaçatı/Çeşme) gelip geçenleri izlerken bir şeyler içebilirsiniz.

Buradaki lokantaların kalitesi genelde Çeşme Marina’dan iyi. Ama deniz manzarası görmediğim bir yerde yemeğe o kadar para vermek bana anlamsız geliyor. Ayrıca gereksiz bir pahalılık söz konusu. Dolayısıyla Alaçatı’da lokanta tavsiye edecek kadar bilgim yok.

Ama bir bar tavsiyem var! “Gençler ve daima genç kalanlar” (!) Hazır Alaçatı’ya gelmişken Tektekçi‘ye (Köşe Kahve’nin biraz ilerisi, 59 numara) takılabilirler. İstanbullular burayı biliyordur. Tektekçi’de sadece “shot” boyutunda renkli kokteyller veriyorlar, başka içki türü satılmıyor. Biraz pahalı ama çokça lezzetliler. Özenle hazırlanan binbir çeşit minik kokteylcik, güzel bir sunumla önünüze geliyor. Buraya gençler genelde grup olarak gelip toplu shot siparişi veriyorlar. Müzik süper. Spotify’daki “feel good friday” playlistini düşünün. Onun gibi bir şey. Dans etmek için gaz şarkılar dorukta. Genç garsonlardan tam havamdayım diyenler barın üzerine fırlayıp dans bile ediyorlar 🙂 Minicik bir yer, ama bizim çok hoşumuza gitmişti. Orijinal konsept. Tebrik etmek lazım valla. Fly Inn’in içinde de bir şubesi varmış. Takılın.

tektekci

Şeker şerbet gibi shot’lar!

Canlı müzik dinlemek için Çeşme Marina dışında Fun Beach gibi beach clubları tercih edebilirsiniz. Burada, yıldızların altında Duman‘ı dinlemek benim için harika bir deneyim oldu. Onu başka bir yazıda anlatırım 🙂 Babylon Çeşme ise herhalde Beyoğlu’nda ilk açıldığından beri düzenlediği Oldies but Goldies partilerine devam ediyor, ama canlı müzik yok.

Çeşme konserlerinin programları en az bir hafta öncesinden belli oluyor. Mekanların internet sitelerinden ve Çeşme’deki bez afişlerden kimin nerede çıkacağını takip edebilirsiniz. Biletleri Biletix ve Çeşme çarşı içindeki kilise gibi yerel mekanlar satıyor. Ayrıca Çeşme Açıkhava Tiyatrosu‘nda da (2053. Sok., Çeşme) konserler ve stand-up show’lar oluyor. Zamanında burada Beyaz’ı izlemiştim. Burada bu akşam Fazıl Say, 28’inde de Sezen Aksu sahnede olacak. Ayrıntılı bilgi ve biletler için şuraya tıklayın.

Çeşme merkezdeki kilise... (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Çeşme merkez çarşı içindeki kilisenin mozaikleri… (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Nasıl oldu anlamadım, ama neredeyse Eylül ayına geldik. Siz de bu yıl henüz tatil planı yapmadıysanız Çeşme’ye bir uğrayın derim. Pişman olmayacaksınız. Herkese şimdiden iyi tatiller! 🙂

Reklamlar

Meğer Lüks Outlet de Olurmuş…

Adını farklı kişilerden duyduğum lüks fabrika satış mağazaları kompleksi Bicester Village‘ı (Bicester Köyü) sonunda geçtiğimiz aylarda ziyaret edebildim. Burası aslında İngiltere’nin Oxford kentine yakın, ama araçla Londra’ya da çok uzak değil, en fazla iki saat sürüyor. Park yeri ücretsiz. Treni tercih ederseniz, Londra Marylebone istasyonundan bindikten 42 dakika sonra Bicester North istasyonuna ulaşabilirsiniz. Otoparktan ve tren istasyonundan komplekse ücresiz shuttle’lar kalkıyor. Lüks outlet dediğin işte böyle olur 🙂 Üstelik ücretsiz interneti de var.

Ben burayı hep kapalı alışveriş merkezi gibi hayal etmiştim, ama adı üstünde bir köy pazarı (sadece azıcık pahalısından o kadar!) şeklinde, 1995 yılında kurulmuş.

Bicester Village Outlet Shopping Centre, Bicester, Oxfordshire, England, United Kingdom. Image shot 2012. Exact date unknown....CTXCXE Bicester Village Outlet Shopping Centre, Bicester, Oxfordshire, England, United Kingdom. Image shot 2012. Exact date unknown.

Burada mağazalar küçük evler gibi yan yana sıralanıyor…

Dükkanlara gelince, burası kendini “designer outlet” olarak tanımladığı için bize gelmez, fazla lükstür diye düşünüyordum hep. Yolum da düşmemişti açıkçası. Ama Burberry, Dior, Prada gibi lüks markalar çoğunlukta olsa da, çok pahalı olmayan birkaç marka da burada dükkan açmış. Levi’s, tekstil, banyo malzemeleri ve ev eşyaları satan The White Company, retro ürünlerle dolu Cath Kidston (bu konudaki yazımı şu linkten okuyabilirsiniz), rahat ve uygun fiyatlı ayakkabılar üreten Clarks (artık Türkiye’de de varmış), orta-üst sınıfa uygun meşhur outdoor markası Barbour ve güzel tasarımlarıyla tanıdığımız Jaeger, Hobbs gibi… Fossil’de de uygun fiyatlara çantalar ve cüzdanlar vardı. Buralar dışında bir de kaliteli ve şık erkek kıyafetleri satan Charles Tyrwhitt’e uğramanızı öneririm. Takım elbise, gömlek, kravat, çorap, ayakkabı, mont, palto, tüvit ceket, pardösü, ipek mendil, pantolon askısı, kol düğmesi gibi “centilmen” kıyafetleri buranın temel taşı. Ama “smart casual” tarza uygun “chino” tipi pantolonlar ve spor gömlekler, merserize hırkalar ve yün kazaklar da satılıyor. Buranın gömleklerini test edip onaylamışlığım var 🙂 Bir keresinde İstanbul-Bomonti’deki outletlerde bu marka gömlek görmüştüm, belki bunları Türkiye’den almak daha ucuz olabilir. Bakmak lazım. Ama buradaki dükkanda fiyatlar İngiltere skalasına göre epey düşük.

Fiyat soracak olursanız, Barbour’lar 100 sterlinin biraz üstüne satılıyor. Tabii ki modele göre fiyat değişiyor. Ama yine de Londra’daki fiyatına göre epey indirimli olduğu söylenebilir. Burada yağmur şapkalarını da 9 sterline bulmak mümkün.

Daha çok para harcayabilirim diyenlere ise tasarımlarını beğendiğim şu mağazaları tavsiye edebilirim: mutfak eşyaları için döküm tencereleriyle ünlü Le Creuset, kişisel bakım ve banyo malzemeleri için harika şampuanlar ve sıvı sabunlar üreten İngiliz markası Molton Brown ve Fransız markası L’Occitane (en Provence), İngiltere’de neden efsane olduğunu bir türlü anlayamadığım çantacı Mulberry, yine çanta veya bavul için Samsonite, kürklü ayaklara sahip olmak için dünyaca ünlü Ugg, İngiltere’de çanta ve güneş gözlükleriyle çok iş yapan Michael Kors (ki bence ABD’den almak çok daha mantıklı, burada yine de pahalı), İtalyan iç çamaşırcısı La Perla, kadın giyimi için Kate Middleton’ın tercihi LK Bennett, şeker tasarımlarıyla ünlü Kate Spade New York (çantaları ve telefon kapları çok şirin) ve 1873’te kurulan (Londra mağazalarında çiftini 300 sterlinden aşağıya alamayacağınız) İngiliz şık ayakkabı markası Church’s.

İsteyenler için “eller serbest alışveriş” servisi de var. Bu şekilde paketlerinizi bir kulübeye bırakıp, alışverişiniz bitince alıyorsunuz ve elinizde taşıyıp yorulmuyorsunuz. Bu hizmetin ücreti: 7.50 sterlin. Gerçekten eliniz kolunuz dopdolu olacaksa mantıklı olabilir.

Ayrıca Türkiye’den gelenler için asgari 50 sterlinlik harcama karşılığında “tax free” hizmeti de veriliyor.

Alışverişten bitap düşüp acıktığınızda önerim kesinlikle nefis krepçi Creperie Angelie. Doyurucu ve çok pahalı değil. Organik un ve karabuğday unu ile yapılan kreplerin tuzlu ve tatlı olmak üzere birçok çeşidi bulunuyor. Krebinizi paket olarak alıp hemen buranın önünde bulunan banklarda yiyebilirsiniz. Bicester Village’da İngiltere’nin herhalde en ünlü sandviççisi Pret, Carluccio’s adlı vasat İtalyan restoranı, Jamie Oliver’ın Fabulous Feasts adlı lokantası da bulunuyor ama ben olsam yemeğe fazla para harcamak yerine buradan bir bluz daha alırdım 🙂 Eğer tuzlu krep yediyseniz ve üstüne canınız tatlı çekiyorsa Amorino’nun nefis İtalyan dondurmalarını tadabilirsiniz.

Söylemeye gerek yok herhalde ama bütün kredi kartları geçerli. Mağaza listesi için şuraya bakabilirsiniz. İyi alışverişler!

İnternet sitesi: www.bicestervillage.com 

Adresi: 50 Pingle Drive, Bicester, Oxfordshire, İngiltere, OX26 6WD

Açık olduğu saatler:

Pazartesi-Cumartesi: 09.00-20.00 

Pazar: 10.00 – 19.00

Simit Sarayı Londra Şubesi Açıldı!

Türk markalarının son dönemde Londra’nın merkezinden ayrılmasına üzülüyorduk. Önce Piccadilly’deki Türk Hava Yolları batı Londra’ya taşındı. Hüseyin Özer’in meşhur Özer Restaurantı’nın yerine Byron hamburgerci zincirinin şubesi açıldı. Sonra da yine Özer’e ait olan Sofra Restaurant Covent Garden şubesi kapandı. Geçtiğimiz yıllarda ise Londra’nın merkezine başka Türk markaları gelip oturdu. Aynı adlı filmi de olan, Cumartesileri kurulan antika ve porselen pazarıyla ünlü Notting Hill’e Türk markası olduğu adından anlaşılamayan kaşmir mağazası Silk and Cashmere geldi. Kahve Dünyası ise yine zengin semtlerden Piccadilly’de büyücek bir şube açtı.

Silk and Cashmere'in Londra Notting Hill'deki mağazası...

Silk and Cashmere’in Londra Notting Hill’deki mağazası…

Kahve Dünyası Londra şubesi...

Kahve Dünyası Türk kahvesini Londra’ya taşıdı…

Geçtiğimiz haftalarda da Oxford Street’in orta yerine, Bond Street istasyonunun hemen yanına yine bir Türkiye markası gelip oturdu: Simit Sarayı. Aylarca süren hazırlıktan sonra bizi simit özleminden kurtaran dükkanın müşterilerinin çoğu Türk. Ama tek tük İngiliz de yok değil. Üretim malzemelerinin hepsini Türkiye’den getiriyorlarmış. Sade simidi gayet güzel, Türkiye’yi aratmıyor, taze ve çıtır. Ama peynirli simidinin içi çok hamur hamur. Bundan sonra sade simit alıp katığını kendim ayarlamak daha mantıklı olacak. Gül borek de çok güzel görünüyordu. Ayrıca pizzalar ve sandviçler de yapmışlar. Ürün yelpazesi gayet geniş (62 çeşit). Simitle elbette çay baş tacı edilmiş olsa da, kendi üretimleri çikolata ve Türk kahvesi bile kasada gözüme çarptı. Fiyatlar Londra için makul. İngiltere’de atıştırmalık geleneği daha çok tatlı üzerine olduğu için pazarda tuzlu ve ucuz atıştırmalık açığı vardı. Bu açığı gözlerine kestirmeleri akıllıca olmuş. Mağazada 43 kişi çalışıyormuş. Oturulacak yer çok az ve hep dolu, o yüzden daha çok “take-away” / paket servis mantığıyla çalışacaklar gibi görünüyor.

Simit Sarayı, bu yılın sonuna kadar Tottenham Court Road- Goodge Street köşesinde 1, Kings Road (Chelsea)’de 1, Piccadilly Circus’ta 1, Leicester Square’de 1, Türk mahalleleri Stoke Newington Road, Haringey ve Wood Green’de 1’er şube daha açmayı planlıyormuş. Ne diyelim, “ağzımızın tadı kaçmasın”!

Simit Sarayı Londra şubesi...

Simit Sarayı Londra şubesi…

Tasarımcı Cath Kidston’ın Küresel Marka İmparatoriçeliğine Yolculuğu

İngiltere’de Cath Kidston adlı çok ünlü bir çanta markası var. Çiçek desenleri, benekli kumaşları, retro baskıları ve sevimli tarzıyla ünlü olan bu marka ayrıca ev tekstili, mutfak eşyası, giysi, kırtasiye ürünleri, aksesuar ve hediyelik eşya da üretiyor. Bundan neden mi bahsediyorum? Yoo, amacım bir markanın tanıtımını ya da reklamını yapmak değil. Muşambadan yani görünüş ve maliyet bakımından ucuz bir kumaştan üretilen çantaların sadece tasarımlarındaki retro öğeler ve etkili pazarlama taktikleri sayesinde bugün nasıl bu kadar kazançlı ve küresel çapta bir markaya dönüştüğünü irdelemek istiyorum.

Image

Markanın aynı adlı yaratıcısı, 1993 yılında Londra’nın meşhur minik apartman dairelerinden birinde otururken, gözü mutfak kapısının arkasında duran “sıkıcı” ütü masasına ilişmiş ve bu nesneyi nasıl daha heyecan verici hale getireceğini düşünmüş. Böylece Kidston’ın ilk tasarımı olan, çiçek desenli ütü masası örtüsü ortaya çıkmış. O dönem ticari deneyimi çok sınırlı olan Kidston, 15.000 sterlin sermayeyle ilk dükkanını açmış. Şu an 16-65 yaş aralığındaki kadınların yarısından fazlasının bildiği, “İngiltere’nin yükselişi en durdurulamayan markası” olarak tanımlanan bir markanın yaratım süreci de böylece başlamış. Kidston’ın çantaları hakikaten o kadar popüler ki, aslında taklit ürün kullanımının ve satışının yasak olduğu ve sıkı bir şekilde denetlendiği Londra’nın semt pazarlarında bile bu ürünün “çakmalarını” çok uygun fiyatlara bulmak mümkün. Zaten şirketin bu yılki vergi sonrası kazancı toplam 13.5 milyon sterlin.

İngiltere içi satışları bu yıl yüzde 21 oranında yükselen şirketin ürünleri şu an ülkede 60’ın üzerinde noktada satılıyor. Ülkedeki en büyük mağazası da Aralık ayında Londra’nın Piccadilly adlı geniş ve lüks mağazaların cirit attığı caddesinde açılacak. Fransa, İrlanda ve İspanya’da da dükkanları olan şirketin şu an dünya çapında 100’den fazla mağazası var, bunların 62’si de Asya kıtasında. Marka Çin, Hong Kong, Japonya, Güney Kore, Tayland ve Tayvan’a yayılmış durumda, ancak Asya pazarının liderleri Çin ve Japonya: İngiltere’de orta, orta-üst sınıfa hitap ettiği söylenebilecek marka Çin’de bu marka çok yüksek fiyatlara, ultra zenginlere satılıyor. Bu yılın sonlarında Şangay’da ikinci mağazası açılacak olan şirketin Asya’daki 62 mağazasının 32’si Japonya’da. Burada tasarımcı bayağı bayağı ünlü muamelesi görüyormuş. Tevekkeli değil, şirketin uluslararası satışlarında bu yıl yüzde 53’lük bir artış gözlenmiş.

2010 yılında şirketteki çoğunluk hissesini ABD menşeli bir özel sermaye şirketine satarak 30 milyon sterlin kazanan 54 yaşındaki Kidston, hala şirketin yaratıcı müdürü ve yüzde 23 oranıyla hissedarı konumunda. Tasarımcı Nisan ayında markanın 20. yıldönümünü kutlamak amacıyla “Coming Up Roses: The Story of Growing a Business” adlı bir kitap bile yazdı.

Peki bu ticari başarı nasıl elde edildi? Kidston bu soruya cevaben piyasada “modern vintage” tarzı ev tekstili ürünleriyle ilgili büyük bir açık gördüğünü söylüyor. Eskici dükkanlarında satılan eşyaların hem ucuz olduğunu, hem de geçmişin stilini yansıttığını, kendisinin de bunu modern bir bağlamda yeniden sunmak istediğini belirtiyor. Ayrıca maddi açıdan sağlam adımlar atmış, çok fazla borca girmek istememiş Londra’daki ikinci dükkanını birinciden ancak dokuz yıl sonra açabilmiş, bunun sonucunda da işini sağlam bir şekilde büyütmüş. Demek ki bazen insanın sadece kendine inanması ve güvenmesi yetiyor. Kidston markasının retro olduğunu, ama nostaljik olmadığını da iddia ediyor: “Geçmişle ilgili değilim, geçmişi esin kaynağı olarak kullanıp çağdaş bir görünüme büründürme amacını taşıyorum.” Buna örnek olarak da dizüstü bilgisayar, tablet ve akıllı telefonlar için ürettiği kılıfları gösteriyor.

Image

Cath Kidston’ın retro temalı ürünleri raflarda görülebiliyor

İngiltere’nin en hayranlık duyulan tasarımcılarından ve en başarılı işkadınlarından biri olarak lanse edilen Kidston, ünlü sanat ve tasarım müzesi Victoria and Albert’ta da 19 Temmuz’da fikirleri ve kariyeri üzerine bir seminer verdi.

Markayı kendi internet sitesinde incelemek isterseniz: Cath Kidston

Kaynaklar: