Londra’da Hayatta Kalma Rehberi

İngiltere’ye ilk gelişim 2007’de, eğitim içindi. Daha önce turist olarak Avrupa’daki ülkelere gitmiştim ama buraya hiç gelmemiştim. Onun için okumak için gelip de uçaktan indiğimde adeta sudan çıkmış balık gibiydim. Baktım blogumdaki en popüler yazılarımdan ikisi İngiltere’de Günlük Hayat-1 ve İngiltere’de Günlük Hayat-2, ben de burada özellikle de öğrenci olarak ilk günler nasıl hayatta kalınır, ondan bahsedeyim dedim.

Vize tipleri: Maalesef Muhafazakar Parti hükümeti Türklerin de faydalandığı birçok vize tipini geçtiğimiz yıllarda yürürlükten kaldırdı. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için buraya kalıcı olarak gelmenin (öğrenciliği saymıyorum, çünkü öğrenci olarak geçirdiğiniz süre kalıcı oturma iznine sayılmıyor) üç yolu kaldı:

  • Eş / dependant vizesi (bunu bir İngiliz vatandaşı ile evlenirseniz alabilirsiniz, sanırım üç yıl içinde kalıcı oturma iznine gidiyor)
  • Tier 2 vizesi (iş bulduğunuz şirketinizin size vize alması yani sponsor olması, ne kadar sürede kalıcı oturma iznine gidiyor bilmiyorum)
  • 1960’lı yıllarda Türkiye ile İngiltere arasında imzalanan özel bir anlaşma olan Ankara Anlaşması’nın sağladığı girişimci vizesi (bu vize için kendi şirketinizi kurmanız ve müşterilerinize fatura kesmeniz gerekiyor. Çoğu IT’ci olmak üzere burada şu an kalan birçok Türk bu vizede. Bir yıldan sonra vizenizi üç yıllığına yenilemeniz gerekiyor. Bu dört yılın sonunda kalıcı yani süresiz oturma iznine sahip oluyorsunuz. İngilizce kısaltması ILR.

Bavula ne koymalı?: Diyelim vizenizi aldınız, Londra’ya gelmeye hazırlanıyorsunuz. Bir kere bence büyük bir havayolu şirketiyle gelin ve bagaj hakkınızı sonuna kadar kullanın. Sonra Türkiye’den size bir şeyler gönderilmesi zor ve masraflı oluyor. Burada birçok Türk marketi ve lokantası var, spesifik şeyler haricinde çoğu şeyi bulmak mümkün. Türkiye AB ülkesi olmadığı için oradan et ve süt ürünleri buraya getirmeniz yasak, yakalanırsanız cezası var. Ama diğer yiyecek-içecek maddelerini getirebilirsiniz. Bence yiyecek getirecekseniz burada bulamayacağınız şeyler getirin. Örneğin, Türk kahvesi seviyorsanız küçük bir cezve, güzel salça, annenizin tarhanası, belki biraz erişte… Ben mesela Londra dışında küçük bir şehre gideceğim için, biraz da annemin zoruyla Türk kahvesi, küçük cezve ve tarhana getirmiştim. Hiç Türk bakkalı olmayan o şehirde yağmurlar başlayıp sonbahar yüzünü gösterince bunların kıymetini anladım. Annem de çok hayır duası aldı tabii 🙂

Ya da yiyecek işine hiç girmeyin. Giysi konusuna gelince, burada spor ayakkabısı ve kıyafetleri inanılmaz ucuza satılıyor. Kozmetikler de öyle. Bunlarla hiç sınırlı bagaj yerinizi doldurmayın. Duş jeli ve şampuan gibi şeyleri Poundland adlı, her şeyin bir sterline satıldığı ucuzcu mağazalardan da alırsınız geldiğinizde. Ucuza yeni kitaplar satan kitapçılar var burada. Kütüphanelerden güzel ve yeni kitaplar, DVD ödünç alabilirsiniz. Bunları da hiç taşımayın derim. Zaten artık DVD devri kapandı, burada herkes Netflix’ten film ve dizileri “streaming” yoluyla internet üzerinden izliyor. Bence hatırası olan şeyler ama işinize de yarayacak şeyler getirin, hediye bir şal, el örgüsü bir bere. Ve mutlaka bir şemsiye! Bir de İngiltere prizleri için adaptöre ihtiyacınız olacak. Bunu havaalanından veya geldikten sonra büyük Boots mağazalarından, elektronikçilerden alabilirsiniz. İyi bir palto, bir bot, kazak gibi temel ve pahalı parçalarınızı getirin, gerisini ucuzlukta buradan da alırsınız. Burada bir de her daim ucuzlukta olan ama marka satan TKMaxx diye bir mağaza var. Oradan ve GAP, H&M gibi yerlerden kot pantolon, tişört, bluz gibi şeyleri alırsınız. Türkiye’ye birkaç kere gidip geldikten sonra insan eşyalarının çoğunu getirmiş oluyor zaten 🙂

Uçak bileti alımı ve havalimanı seçimi: Biletlerinizi Skyscanner veya Momondo üzerinden alabilirsiniz. Londra’da dört havalimanı var, en büyüğü, başlıca havalimanı Heathrow batıda, zone 6’da bulunuyor. Avantajı metro hattı üzerinde olması. Dolayısıyla buradan ucuz bir şekilde merkeze gelebiliyorsunuz. Ama en kalabalık ve en uzun kuyruklar da burada. Diğer üç havalimanı küçük. Gatwick güneybatıda, artık Türk Hava Yolları buraya da uçuyor. Bizim en çok kullandığımız havalimanı. Kuyruklar daha az ve trenle merkeze ulaşmak çok kolay (kırk dakika civarında) Stansted ise kuzeyde olduğu için Londra’nın kuzeyinde oturanlar için ideal. Luton havalimanı şehrin çok dışında. Biz pek tercih etmiyoruz. Londra merkeze gelmeniz gerekeceğini varsayarsak, astarı yüzünden pahalıya gelecek bir uçuş. Zaten yorgun olacaksınız, eşya taşıyacaksınız. Daha yakın bir yere gelmeniz daha mantıklı. Bir de City havalimanı var ama Türkiye’den buraya uçuş yok. Avrupa’ya gidecekseniz burayı kullanabilirsiniz çünkü minyatür, dolayısıyla kuyruk fazla değil. Üstelik Londra’ya en yakın havalimanı. Doğu Londra’da bulunuyor ve ulaşım çok kolay.

Havaalanından ulaşım: Değerli paranızı taksiye vermeyin. Türkiye’deki gibi kestirmeden gitme olayı olmadığı için kısa da sürmüyor. Ayrıca burada taksiler pahalı. Aşırı bagajınız varsa Uber uygulamasını kullanarak telefonunuzdan yarı fiyatına taksi çağırabilirsiniz. Easyjet’le geliyorsanız Easybus adlı minik shuttle servislerine binebilirsiniz. Önceden online rezervasyon yaptırırsanız çok ucuz. Ama büyük bavulu sorun ediyorlar, dolmuş havasında olduğu için birkaçına binemeyebilirsiniz, hangisinde yer olursa ona binmeniz gerekebiliyor, bu da zaman kaybına neden oluyor. Onun yerine biraz daha fark verip National Express adlı otobüs firmasını tercih edin derim. Bunda Easybus gibi dolmuş havası yok, rahat ve geniş koltuklarda geliyorsunuz ve büyük bavullarınızı da sorun etmiyorlar. En konforlu ve hızlı ulaşım yolu ise National Rail trenleri veya ekspres trenler (Gatwick Express, Heathrow Express, Stansted Express). Ekspres trenler çok daha hızlı ama pahalı. Biz genelde National Rail trenlerini tercih ediyoruz. Tabii oturduğunuz yere göre de değişir.

london-blog

Geçici kalacak yer bulma: Eğer okulunuz ya da işyeriniz belliyse evinizi işyerinize yakın tutmanız avantajınıza olacaktır. Belli değilse yani önce evi bulmanız gerekiyorsa, önce hostel gibi geçici bir yerde kalıp, iş bulduktan sonra ev aramanızı tavsiye ederim. Biz ilk geldiğimizde Londra’nın merkezindeki Kensington West Hostel‘de 10 gün kadar kalmıştık. Artık Easyjet’in ucuz otel zinciri EasyHotel veya airbnb gibi seçenekleriniz de var. Biraz daha para vereyim ve daha merkezi olsun derseniz Hyde Park yakınlarında, Bayswater’da bir Türk hanımın işlettiği Troy Hotel var. Burada da kaldığımız oldu. Lüks değil, ama üç yıldızlı ve temiz bir yer.

CV işi: CV’nize vize ve yabancı diller (English-seviyesi ne ise-, Turkish-native diye) bölümlerini mutlaka ekleyin. Fotoğrafınızı, doğum tarihinizi, medeni halinizi ise yazmayın. İngiltere’de bu özelliklere göre ayrımcılık yapılıyor diye bunları yazmak hoş karşılanmıyor. Adınız ve iletişim bilgileriniz bu noktada yeterli. Ama cinsiyetiniz belli olsun diye adınızın önüne Ms ya da Mr koyabilirsiniz.  Ayrıca bu noktada “covering letter” yani kapak mektubunun önemine dikkat çekmek istiyorum. Bizdeki gibi aynı CV ile, hele de covering letter’sız iş başvurusu yapmak burada hoş karşılanmıyor. Sizden covering letter yazmanız ve hem bunu, hem de CV’nizi başvuru yaptığınız işyerine ve pozisyona göre uyarlamanız bekleniyor.

 resim 2

Oda / ev bulma ve Londra semtleri: Diyelim işinizi de buldunuz, oda arıyorsunuz. Tebrikler! 🙂 Oda için bizim de zamanında kullandığımız spareroom.co.uk sitesini tavsiye ederim. Burada non-smoking (evde sigara içilemediği anlamına gelir), no pets (evde evcil hayvan istenmediği anlamına gelir, titiz biriyseniz önemli bir kriter), couples (çiftler için yani daha büyük ve iki kişilik odalar), double bedroom (iki kişilik yatak), single bedroom (tek kişilik), en-suite bathroom (genelde odaya bitişik, bazen de ayrı ama sadece size özel banyo)  gibi  birçok seçenek üzerinden arama yapabiliyorsunuz. Ben fotoğrafsız yerleri eliyordum mesela. Titizseniz veya daha önce hiç ev paylaşmadıysanız, imkanlarınız da el veriyorsa özel banyolu oda tutun, böylece diğer ev arkadaşlarınızla paylaştığınız yer sadece mutfak olacaktır. Bazı evlerde salonda da bir kişi kaldığı için oturmak için filan ortak bir alan olmuyor. Böyle evlerde insana sürekli küçücük bir odada oturmaktan daral gelebiliyor. Mümkünse ortak kullanabileceğiniz alanı olan evleri tercih edin derim. Tabii sınırsız internet de önemli. Odayı Türkiye’den doğru, yani görmeden tutmayın. Odalarda genelde en az üç ay veya altı ay kalmanız gerekiyor. Kontrat olmuyor, ama isteyebilirsiniz, elinizde yazılı bir belge olursa daha güvende olursunuz. Gumtree sitesine bakmayın derim, orada çok dolandırıcılık olabiliyor. Üçten fazla kişinin yaşadığı evler bazı durumlarda ev olmaktan çıkabiliyor. Hem temizlik, hem gürültü anlamında. Çok ucuz yerlerde güvenlik sorunu olabilir. Londra deyip geçmemek lazım, her yeri aynı değil, bazı semtlerinde İstanbul’u mumla ararsınız 🙂 Fiyat arttıkça genelde semtler nezihleşiyor.

Londra’da genelde güzel, nezih yerler Batı (W posta kodu) veya Güneybatı Londra’da (SW posta kodu) bulunuyor. Beyaz İngilizler, aileler, bahçeli evler düşünün. Buralar çok ucuz değil, ama ulaşımı iyi, suç oranı düşük…

Doğu Londra (E posta kodu), özellikle de Shoreditch ve civarı hipster’ların, tasarımcıların, yaratıcı sektörde çalışanların ve start-up sahiplerinin mekanı.  Biraz salaş ama çok cool ve trendy bulunan lokantalar ve barlar hep burada. Gece eğlencesi için iyi, ama bana sorsanız ben oturmam, ama tercih sizin. Toplu taşıma ulaşımı o kadar iyi değil. Genelde otobüs ve “overground” denen üst trene bağlı. Onlar da yavaş gidiyor ve her durakta duruyor. Metro az yerde var. Şimdi pahalı da sayılabilir çok moda yerler olduğu için. Ama City’de veya Canary Wharf’ta yani Londra’nın finans merkezlerinde çalışacaksanız tercih edebilirsiniz, çünkü oraya çok yakın. Bisikletle bile gidilir. Finans merkezleri dışında Doğu Londra posta koduna sahipd mahallelerin çoğu bol sosyal konutun olduğu, yoksul, dökülen mahalleler.

Güneydoğu Londra (SE posta kodu) yeni gelişiyor, çoğu yeri şu an çok iyi değil, ama ailelerin bulunduğu ve mahalle havasının hissedildiği, nispeten ucuz ve bol parka sahip semtler de yok değil. Genelde suç oranı daha yüksek diye biliyorum. Ama tabii ki her yerin istisnaları var.

Kuzey Londra’nın (N, NW ya da NE posta kodu) iyi yerleri var, kötü yerleri de var, karışık. Ama Türklerin çoğu burada oturuyor. Bir de Northwest, Northeast’e göre daha nezih ve pahalıdır.

Londra’nın toplu taşıma sistemi kaliteli olduğu için tuttuğunuz yerin merkeze yakın olması şart değil, bir istasyona yakın olması da yeterli olacaktır. Londra 6 bölgeden (zone) oluşuyor, merkez zone 1. Tahmin edebileceğiniz gibi en uzak zone ise 6 (bazı metro hatları zone 9’a kadar gidiyor) Zone 3’ten sonra merkezde çalışıyorsanız işe gidip gelme süreniz uzuyor. İnternette bulup beğendiğiniz odanın posta kodunu Google Maps’e girip metro veya tren istasyonuna yakınlığını ölçmenizi tavsiye ederim. 0.5 milin altında olursa çok rahat yürürsünüz. Bu şekilde toplu taşıma bağlantılarını da anlamış olursunuz ve kararınızı ona göre verirsiniz. Bir de posta kodunu Londra suç haritasına girip bakın, kırmızı yerlerden kaçının. Suç oranı olmayan yer bulmak imkansız gibi bir şey, sarı olan yerleri tutabilirsiniz. Bütçeniz müsaitse oda yerine stüdyo daire tutarsanız tabii ki daha rahat edersiniz, o başka.

Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Banka hesabı: Henüz iş bulamadıysanız ya da öğrenci değilseniz banka hesabı işi uzun sürebiliyor. Bunlardan biri varsa çok kolay, dikkat etmeniz gereken bir nokta sizden aylık sabit işlem ücreti kesmeyen bir banka veya hesap çeşidi bulun.

Ama gelip burada iş arayacaksanız herhangi bir ev faturası veya belediye vergisi (council tax) faturasının üzerinde isminiz olması gerekiyor, yoksa çoğu banka yeni geldiğinizde size hesap açmıyor. Biz eğitimim bitince Londra’ya taşındık. Daha iş arıyorduk ve odada kaldığımız için faturaların üzerinde ev sahibinin ismi vardı. O zaman eşim ev sahibinden bu kişi bizim evimizde kalmaktadır diye bir mektup alarak Santander adlı İspanyol bankasında nispeten kolay bir şekilde banka hesabı açmıştı. Ya bu yolu deneyin ya da ev arkadaşlarınıza faturalardan birini üzerime almak istiyorum, deyin.

Cep telefonu: Hat almak çok kolay, herhangi bir operatörün mağazasına gidip 5 sterline bir kontörlü hat (pay-as-you-go) alıyorsunuz. Tam hatırlamıyorum ama bunun için kimlik veya pasaport isteyebilirler. Türk ehliyetini kimlik olarak kabul ediyorlar bu arada. Genelde aldığınız sim kartın içinde 5 sterlinlik kontör oluyor, yani sim kart bedavaya geliyor. Yani en azından adı şimdi EE olan firmada yıllar önce öyleydi. Bence önce bir kontörlü hat alın, sonra iş bulunca operatörleri karşılaştırarak faturalı hatta geçersiniz. Operatör de değiştirseniz numara taşımak çok kolay. Zaten ilk aşamada burada tanıdığınız olmadığı için iş dışında çok işiniz düşmeyecek telefona. Türkiye’yi hep internet üzerinden arayacaksınız. Skype, Tango, WhatsApp ve Viber çok faydalı oluyor. Bu arada kontörlü hattınızı Lyca Mobile veya Lebara Mobile‘dan alıp Türkiye’yi çok ucuza arama şansınız da var.

İşinize yarayacak diğer bilgileri ilgili konu başlıkları altında www.alaturkalondra.com/forum adresinde bulabilirsiniz. Alaturka Londra, benim de yazdığım bir Londra’daki Türkler forumu. Biz ilk geldiğimizde çok faydalanmıştık. Bu forum yazarlarının yüzde 99’u IT’ci ve Londra’da çalışıyor. Forumda buraya yerleşme, ev tutma, Londra’nın semtleri, vize, iş arama gibi birçok konuda bilgi var. Ayrıca ilgili başlık altına iş aradığınızı yazabilirsiniz. Zaman zaman firması eleman alacak arkadaşlar da bunu forumda yazıyor. Böylelikle de iş bulmak mümkün.

Grafik tasarımcı arkadaşım Ayşe Kongur’un başarılı logosu…

Grafik tasarımcı arkadaşım Ayşe Kongur’un başarılı logosu…

Bir kere düzeninizi kurduktan sonra Londra’da yaşamak gerçekten zevkli. İlk başta biz de çok zorlanmıştık. Burada kritik nokta, ilk başta hemen iş bulamayabilirsiniz diye yeterli miktarda birikmiş parayla gelmek ve ilk zamanlar fazla para harcamamak. Umarım bu yazı okuyanlara faydalı olmuştur. Sorularınızı yorum olarak bu yazının altına bırakabilirsiniz. Cevap vermekten mutluluk duyarım. Gelecek olanlara iyi şanslar! 🙂

Tarihten Bir Yaprak: Londra Siyah-Beyaz…

2012’de Tate Britain adlı Londra müzesinde düzenlenen “Another London” (Başka bir Londra) sergisi, 1930 ve 1980 ylları arasında yabancı fotoğrafçıların kentte çektiği fotoğraflara odaklanmıştı.

Bunlardan bazılarına müzenin yayımladığı dergide hikayeleriyle birlikte rastlayınca, ilginç bulduklarımı blogumda da paylaşmak istedim.

Beni etkileyen ve şu anki Londra’dan çok uzak gibi görünen aşağıdaki fotoğraf, 1977 tarihli “Street Musician” (Sokak Çalgıcısı). Saç rengi nedeniyle bu müzisyenin lakabı “Ginger” (kızıl saçlı, bizim deyimimizle ‘Havuç’) imiş. Birçok müzik çalgısını eliyle yapıyormuş ve yaptığı bu çalgıları Hint mahallesi Brick Lane Cheshire Sokak Pazarı’nda çalıyormuş. Fotoğrafı çeken Marketa Luskacova, Ginger’la ilgili olarak “Bazen kendi kendine boş bir ardiyenin kapısında oturup müzik yaptığını görürdüm. Fotoğrafının çekilmesinden her zaman hoşlanırdı.” diyor. Şimdi de Londra’da sokak müzisyenleri var, ama böyle değişik enstrümanlar çalan sadece bir kişi gördüm şimdiye kadar. O da Covent Garden’da bir Çinli sokak müzisyeniydi.

Street Musician

Bir başka çarpıcı fotoğraf ise 1972 tarihli ve Neil Kenlock imzalı “Keep Britain White” (Beyaz Irka Mensup Olmayanları İngiltere’den Atın) başlıklı, aşağıdaki eser. Londra’nın güneybatısındaki Balham semtinde Martin Luther King Vakfı’nın iş bulma / istihdam bürosunda çalışan Barbara Gray, burada büronun kapısına sprey boyayla yazılmış bu ırkçı ve çirkin mesajı işaret ederken gayet sakin. O zamandan bu zamana Londra çok değişti. Burada her ırktan o kadar çok göçmen var ki.. ve ne mutlu ki, artık yadırganmıyorlar. Kendilerine uluorta düşmanlık yapılmıyor. Her ne kadar Mayıs ayında yapılan son genel seçimlerde aşırı sağcı, göçmenlere ve yabancılara düşman siyasi parti UKIP, 64 milyonluk ülkede 3 milyon vatandaşın oyunu almış olsa da.

0NeilKenlock

Seçtiğim son fotoğraf ise Wolfgang Suschitzky’nin “Lyons Corner House, Tottenham Court Road” (Tottenham Court Road semtindeki Lyons Corner House”) adlı, 1934 tarihli çalışması. 1909-1977 yılları arasında hizmet vermiş, “art deco” mimari tarzına sahip bu mekan, hem şarküteri, hem de canlı müzik yapılan bir restoranlar kompleksi imiş. Her daim hareketli, popüler ve kalabalık bir yermiş. Artık Londra’da böyle mekanlar parmakla gösterilecek kadar azaldı. Ama tüllü veya dantelli şapka takan zarif hanımlar ve şık beyler maalesef artık hiç kalmadı. Tabii iç mekanlarda yakılan cigaralar da geçmişte kaldı. Aşağıda görülebilecek bu fotoğraf, “Beyoğlu’na kravatsız çıkılmayan” günlerden dem vuran, tarihten bir yaprak… 

05_X40828_439px_72dpi

Açıl Susam Açıl!

Geçen hafta Londra‘nın yeni yüzlerinden “Sesame“ı keşfetme şansım oldu. İngiltere’nin ünlü şeflerinden, Nopi adlı lokantanın ve OttoLenghi adlı meze barın sahibi, İsrailli Yotam Ottolenghi’nin yeni numarası burasıymış. Bu saydığım yerleri deneyip beğendiğim, ama çok pahalı bulduğum için fast food havasındaki, çok daha ucuz olduğu söylenen Sesame’ı denenecek yerler listeme almıştım.

IMG_0545

Sesame’ın dışarıdan görünüşü… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Öğle yemeğinde sandviç-salata-suşi-çorba ekseninden sıkılan, farklı tatlar peşinde olanlar Sesame’ı eminim seveceklerdir. Burası Covent Garden adlı turist cennetinin ortasında, Londra‘nın göbeğinde bulunuyor. Fiyatlar uygun. Yemeklerin ambalajı ve konsepti, paket almak için ideal. Sloganı da “Akdeniz’in sokak mutfağı.” Orta Doğu lezzetlerinden bazılarını sunuyor.

Mönü daha çok tavuk ağırlıklı. Zahterli tavuk dikkatimi çekti, ama etin tadını merak ettiğim için tercihimi hafif acılı kuzu etinden yana kullandım. Bütün sıcak yemekler pitta ekmeğinin (bir çeşit pide, ama tabii ki bizimki kadar iyi değil 🙂 içinde, bir nevi dürüm havasında önünüze geliyor. Pitta’yı da ısıtmaları ayrıntı gibi görünebilir, ama önemliydi. Çünkü bazı yerlerde dürümlerin hamuru ısıtılmıyor ve böylece lezzet mahvoluyor.

IMG_0540

Açıl susam açıl…. (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Kuru cacık sosu ve bol yeşillikli çoban salata kuzu etine katık olmuş. Tadı gayet güzeldi. Ama çok şahaneydi diyemeyeceğim. Bir gündüz vakti aç karnına Covent Garden’a yolunuz düşer de pratik ne yesem derseniz buraya gidiniz. Pret, Eat ve benzeri sandviççilerin bütün mönüsünü ezberlemiş biz çalışan köleler (!) için burası birebir.

IMG_0541

Pide içinde hafif acılı kuzu kebabı… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Sesame’da kuskus, sumak, tahin gibi tanıdık lezzetler denenebilir. Benim gözdelerimden maydonoz salatası tabule ve sevmeyeni sanırım olmayan humus, tatlı olarak helva da mönüde gözüme çarpanlardan. Ayrıca sarımsak ve kakuleli, acılı tavuk veya mango turşulu patlıcan ve yumurtalı sandviç de değişiklik isteyenlere gelsin 🙂

Sesame'den alabileceğiniz ilginç atıştırmalıklar... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Sesame’den alabileceğiniz ilginç atıştırmalıklar… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

IMG_0549

Humus ve tavuk şiş… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

IMG_0548

Dürüm ve nohutlu salata… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Dekorasyonda dikkatimi çeken öğeleri de sizler için fotoğrafladım:

IMG_0542

Tuvalette bile İstanbul var. (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

IMG_0544

Bu merdiveni çok sevdim, İstanbul-Karaköy’deki lisemin yer karolarını hatırlatıyor. (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

İstanbul posterleri de burayı şenlendimiş. (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

İstanbul posterleri de burayı şenlendirmiş. (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Sesame, evlere servis de yapıyor.

Adres: 23 Garrick Street, London WC2E 9BN

İnternet sitesi: www.sesamefood.co.uk

Açık olduğu saatler:

Pazartesi-Çarşamba 07.00-21.00

Perşembe-Cuma: 07.00-23.00

Cumartesi: 09.00-23.00

Pazar: 11.00-19.00

Meğer Lüks Outlet de Olurmuş…

Adını farklı kişilerden duyduğum lüks fabrika satış mağazaları kompleksi Bicester Village‘ı (Bicester Köyü) sonunda geçtiğimiz aylarda ziyaret edebildim. Burası aslında İngiltere’nin Oxford kentine yakın, ama araçla Londra’ya da çok uzak değil, en fazla iki saat sürüyor. Park yeri ücretsiz. Treni tercih ederseniz, Londra Marylebone istasyonundan bindikten 42 dakika sonra Bicester North istasyonuna ulaşabilirsiniz. Otoparktan ve tren istasyonundan komplekse ücresiz shuttle’lar kalkıyor. Lüks outlet dediğin işte böyle olur 🙂 Üstelik ücretsiz interneti de var.

Ben burayı hep kapalı alışveriş merkezi gibi hayal etmiştim, ama adı üstünde bir köy pazarı (sadece azıcık pahalısından o kadar!) şeklinde, 1995 yılında kurulmuş.

Bicester Village Outlet Shopping Centre, Bicester, Oxfordshire, England, United Kingdom. Image shot 2012. Exact date unknown....CTXCXE Bicester Village Outlet Shopping Centre, Bicester, Oxfordshire, England, United Kingdom. Image shot 2012. Exact date unknown.

Burada mağazalar küçük evler gibi yan yana sıralanıyor…

Dükkanlara gelince, burası kendini “designer outlet” olarak tanımladığı için bize gelmez, fazla lükstür diye düşünüyordum hep. Yolum da düşmemişti açıkçası. Ama Burberry, Dior, Prada gibi lüks markalar çoğunlukta olsa da, çok pahalı olmayan birkaç marka da burada dükkan açmış. Levi’s, tekstil, banyo malzemeleri ve ev eşyaları satan The White Company, retro ürünlerle dolu Cath Kidston (bu konudaki yazımı şu linkten okuyabilirsiniz), rahat ve uygun fiyatlı ayakkabılar üreten Clarks (artık Türkiye’de de varmış), orta-üst sınıfa uygun meşhur outdoor markası Barbour ve güzel tasarımlarıyla tanıdığımız Jaeger, Hobbs gibi… Fossil’de de uygun fiyatlara çantalar ve cüzdanlar vardı. Buralar dışında bir de kaliteli ve şık erkek kıyafetleri satan Charles Tyrwhitt’e uğramanızı öneririm. Takım elbise, gömlek, kravat, çorap, ayakkabı, mont, palto, tüvit ceket, pardösü, ipek mendil, pantolon askısı, kol düğmesi gibi “centilmen” kıyafetleri buranın temel taşı. Ama “smart casual” tarza uygun “chino” tipi pantolonlar ve spor gömlekler, merserize hırkalar ve yün kazaklar da satılıyor. Buranın gömleklerini test edip onaylamışlığım var 🙂 Bir keresinde İstanbul-Bomonti’deki outletlerde bu marka gömlek görmüştüm, belki bunları Türkiye’den almak daha ucuz olabilir. Bakmak lazım. Ama buradaki dükkanda fiyatlar İngiltere skalasına göre epey düşük.

Fiyat soracak olursanız, Barbour’lar 100 sterlinin biraz üstüne satılıyor. Tabii ki modele göre fiyat değişiyor. Ama yine de Londra’daki fiyatına göre epey indirimli olduğu söylenebilir. Burada yağmur şapkalarını da 9 sterline bulmak mümkün.

Daha çok para harcayabilirim diyenlere ise tasarımlarını beğendiğim şu mağazaları tavsiye edebilirim: mutfak eşyaları için döküm tencereleriyle ünlü Le Creuset, kişisel bakım ve banyo malzemeleri için harika şampuanlar ve sıvı sabunlar üreten İngiliz markası Molton Brown ve Fransız markası L’Occitane (en Provence), İngiltere’de neden efsane olduğunu bir türlü anlayamadığım çantacı Mulberry, yine çanta veya bavul için Samsonite, kürklü ayaklara sahip olmak için dünyaca ünlü Ugg, İngiltere’de çanta ve güneş gözlükleriyle çok iş yapan Michael Kors (ki bence ABD’den almak çok daha mantıklı, burada yine de pahalı), İtalyan iç çamaşırcısı La Perla, kadın giyimi için Kate Middleton’ın tercihi LK Bennett, şeker tasarımlarıyla ünlü Kate Spade New York (çantaları ve telefon kapları çok şirin) ve 1873’te kurulan (Londra mağazalarında çiftini 300 sterlinden aşağıya alamayacağınız) İngiliz şık ayakkabı markası Church’s.

İsteyenler için “eller serbest alışveriş” servisi de var. Bu şekilde paketlerinizi bir kulübeye bırakıp, alışverişiniz bitince alıyorsunuz ve elinizde taşıyıp yorulmuyorsunuz. Bu hizmetin ücreti: 7.50 sterlin. Gerçekten eliniz kolunuz dopdolu olacaksa mantıklı olabilir.

Ayrıca Türkiye’den gelenler için asgari 50 sterlinlik harcama karşılığında “tax free” hizmeti de veriliyor.

Alışverişten bitap düşüp acıktığınızda önerim kesinlikle nefis krepçi Creperie Angelie. Doyurucu ve çok pahalı değil. Organik un ve karabuğday unu ile yapılan kreplerin tuzlu ve tatlı olmak üzere birçok çeşidi bulunuyor. Krebinizi paket olarak alıp hemen buranın önünde bulunan banklarda yiyebilirsiniz. Bicester Village’da İngiltere’nin herhalde en ünlü sandviççisi Pret, Carluccio’s adlı vasat İtalyan restoranı, Jamie Oliver’ın Fabulous Feasts adlı lokantası da bulunuyor ama ben olsam yemeğe fazla para harcamak yerine buradan bir bluz daha alırdım 🙂 Eğer tuzlu krep yediyseniz ve üstüne canınız tatlı çekiyorsa Amorino’nun nefis İtalyan dondurmalarını tadabilirsiniz.

Söylemeye gerek yok herhalde ama bütün kredi kartları geçerli. Mağaza listesi için şuraya bakabilirsiniz. İyi alışverişler!

İnternet sitesi: www.bicestervillage.com 

Adresi: 50 Pingle Drive, Bicester, Oxfordshire, İngiltere, OX26 6WD

Açık olduğu saatler:

Pazartesi-Cumartesi: 09.00-20.00 

Pazar: 10.00 – 19.00

A Contribution To “My Migration Story To the UK”, a GuardianWitness Project

You probably heard of GuardianWitness, a relatively recent project of my beloved British newspaper, The Guardian. This page is created to cover the experiences, opinions and ideas of the paper’s readers. There is a different theme being regularly published and anyone can contribute a related media item (text, photo or video) under that topic. A bit like a multimedia forum, really. I wanted to share with you my own migration story to the UK, which was published on the project’s website 19 February 2015. The original link is here.

I am originally from Istanbul, Turkey. I first came to the UK in 2007 to study towards my Masters degree. The photo below was taken in September 2007 at Warwick Castle. Back then, I was about to begin my graduate programme at University of Warwick. It was a uni trip to the Castle and I was amazed by its grandeur and architecture.

(Fotoğraf: Özgür Yüzak)

One of my first photos taken in the UK, September 2007 (Photo credit: Özgür Yüzak)

After my Masters, I went to Turkey to change my visa to a work permit. I was able to come back to the UK in 2009 and started to look for a job. This time I came to London planning to settle here. I was happy to live in my country, I didn’t have any serious problems there. I just wanted to experience how life in a European country is. (Although the UK is the least European country in the EU!) It was hard due to the recession, but I have finally found a job and settled in London after a couple of months.

In six years, I settled here, became a permanent UK resident and saved some money. Recently, I have applied for UK citizenship as well. I would like to become a dual citizen. I love living here: the lifestyle is straightforward and stable, people are tolerant, very polite and friendly. Although London life can be hectic at times, I still love the buzz of the big city as an Istanbullite. I consider myself as a Londoner now.

The only problem here is that I don’t have any close friends originally from the UK. Nearly all my friends are foreigners like me. But apart from that, I feel like a part of this society, totally adapted to local culture and lifestyle. I feel proud and successful to be living here. I definitely recommend this experience of living abroad to anyone: one learns to stand on one’s own feet in every sense.