Meraklısına Çeşme Cep Rehberi

Efendiiim, “Çeşme Vakti Geldii, Ahalii!” başlıklı yazımın devamı niteliğinde, Çeşme‘de benim sevdiklerimin listesi aşağıda. Buyrun tepe tepe kullanın! 🙂

Gidilebilecek plajlar:

Sıcacık suyu olan, Maldivler mavisi ama dalgalı deniz sevenlere Ilıca Halk Plajı (giriş bedava, duş 2 tl, kendi şemsiye ve sandalyelerinizi götürebilirsiniz, ama kiralanacak şezlong-şemsiye de var) Burada içine ılıca suyu akan noktayı bulun ve orda durun 🙂 Çeşmeli arkadaşım Ayşe Kongur sağ olsun söyledi, buranın adı Yıldızburnu imiş. Sabah erken saatlerde Ilıca çarşaf gibi, daha bir şahane oluyor. Üstelik kumluk. Tam bana göre!

57530-ilica-fotograf-1

Ilıca Plajı…

Çok berrak, kumluk, ama suyu çivi gibi soğuk deniz sevenlere Altınkum (maalesef Okan’ın yeri kapanmış, Fun Beach’i de hiç ama hiç beğenmedik. Nedenleri aşağıda. Fly Inn’i deneyebilirsiniz. Ben gidemedim ama övülüyor. Buranın içinde Tektekçi bar ve 16 yaşından küçüklerin alınmadığı Bej de var.)

Altınkum panoraması (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Altınkum panoraması (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Altınkum, bir de suyu soğuk olmayaydı iyiydi (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Muhteşem Altınkum, bir de suyu soğuk olmayaydı iyiydi (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Fun Beach’i neden mi beğenmedik? Üç kişi tam 150 TL giriş parası almayı bildiler, ama 70’lerden kalma dandik, eski püskü, bir de üstüne yarısı yok olmuş şemsiyeyi bize reva gördüler. Hem de üç kişi gölgede kalmak istediğimizi söylememize rağmen! Boş yerler de doluydu. Orası rezerve, burası rezerve… Yalan çoğu bence. Sonuçta tabii ki güneşte yanıp haşlama olduk. Wi-fi kodu yok. Garsonlar ilgisiz. Kendilerine teessüflerimi bildiriyorum.

IMG_1764

Fun Beach’in ihmalkarlığının kanıtı olan, yarım şemsiye… Hiç yakıştıramadım! (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Fun Beach’in tek güzel yanı, denizdeki şişme oyuncaklardı. Ama tepelerine çıkabilene aşkolsun!

Fun Beach'teki deniz oyuncakları... Öyle kolay göründüğüne bakmayın, çıkması gayet zor! (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Fun Beach’teki deniz oyuncakları… Öyle kolay göründüğüne bakmayın, üstüne çıkması gayet zor! (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Kumluk bölümleri olan, ama iskeleden de denize girilebilen, sevdiğim bir diğer plaj meşhur Aya Yorgi Koyu. Burada birçok “beach club” var, ama biz Kafe Piyi (eski adıyla Sole Mare) beğendik. Wi-fi kodu burada da yoktu, ama şezlongların arkasında telefon şarj etmek için priz takmışlardı, etkilendim doğrusu 🙂 Giriş hafta içi 30 TL. Bence gayet makul. Zaten Çeşme‘de daha ucuz beach club’a rastlamadım. Bulan bana da söylesin 🙂 Güneşi hiç korunmadan, sünger gibi emmek isteyenler, deniz üstü fileleri süsleyen veya iskeledeki şemsiyesiz minderlerde güneşlenebilirler. Ayrıca arkada çimlik bir bölüm de mevcut. Biz yine klasik, deniz manzaralı ve şemsiyeli şezlongları seçtik yaşımız gereği 😛 Garsonlar kibar, güleryüzlü ve tatlı dilli. Izgara köfte yedik, çok lezzetliydi. Akşamüstü de içkinizi ve pareonuzu alıp bar bölümüne geçerseniz, günbatımına karşı dans edebilirsiniz. Çok keyifli oluyor. Burası koyun en sonunda (ya da en başında 🙂 olduğu için suyu Babylon’a göre daha temiz gibi göründü bize. Üstelik girişi oradan daha ucuz. Babylon’un yemeklerini de beğenmemiştim zaten.

solemare

Kafe Pi’nin plaj kısmı

Bebekli veya küçük çocuklu aileler için aynı koydaki Paparazzi‘yi önereceğim. Sessiz, sakin, kafa yormayan ama kaliteli müzikler çalan, yaş ortalamasının nispeten yüksek olduğu, kısacası “Çılgın Kalabalıktan Uzakta” bir yer. Neredeyse benle yaşıt bir müessese 🙂 İki yıldır gitmedim ama ondan önce düzenli olarak gidiyordum. Yemekleri de lezzetlidir. Kumluk bölümde rezervasyon yaptırırsanız çocuklarınız gözünüzün önünde güven içinde oynar, siz de yerinizden kalkmadan onları seyredebilirsiniz.

Paparazzi2

Paparazzi’nin kafa dinlemelik kumsalı…

Yine ailelerin tercih ettiği, yaş ortalaması yüksekçe bir yer de Dalyan’daki Ladin Otel. Burası üç yıldızlı bir tesis ve plajı dışarıdan gelenlere açık. Sezonluk indirim kartıyla giriş, hafta içi 10, hafta sonu 17.50 TL. Temiz tuvaletleri, güzel yemekleri (şakşuka, pide, köfte, hepsi süperdi, taze balık da var), harika bir manzaraya sahip. Yumuşak müzikler çalıyor. Garsonlar pek ortada olmasalar da tatlı ve efendi çocuklar. Ama bu çok önemli değil, şezlongların yakınındaki bara gidip istediğinizi ısmarlayabilirsiniz. Hatta bu rahatlık, belki sürekli bir şey yiyip içmeniz için başınıza dikilen bazı mekanların garsonlarından daha avantajlıdır. Denize iskeleden giriliyor. Deniz kestanelerine basmamak için kendinizi yere basmadan suya atmanızı öneririm. Çakıl ayakkabınız varsa daha iyi. Suyu Altınkum kadar berrak değil, ama deniz temiz.

Ladin Otel'in açıkhava lokantasından manzara... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Ladin Otel’in açıkhava lokantasından manzara… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Kaplıca: 

Hemen teyze miyim ben demeyin 🙂 Çok bana göre olduğu söylenemez ama şimdi havuz partileri moda! Denizden çıktıktan sonra akşam beş gibi bir kısım zengin, Paşalimanı’ndaki Aquente’ye gidiyor. Buraya giriş hafta sonu 50 TL. Bir de sadece nakit alıyorlar. Çeşme’deki kaplıcaların suyunun akıtıldığı, bir büyük, bir küçük olmak üzere iki adet sıcak havuz bulunuyor burada. Millet havuzun içinde yiyip içiyor, eğleniyor. Denizi pek matah değil ama iskelesi var. Bu sular sağlık için faydalı, üstelik havuz partisi için de çok uygun. Konsept olarak sıcak suda içki keyfi güzel. Ama mekanın işletmesini beğenmedik. İlgisiz garsonlar, pis tuvaletler. Müşteriler de kasıntı tipler… Onun yerine çok yakınındaki Şifne Termal Otel‘e gitmeyi tercih ederim. Giriş sadece 20 TL. Eski ve köhne görünümlü, tamam. Ama havuzun içindeyken yiyecek servisi yapılıyormuş işte. Soyunma odaları ve duşlar mevcut. Daha ne olsun!

Gidilebilecek lokantalar:

Çeşme’ye gelmişim akşam yemeğinde taze mezeler, zeytinyağlılar ve balık yemeyeceğim de ne yiyeceğim diyen benim gibiler için önerilerim aşağıda:

Taze balığı fahiş fiyatsız yemek istiyorsanız Ilıca’da bir apartmanın alt katında, (İlkim Otel yakınlarında) denizin üstünde bulunan Gözde balıkçısına gidiniz. Salaş ama yemekler nefis. Deniz üstünde masa istiyorsanız mutlaka rezervasyon yaptırın. Burada güneşi lezzetli mezelerle batırmak ve sonra rakı-balık yapmak çok keyifli oluyor. (Adres: Ilıca Mah., 5140 Sok. No:91, Ilıca-Çeşme) Rezervasyon için tel: 0232 723 3414

Yine denizdeki teknelere karşı taze balık yemek için Çeşme’nin küçük balıkçı köyü Dalyan, diğer adıyla Dalyanköy idealdir. Burada yan yana sıralanmış balıkçılardan en eskisi Cevat’ın Yeri olup, (Adres: Dalyan Mah. Liman Cad. No. 161, Dalyan-Çeşme), Körfez Restoran (Yine aynı cadde üzerinde, No. 151) veya Balıkçı Hasan‘ı da ( aynı cadde üzerinde, No. 2) tavsiye ederim.

Bütçesi daha da geniş olanlar pek bir övülen Ferdi Baba’ya filan gidebilirler. Ben gitmedim ama Çeşme’nin farklı yerlerinde üç şubesi var. İstanbulluların sevdiği söyleniyor. Biz geçen yıl Çiftlikköy’de deniz böceğiyle ünlü Can Baba ve Vedat Milor’un beş yıl önceki gözdelerinden Langusta’ya gitmiştik. Ama iki lokantadan da pek memnun kalmamıştık. Özellikle Langusta’nın sahibi ve yöneticisi, galiba aynı zamanda da aşçısı olan yaşlıca amca inanılmaz aksiydi. Üstelik bize istemediğimiz halde zorla ekstra yemek siparişi yaptırmaya filan kalkıştı. Böyle ısrarları hiç sevmem. Üstelik lokantası aşırı salaş olmasına rağmen fiyatları çok yüksekti. Deniz mahsulü (ıstakoz vs) deyince fiyatın biraz artması tabii kinormal, ama o zaman oraya da biraz yatırım yap, ortamı güzelleştir kardeşim, diye düşünüyor insan.

Balıktan gına geldi, değişiklik isteriz diyenler için Çeşme merkezde kale tarafından gelinirse yolun sağ başında kalan İmren Restoran naçizane önerim. Burası ev yemekleri ve ızgaralarıyla ünlü. Her gün 9 çeşit zeytinyağlı, 15 çeşit de etli yemek hazırlıyorlarmış. Papaz Yahnisi favori yemekleriymiş. Taş bahçesinde huzur içinde harika yemekler yiyebilirsiniz. Çok ucuz değil ama değiyor. (Adres: İnkilap Caddesi No. 6/A, Çeşme)

Hazır Çeşme’deyken İzmir’e has lezzetler olan kabak çiçeği dolması ve deniz börülcesini kaçırmayın derim. İlkini başka yerde bulmak zor, sonuncusunu ise İstanbul’da beceremiyorlar. Ev yemeği deyince Dalyanköy ve Alaçatı’da şubeleri bulunan Yusuf Usta’yı da bayağı övdüler, gidenlerin yalancısıyım.

Güzel öğle yemeği isteyenler için de tavsiyem Ilıca’daki Dost Pide. Buranın özellikle kıymalı pidesi popülermiş. Pidelerin özelliği odun fırınında hazırlanmasıymış. Zeytin odunu kıymalı pideye özel bir tat veriyormuş. Pidede kullanılan kıyma, en fazla 180 kiloluk süt danasından elde edilen etle hazırlanıyormuş. Mekanın TSE belgesi bile varmış. Vedat Milor ve Mehmet Yaşin’den de yüksek not almış nadir işletmelerdenmiş burası. (Adres: Şifne Caddesi No. 27. Ilıca, Çeşme)

Çeşme’nin pek çok yerinde şubesi bulunan Kırçiçeği‘nin pideleri de güzeldir. Önden taze roka ve yeşillik getiriyorlar. Sıcakta çok iyi gidiyor. Mönüde kebap falan da var ama ben o sıcakta yemedim. Servis hızlı ve garsonlar güleryüzlüdür. Burada dondurmalı irmik helvası da yapılıyor.

(Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Şunların tazeliğine bakar mısınız? #nofilter (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

(Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Kırçiçeği’nin kebaplarından biri… Bir önceki gidişimizde hava serinleyince bir akşam yemiştik. (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Dondurmalı irmik helvası: kaşığı daldırmadan önce… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Kaşığı daldırdıktan sonra :) (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Kaşığı daldırdıktan sonra 🙂 (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Çeşme Kalesi (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Çeşme Kalesi (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

İzmir’in kumrusunu da yemeden dönmeyin tabii. En ünlü kumrucu Şevket’in Çeşme Marina ve Ilıca şubeleri son yıllarda kalitesini bozdu maalesef. Bu sefer şansımızı Kumrucu Hikmet’ten yana kullandık. Fena değildi. Ama asıl önerim Hürriyet’e de çıkmış, İstanbul-Beyoğlu şubesini çok beğendiğim (üniversitedeyken çok giderdik, kapanmış olabilir ama) Kumrucu Hüseyin olacak. Neden mi? Gazetenin Çeşme’nin en özel 10 lezzeti başlıklı haberine göre, “Çeşme’nin meşhur kumrusunun mucitlerinden Hüseyin Pekmen’e ait Kumrucu Hüseyin, Ilıca’da 1966’dan beri hizmet veriyor. 1950’lerde Amerikalı askerlere tercümanlık yaparken hamburgerle tanışan Hüseyin Pekmen, 1960’larda sandviç ekmeğinden nohut mayası, pekmez banyosu ve susamlarla kumruyu geliştirmiş.” Kumru kömür ateşinde hazırlanan, içinde salam, sucuk, turşu, domates ve özel peynir, ayrıca krem peynir bulunan bir sandviç türü. Epey doyurucu. Buranın Ilıca’da, Çeşme Sheraton’un karşısında da bir şubesi mevcutmuş. (Adres: 5065. Sk., Ilıca, Çeşme)

İzmir kumrusu (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

İzmir kumrusu (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Alışveriş:

Çeşme’de alışveriş deyince ilk aklıma gelen şey, sakızlı ürünler. Ama ben bunlardan sadece sakız likörünü ve dondurmasını severim. Sakızlı Türk kahvesi gibi diğer sakızlı ürünler çok beni açmaz. Muhallebi ya da sütlaç türü tatlılar yapmayı seviyorsanız 1945’ten bu yana Çeşme Çarşısı’ndaki aynı dükkanında hizmet veren Rumeli Pastanesi‘nden sakız reçeli de alabilirsiniz. Buranın diğer reçelleri de çok lezzetlidir. Dondurma da yapıyorlar. Sakızlı dondurmalarını aileye ait Ovacık’taki 250 ağaçtan, katkısız ve doğal olarak olarak elde edilen sakızı kullanarak yapıyorlarmış. (Adres: İnkılap Caddesi No 46 Çeşme, bu sene Dalyan’da da bir şube açtılar.)

Mayo, bikini gibi şeyler alacaksanız Çeşme merkezde çarşının bitiminde (İnkılap Caddesi’nin kalenin ters yönünde sonunda) yer alan Mayo Cenneti‘ne gidin. Burada her fiyatta mayo var. Ayrıca işini bilen, konusunda uzman dükkan sahibi hanımdan tavsiye alabilirsiniz.

Hem yiyecek hem de giyecek için harika bir seçenek de yerel pazarlar. Özellikle Cumartesi günleri kurulan Alaçatı Pazarı‘nda Urla, Tire, İzmir, Milas’tan köylülerin getirdiği sebze ve meyvelerin yanı sıra kaliteli yazlık giysiler, ince elbiseler, şortlar ve bluzlar bulmanız mümkün. Buradaki giysiler gerçekten kaliteli. Ayrıca perdelikler, plaj eşyaları ve aksesuarlar da bulunuyormuş. Yazın 200 tezgahın açıldığı pazardan ünlüler de alışveriş yapıyormuş.

Eğer özel tasarım giysi, ev eşyası, hediyelik eşya almak istiyorsanız istikamet Alaçatı. Burada bulunan çok sayıda küçük butik ihtiyaçlarınıza cevap verecektir. Tabii butik deyince fiyat da artıyor, bilginize 🙂

Eğlence: 

Gece hayatına hakim değilim, onu baştan söyleyeyim. Bu konuda tabii ki bir Bodrum değildir sanırım, ama elbette Çeşme’nin de kulüpleri var. Zaten beach clubların hepsi gece club’a dönüşüyor. Ama hiçbirine gece gitmediğim için bu konuda tavsiye veremeyeceğim. Benim vereceğim tavsiyeler daha iddiasız, hatta ailelere ve orta yaş grubuna yönelik bile sayılabilir. Başlıkta da bu yüzden gece hayatı değil, eğlence dedim 🙂

Clublar dışında, ilk açıldığında gittiğim ve sessiz sakin yemek yiyen insanlardan başka bir şeyin olmadığı Alaçatı Port’u saymazsak, geceleri gitmek için sadece iki ana yer var. Bunlardan biri olan merkezdeki Çeşme Marina, estetik mimarisi ve dekorlarıyla göz dolduruyor. Burası mağazalara bakınmak, bir kafe-barda (tabii ki denize karşı! 🙂 ışıkları ve tekneleri seyrederek bir şeyler içmek için ideal. Fotoğraf çektirmek için de çok hoş bir yer. Tabii ki dolu lokanta da var burada, ama ben bu tip turistik yerlerde yemek yemekten hoşlanmıyorum. Çünkü fiyatlar aşırı yüksek oluyor ve yemek-hizmet kalitesi daha düşük olabiliyor. Ama bir içki için tek geçerim. Burada bulunan Hayal Kahvesi‘nde bu yıl Yaşar, Haluk Levent ve Kurtalan Ekspres, eğlenceli retro-funk takılan Necati ve Saykolar, Çelik gibi isimler canlı müzik yapıyor.

marina

Çeşme Marina’nın harika dekorlarından biri…

Diğer istikamet ise Alaçatı. Buradaki butiklerden alışveriş yapabilir, Veli Usta‘dan dondurmanızı yiyebilir (Ilıca’da da şubeleri var), Köşe Kahve’de (Adres: Tokoğlu Mah., Kemal Paşa Cad. 41/A, Alaçatı/Çeşme) gelip geçenleri izlerken bir şeyler içebilirsiniz.

Buradaki lokantaların kalitesi genelde Çeşme Marina’dan iyi. Ama deniz manzarası görmediğim bir yerde yemeğe o kadar para vermek bana anlamsız geliyor. Ayrıca gereksiz bir pahalılık söz konusu. Dolayısıyla Alaçatı’da lokanta tavsiye edecek kadar bilgim yok.

Ama bir bar tavsiyem var! “Gençler ve daima genç kalanlar” (!) Hazır Alaçatı’ya gelmişken Tektekçi‘ye (Köşe Kahve’nin biraz ilerisi, 59 numara) takılabilirler. İstanbullular burayı biliyordur. Tektekçi’de sadece “shot” boyutunda renkli kokteyller veriyorlar, başka içki türü satılmıyor. Biraz pahalı ama çokça lezzetliler. Özenle hazırlanan binbir çeşit minik kokteylcik, güzel bir sunumla önünüze geliyor. Buraya gençler genelde grup olarak gelip toplu shot siparişi veriyorlar. Müzik süper. Spotify’daki “feel good friday” playlistini düşünün. Onun gibi bir şey. Dans etmek için gaz şarkılar dorukta. Genç garsonlardan tam havamdayım diyenler barın üzerine fırlayıp dans bile ediyorlar 🙂 Minicik bir yer, ama bizim çok hoşumuza gitmişti. Orijinal konsept. Tebrik etmek lazım valla. Fly Inn’in içinde de bir şubesi varmış. Takılın.

tektekci

Şeker şerbet gibi shot’lar!

Canlı müzik dinlemek için Çeşme Marina dışında Fun Beach gibi beach clubları tercih edebilirsiniz. Burada, yıldızların altında Duman‘ı dinlemek benim için harika bir deneyim oldu. Onu başka bir yazıda anlatırım 🙂 Babylon Çeşme ise herhalde Beyoğlu’nda ilk açıldığından beri düzenlediği Oldies but Goldies partilerine devam ediyor, ama canlı müzik yok.

Çeşme konserlerinin programları en az bir hafta öncesinden belli oluyor. Mekanların internet sitelerinden ve Çeşme’deki bez afişlerden kimin nerede çıkacağını takip edebilirsiniz. Biletleri Biletix ve Çeşme çarşı içindeki kilise gibi yerel mekanlar satıyor. Ayrıca Çeşme Açıkhava Tiyatrosu‘nda da (2053. Sok., Çeşme) konserler ve stand-up show’lar oluyor. Zamanında burada Beyaz’ı izlemiştim. Burada bu akşam Fazıl Say, 28’inde de Sezen Aksu sahnede olacak. Ayrıntılı bilgi ve biletler için şuraya tıklayın.

Çeşme merkezdeki kilise... (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Çeşme merkez çarşı içindeki kilisenin mozaikleri… (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Nasıl oldu anlamadım, ama neredeyse Eylül ayına geldik. Siz de bu yıl henüz tatil planı yapmadıysanız Çeşme’ye bir uğrayın derim. Pişman olmayacaksınız. Herkese şimdiden iyi tatiller! 🙂

İngiltere’de Günlük Hayat-1

İngiltere‘ye ilk gelişimin üzerinden tamı tamına yedi yıl geçti. Ülkede geçirdiğim ilk üç aydan sonra, 9 Aralık 2007’de aşağıdaki yazıyı yazmışım çalakalem, burada edindiğim izlenimlerle ilgili. Ama bu yazının üzerinden de yedi yıl geçti ve bazı şeylere alıştım. Bazı şeylerin de nedenini daha iyi anladım. Bir de bu yazıyı yazdığımda İngiltere’nin açık ara en iç karartıcı ve küçük şehirlerinden biri olan Coventry’de yaşıyordum, orada yüksek lisans öğrencisiydim ve daha önce hiç başka bir ülkede yaşamamıştım. Halbuki şu anda Londra’da yaşıyorum, tam zamanlı çalışıyorum ve vasıflı bir göçmen olarak sınırsız oturma izni sahibiyim. Dolayısıyla o dönem yaptığım yorumların bazıları geçerli olsa da bazılarına artık katılmıyorum veya o gerçeklerle yaşamayı öğrendim. Bütün bunlardan ötürü ilgili maddelerin altına gerektiği yerlerde bugünkü fikirlerimi de “Not” başlığı altında yazdım. Yazıyı uzun olduğu için ikiye böldüm. İkinci bölümü birkaç gün sonra… 🙂

Prizler: Türkiye ya da gelişmiş başka hiçbir ülkeden getirdiğiniz elektronik aletler buradaki prizlere uymuyor, o yüzden adaptör kullanılıyor. Ayrıca bir aleti prize takmak da yetmiyor; prizin düğmesini ‘on’a çevirmek gerekiyor bir de.

işte karşınızda İngiliz bir priz!

işte karşınızda İngiliz bir priz! “On” düğmesi hediyeli.

Musluklar: Bu arkadaşların bütün lavabo ve küvetlerinde istisnasız tıkaç var. Neden bu kadar önemli derseniz bu biraderlerimiz eskiden tıkaçla lavaboyu tıkayıp veya küveti doldurup yüzlerini o birikmiş pis suda yıkarlarmış :(( Böyle de temizler yani 🙂 Sonra musluk konusu… İngilizlerin muslukları yani sıcak ve soğuk su bizdeki gibi musluğun borusunda birleşmiyor. Sıcak ve soğuk musluklar ile boruları birbirinden ayrı. Biri buz gibi; diğeri de kaynar akıyor. O yüzden ikisini elinde birleştirip yüzünü öyle yıkaman gerekiyor. Annem bana bu iş için minik boy bir hamam tası almıştı 🙂 Gerçekten gereksiz ve saçma bir olay bu musluk işi. İşin komiği bu kadar yüzyıldır bu adamlar tesisatlarını neden değiştirmemişler, anlamak mümkün değil.

Bu çift muslukların havalı, özel tasarım olanlarına bir örnek, bir de her evde bulunan daha alelade olanları var, ama onların fotoğrafını internette bulamadım.

Bu çift muslukların havalı, özel tasarım olanlarına bir örnek, bir de her evde bulunan daha alelade olanları var, ama onların fotoğrafını internette bulamadım.

Bankacılık sistemi: Türkiye’ye göre süper geri kalmış durumda. En ileri noktaları otomatik ödeme. Örneğin bir hesap açmak bir hafta sürüyor. Bankamatik kartınızın gelmesi bir hafta daha alırken; kredi kartınızın gelmesi bir ayı buluyor. Eskisi kadar yaygınlığı olmasa da hala mağazalarda çekle ödeme kabul ediliyor; eski Türk filmlerindeki gibi 🙂 Yabancı öğrencilere pek kredi kartı vermek istemedikleri için de her şey bankamatik kartı üzerinden yürüyor. Bu kartlar genelde her yerde geçiyor. Bir çek bozdurmak isterseniz parası hesabınıza dört günde geçiyor. Bir yere para gönderecekseniz (fatura bile ödeseniz) onların eline üç günde ulaşıyor.

Not: Ödeme yöntemi olarak çek birkaç yıl önce kaldırıldı, ancak doktorlara hala çekle ödeme yapılabiliyor. 

Yemek: Ünlü “fish and chips” (kızarmış balık ve patates) dışında kendilerine has bir yemekleri yok. Domates çorbasını karıştırırken içine şeker koyuyorlar, korkunç oluyor! Diğer çorbalar daha da korkunç: brokoli çorbası gibi. Kabak ve salatalığın cinsi Türkiye’den farklı. Kabaklar koyu yeşil, salatalıklar da bizimkinin iki katı uzunluğunda. Lezzetli pek taze sebze yok. Taze fasulye, semizotu, kara lahana ve bizdeki gibi minik bamya bulmak mesele. Deniz börülcesi sever bir kişi olarak sebze reyonunda bulamadığım deniz börülcesini balık reyonunda satmalarına ne demeli peki? Hindistan’dan gelen “eşek bamyaları” var ancak. Ayrıca sebze pişirme anlayışları haşlamadan ibaret. Balık ya da et mi yaptın, yanına bezelye ve patates, haşla koy, öyle bizdeki gibi pişireyim lezzetli olsun, yok.

Not: Kendi yemek kültürlerinin olmaması ya da az olması İngilizlerin diğer yemek kültürlerine çok açık olmalarını sağlamış. Dünya mutfakları arasında Hint, Çin ve İtalyan favori mutfakları denebilir. Japon ve Tayland mutfağı da seviliyor. Bunun bir iyi yanı daha var, Türkiye’de olmayan çeşitlilikte dünya mutfağı lokantasına burada gitme olanağınız var. Hint, Karayip, Tayland gibi mutfakları ilk kez burada tattım mesela. Sebze pişirme konusuna gelince, adamlarda patates gibi kök sebzeler dışında pek sebze yetişmiyor. İklimden dolayı sadece hayvancılık ve kısıtlı şekilde tarım yapılabiliyor (beyaz / kırmızı et ve süt ürünleri) ve dutsu kırmızı meyveler (çilek, ahududu, böğürtlen, yaban mersini) bolca bulunuyor. Bunun dışında fasulye bile Hollanda’dan, domates İtalya’dan geliyor. Ne yapsın zavallılar? Sebze türlerini tanımıyorlar ki lezzetli pişirmeyi bilsinler. 

Brokoli konusunda da bu kadar yıldır kocamın bana brokoli çorbası yapmasını bekliyormuşum valla, o yapınca nefis oldu! Belki de brokoliye alıştım, bilemiyorum.

Bunun dışında İngilizlerin yemek anlayışının güzel yanlarını sıralayacak olursam, beyaz etli balıkları güzel pişiriyorlar, Avrupai usul soslu veya ızgara balık deneyimini sevdim. Bir de karides ya da kalamar gibi Türkiye’de pahalı olan deniz ürünlerini burada marketten alıp evde de yapabilirsiniz çünkü ucuz. Yiyecek fiyatları demişken Türkiye’ye kıyasla et de çok ucuz. Bizdekinin aksine (ben çocukken Mis Süt günlük süt üretirdi, annem hep ondan alırdı ama sonra fabrika kapandı, tey teyy) uzun ömürlü süt bulmak mesele neredeyse, tüm marketlerde çeşitli yağ oranlarına sahip bolca günlük süt bulunabiliyor. Marketlerin kendi markası da yeterince güzel oluyor ama süt markaları da günlük süt üretiyor. 

FishChips_Poster_720x430px_1

Fish and chips

Full English Breakfast: Ağır olsa da güzel bir şey: sosis; domuz pastırması diye çevirebileceğimiz “bacon”; sahanda ya da çırpılmış yumurta (scrambled eggs – burada çok yaygın; mis gibi omlet dururken niye sade yiyorlar bilmem 🙂 , pişirilmiş domates, mantar ve patates pane. Tek kötü yanı “beans”. Bildiğiniz kuru fasulye ama cinsi farklı; daha küçük. Bir de şekerli. Sabah sabah tatlı kurufasulye yediğinizi düşünsenize :)) Bacon’ı da sevmez oldum sonradan. Ama gerisi lezzetli oluyor doğrusu. Hem doyurucu, hem de  (yediğiniz yere bağlı olarak değişse de) genelde ucuz. Yalnız niye full diyorlar, işte onu bilmiyorum 🙂

full english breakfast

Full English breakfast

Çay: Çaya süt koyuyorlar. Evet, hani bizim çocuklara yaptığımız gibi. Hala alışamadım, alışmak da istemiyorum 🙂 Öte yandan İngilizler çay içer inancı artık yalan oluyor. Tamam, beş çayı geleneksel olarak tüm İngiliz işletmelerinde ve lüks otellerde hala veriliyor. Ama çayın yerini artık kahve almış durumda. Her yerde Starbucks ve benzeri “coffee shop”lar var.  Bu arada kahveden dışarıda anladıkları filtre kahve. Nescafe markette satılıyor ama kafelerde, lokantalarda sunulmuyor. Eh, daha sağlıklı. Ama biz Nescafe’nin tadına alışmış, onunla büyümüş bir nesil olduğumuz için ülkeye ilk geldiğimde şaşırmıştım niye yok kafelerde diye.

İngiliz usülü sütlü çay

İngiliz usülü sütlü çay

Posta: İngilizler her şeyi postayla hallediyorlar çünkü ucuz ve GÜVENİLİR. Postada mektuplarımın yırtıldığı ya da kaybolduğu çok enderdir. Bu ülkede hala birçok şey e-posta yerine postayla hallediliyor, özellikle de devlet işleri. Hastane, bankalar, internet firması vs sizinle hep posta yoluyla iletişim kuruyor. Online fatura sistemi var, ama Türkiye’deki kadar yaygın değil sanırım. Buna da ilk geldiğimde çok şaşırmıştım. Dolayısıyla bizdeki gibi yerel kargo şirketleri yok. UPS, DHL, Fedex var ama Türkiye’deki kadar kargo kullanılmıyor.

royalmail

İngilizlerin meşhur kırmızı posta kutuları...

İngilizlerin meşhur kırmızı posta kutuları…

Sanat-kültür: Burada bu iki kavrama gerçekten önem veriliyor. Son yıllarda ekonomik kriz nedeniyle sanata aktarılan fonlarda kesinti yapılsa da, Türkiye’ye göre hala bonkörce dağıtılıyor bunlar. Ayrıca sanat kurumlarına danışmanlık yapan firmalar gibi “niş” alanlar da sanat sektörü içinde mevcut. Mesela ben Türkiye’de yaşarken sanatçılar ve sanat yöneticileri, yani profesyonellerinin oluşturduğu sanat sektörü o kadar kısıtlıydı ki hangi etkinliğe ya da sektörel davete gitsem, etrafta hep aynı insanlar olurdu. Küçük bir zümre. Ama buradaki sanat sektörü içinde farklı dallarda uzmanlaşma daha fazla, dolayısıyla da sanat sektörü daha büyük bir pasta. Küçük şehirlerdeki sanat etkinlikleri bile bize kıyasla çeşitli. Mesela yaşadığım 300.000 nüfuslu Coventry’de bile bir özel tiyatro, birkaç sinema salonu vardı. Bizim okulun Warwick Sanat Merkezi sadece okula değil, bölge sakinlerine de açıktı. Burası içinde sanat galerisi, sineması, tiyatrosu, konser salonu olan büyücek bir kompleksti. Edebiyat sohbetleri, çocuklara özel sanat etkinlikleri, ve stand up gösterileri de yapılıyordu. Okulun akademisyenleri ve öğrencileri dışında da yerel halktan epey müşterisi vardı buranın. Bir de Londra’yı düşünün.

Not: Londra’da elbette küçük şehirlere kıyasla çok daha yoğun ve dinamik bir kültür hayatı var. Bizdekinin aksine tiyatro piyesleri ve operalar burada bir sezon değil, iki ay oynuyor. Sergiler keza öyle, iki – üç ay açık kalıyor. Dolayısıyla şehrin kültür hayatına yetişmek her zaman mümkün olmayabiliyor. En güzeli, tüm kıta Avrupa’sının aksine Londra’da müze ve galerilerin çoğu, en azından ulusal nitelikli ve köklü olanlarını gezmek (örneğin Londra Müzesi, İngiliz Müzesi, Bilim Müzesi, Victoria ve Albert sanat ve tasarım müzesi, Ulusal Tarih Müzesi, Ulusal Galeri, Ulusal Portre Galerisi…) ücretsiz! Bunlarda yapılan süreli sergiler genelde ücretli oluyor, ama en azından koleksiyonları ücretsiz sergileniyor. Bunların tam listesi için şuraya bakabilirsiniz:

Free Museums in London

En güzeli de Cuma akşamları tüm Londra müzeleri 22.00’ye kadar açık! Böylece hafta içi iş çıkışı da sergi gezmeniz mümkün oluyor. Bu müzelerin hepsinin bizdeki özel müzeler gibi hem kafesi ya da lokantası, hem dükkanı oluyor, dolayısıyla iş çıkışı yemeğinizi orada yiyip serginizi gezebiliyorsunuz. Daha sonra dükkandan da alışveriş yapabiliyorsunuz. Bunların karı hep müzeye gelir oluyor. Ayrıca bazı müzeler Cuma akşamı için DJ getiriyor, ayrı bar kuruyorlar. Elinizde şarabınızla haftanın yorgunluğunu atarak sergi gezmek hoş bir etkinlik. 

Spor: Ben sporla pek ilgilenmediğim için bu konuda çok ayrıntılı bilgi veremeyeceğim, ama bu adamlar sporla epey ilgileniyorlar. Futboldaki holiganlıkları zaten meşhur. Basketbolun esamisi okunmuyor. Ama kendilerine özgü sporları var: badminton, rugby (ragbi okunuyor) ve kriket gibi.

İngiliz sporlarından kriket...

İngiliz sporlarından kriket…

Ev: Eski İngiliz evleri iki katlı olup büyük görünmelerine karşın minnacıklar, bahçeleri de öyle. Bu kadar Laz müteahhit hesabı, kötü tasarlanmış ev hayatımda görmedim. Örneğin bizim oturduğumuz ev 3 odalı ama odalar o kadar küçük ki 3 oda demeye bin şahit ister. Banyo İ harfi şeklinde, ince uzun. Yani şöyle uzun uzun bir banyo keyfi yapayım desen o kadar yerin yok 🙂 Koridorlar da ince uzun ama o kadar dar ki, şişman biri hayatta geçemez. Merdiven ve basamaklar aynı şekilde o kadar dar ki sürekli düşme tehlikesi atlatılıyor 🙂 Bir salon yapmışlar, adına da oturma odası diyorlar, ama o kadar küçük ki birkaç kişi oturmanız çok zor. Yani Türkiye’deki orta sınıfın oturabildiği kadar geniş; ferah evlerde burada daha üst kesim oturabiliyor genelde. Bir de eski evler tuğladan inşa edilmiş İngiltere’de. Bizim oturduğumuz ev de öyle. Ama yeni yapılan evler bizdeki gibi olabiliyor.

Eski tip tuğladan İngiliz evlerine bir örnek. Bu epey büyüklerinden ama.

Eski tip tuğladan İngiliz evlerine bir örnek. Bu epey büyüklerinden ama.

Temizlik: Bu ülkede pek olduğu söylenemez. Bize “temiz” olarak verdikleri ev bizim anlayışımıza göre hiç de temiz değildi. Millet tuvalette çantasını, garda paltosunu yere atıyor. Fast-food lokantalarında ve pub’larda masaların üstü hep pis ve yağlı. Menüleri elinize alınca eliniz yapış yapış olabiliyor. Bu konuya başka bir post’ta ayrıntılı olarak değineceğim.

İçki / pub: İngilizlerin hayatında içki önemli bir yer tutuyor, özellikle genç-orta yaşlı erkek grupları pub’ların daimi müdavimleri arasında. Publar küçük şehirlerde bile çok sayıda. Sırf bizim oturduğumuz sokakta altı pub var. Bardan ziyade bizdeki kahveye karşılık geldiklerini söyleyebiliriz pub’ların, tek farkı içki satmaları. Bizim kahvelerdeki Digiturk hadisesi burada Sky TV olarak aynen devam ediyor. Yani naklen futbol maçı yayınlamada bizden geri kalmıyorlar. Onun dışında bir pub’da aile salonu var mesela, millet çocuklarıyla geliyor oraya. Bu biraz garip geldi bana, hani biz pub’ı bar olarak düşündüğümüz için. Bizde kimse çocuklarıyla bara gitmez ya. Ama işte burada pub, bar değil, nispeten ucuza içki içebileceğin, biraz bir şeyler atıştırıp maç izleyebileceğin bir sosyalleşme mekanı. İçki satan kafe gibi, kafe-bar gibi bir fonksiyonu karşılıyor daha çok. Kendi başına da, çift olarak da, grup olarak da gidebileceğin bir mekan. Bardan bir başka farkı da yemek. Pub’larda envai çesit yemek var. Ucuz ve doyurucu. Genelde pub menüleri hep birbirinin aynı oluyor: burger, patates kızartması, İngilizlerin çoban böreği, yani “shepherd’s pie”ı, peynirli makarna (macaroni cheese) vs.

Not: Londra’ya geldikten sonra pub’ların da kendi içinde çeşitlilik gösterdiğini anladım. Benim Coventry’de gördüklerim meğer mahalle barı denen cinstenmiş. Bir de bunların gastropub (yemekleri daha kaliteli olan, daha pahalı, hatta neredeyse lüks publar), (nehir veya orman gibi) manzaralı pub, bahçesi olan pub, tarihi pub, terası olan birkaç katlı pub, canlı müzik dinlenen, mangalda burger yapılan pub’lar gibi çeşitleri de varmış. Ama yüzde 90’ı eski, 1800’lerden kalma yerler. Her mahallede bir tane var, merkezde çok sayıdalar. Bunun dışında Londra’da pub’lara kız grupları veya kızlı-erkekli (bak sen şu işe!) gruplar da geliyor. Genelde 23.00-24.00 arası kapanıyorlar, kapanmadan önce de bir çan çalıyorlar içkinizi bitirip gidin diye, kovalama babında.  Lisansları farklı olup da 02.00’ye kadar da açık olanları var.

Tarihi İngiliz pub'larından biri...

Tarihi İngiliz pub’larından biri…

İngiltere’de Türk izleri: Coventry’de bardaklar Paşabahçe, Borcam satılıyor, bizim buzdolabımız Beko 🙂 Pub’larda Efes içmek mümkün. Bazı dükkanlarda lokum satılıyor, Türkiye’den geliyor ama Koska marka ile süpermarketin kendi markası bulunabiliyor sadece. Hacı Bekir olmasa da idare ediyor 🙂 Okuldaki markette Hazer Ali Baba elma çayı var. Bir de Milliyet geliyor 2 günde bir. Londra’da da metrodaki gazete bayiinde Hürriyet gördüm. Bir de çok Türk lokantası var burada. Londra’da Sofra adlı başarılı bir lokanta zinciri varmış, iyi olduğunu duydum, deneyeceğim. Coventry ve yakınındaki pek çok kasabada Halikarnas, Bodrum adlı dönerciler var. Coventry’de pizzacılarda tavuk ve et döner satılıyor. Ama temizliklerinden emin olmadığımız için hiç yemedik 🙂 Lübnan yemekleri Türk yemeklerine çok benziyormuş, onlar da döner yapıyorlar.

Not: Buradaki pub’larda Efes bulmak daha zor, ama bütün buzdolapları hala Beko 🙂 Londra’ya gelince Türk bakkalı ve lokanta sayısında yüzde 100 artış gördük tabii. Dünyaca ünlü büyük mağaza Harrods’da Divan marka lokum ve Selamlique marka Türk kahveleri, Kahve Dünyası, birçok market ve Kraliçe’nin alışveriş yaptığı Fortnum and Mason adlı ultra lüks yiyecek dükkanında lokumlar, merkezdeki pekçok gazete bayiinde Türk gazeteleri ilk aklıma gelenlerden bazıları. Bunun dışında sadece Londra’da iki – üç adet Türk mahallesi var, bunlarda Türk bakkalından kuaförüne, kuyumcusundan mobilya dükkanına, halıcısından lokantasına Türkiye’ye dair neredeyse her şey var. Hatta sinemasında bile Türk filmleri gösteriliyor. O kadar yani. Sofra kendi içinde kötü bir restoran değil, merkezde çok şubesi var, ama İngilizlerin damak tadına göre yemek yaptığı için artık Türk mahallesindeki Türk lokantalarından şaşmıyoruz. Biraz daha yol gidiyoruz belki, havalı yemekler de yemiyoruz, ama gerçekten bizim damak tadımıza göre yapılan yemekleri çok daha ucuza yiyoruz. Üstelik onların İngiliz müşterisi de az değil. Ucuza lezzetli ve doyurucu etli yemekler, eh kim gelmez? Varsın biraz salaş olsun, gürültülü olsun. Türk mahallesine gitmeye üşenirsek de merkezdeki Lübnan lokantaları imdadımıza yetişiyor. Yemeklerin ismi bile aynı, tavuk, muhallebi, baklava, ayran derken neredeyse bütün menüyü anlıyoruz 🙂

(Devamı burada: İngiltere’de Günlük Hayat – 2)