İngiltere’de Günlük Hayat-2

İngiltere’de günlük hayat yazımın ikinci bölümüne hoşgeldiniz efenim… 🙂

Mizah anlayışı: İngilizler bize göre soğuk insanlar olmalarına karşın bir mizah anlayışları var, hemi de kendilerine özgü. “Coupling” ve “The Office” dizilerinin orijinalinin İngiliz olduğunu hatırlatmak isterim. Ayrıca “The IT Crowd” adlı maalesef ömrü uzun olamayan, çok komik başka bir dizi daha vardı İngiliz yapımı. Bulursanız kesinlikle izlemeden geçmeyin derim.

The IT Crowd

The IT Crowd

Coupling dizisinin bir tanıtım fotoğrafı...

Coupling dizisinin bir tanıtım fotoğrafı…

Para: Evet, burada neredeyse her şey Türkiye’den daha pahalı. Hele de Londra’da. Ama bir süre sonra (turistlik sendromu geçince) her şeyi TL’ye çevirmemeyi öğreniyorsunuz. Yoksa burada yaşamanız, markete gitmeniz bile mümkün olmaz çünkü! Zaten fiyatları kendi para biriminizde düşünmemek gerekiyor, çünkü paraların değeri farklı. Avrodan bile değerli olan Pound / Sterlin kendi içinde değerlendirilmeli. Ama bu seni kazıklamalarına göz yum, ilk girdiğin mağazadan her şeyi al ya da en lüks yerlere takıl anlamına gelmiyor. Zamanla her şeyi benzer kalitede daha ucuza nerede bulacağını öğreniyorsun. Et, deniz mahsulü ve süt gibi market ürünlerinin burada daha ucuz olduğunu söylemiştim ama deterjan, diş macunu, duş jeli, krem gibi zaten Avrupa’dan Türkiye’ye gelen kozmetik ürünler de burada daha ucuz. Bunların Türkiye’de kullandığımız Palmolive gibi kaliteli markaları markette de var ama üç pound. Halbuki Poundland tabir edilen her şeyin bir pound olduğu markette aynı ürün bir pound.

sterlin

Kıl veya sinsi İngiliz kavramı: Evet, bazı yaşlılar oldukça kıl olabiliyorlar. Örneğin bizim yan komşularımız. Biz evde yokken bize bir paket gelmiş ve yan komşuya bırakmışlar, oysa biz öyle bir talimat vermemiştik. Gidip kendimizi tanıttık, paketimizi alabilir miyiz diye sorduk. Yaşlı kadın benim öyle komşularım yok, paket filan almadım ben diye terslendi. Birkaç saat sonra kapı çaldı, bir de baktım kapıda bizim paket, ama kimse yok 🙂 İyice etrafa bakınca gördüm ki kadının kocası uzaklaşıyor. Gelip paketi bırakmış ama bize bir merhaba demeye tenezzül etmeden uzaklaşmış yani! Sanki yicez sizi. Göçmenlerden hoşlanmıyorlardı sanırım, ama ne kötü davranışımızı görmüşler anlamadım. Evde bir kere bile parti vermedik, gürültü yapmadık.

Ama hiç doğrudan bir ırkçılığa maruz kalmadığımı veya tanık olmadığımı da söylemeliyim. Yani yabancı olduğunuz için size soğuk davranan tipler var, hem de sınıf arkadaşlarımın bazıları bunlar arasında. Ama bunu asla doğrudan yapmıyorlar. Zaten bu adamlar hiçbir şeyi direkt söylemiyorlar, bir çeşit sinsilik, içine atma, yüzüne gülme – arkandan konuşma durumu seziyor gibiyim.

Not: Bu sinsilik konusunda sezgilerim doğruymuş! İngiliz şirketinde çalışanlardan duyduklarım da bu durumu kanıtlıyor. Mesela bu İngilizler işten ayrılan bir meslektaşları ile aralarında hiçbir yakınlık olmamasına rağmen veda kartı yazarken sevgi böcüğü kesilirlermiş. Hem ne yazacaklarını bilemiyorlar, hem de ayıp olmasın diye sevgi gösterisini abartıyorlar. Ya da trende giderken kaba davranan birine kimse bir şey söylemez, ya gözlerini devirirler ya başka yolculara bakarlar, ama asla ekstrem durumlar hariç o durumu yaratan kişiye bir laf etmez! 

Londra: Gerçekten heyecan verici! Hele de 300.000’lik nüfusuyla “çok kültürlü” bir şehir olduğunu iddia eden köyümüz – kasabamız Coventry’den sonra!

london_2423609b

Telaffuz – aksan: Botil (bottle), bak (back), Maağğbıl Aağğhcc (Marble Arch), fun feegghr (fun fair – lunapark) birkaç örnek. Sondaki r’leri yutar gibi konuşuyorlar. İlk geldiğimde aksanı pek anlayamamıştım, şimdi alıştım. Ama hala komik geliyor. İşin İngilizler için kötü tarafı kendi dillerinin film endüstrisi kanalıyla bütün dünyaya Amerikalılar tarafından öğretilmiş olması, daha da kötüsü Amerikan aksanının daha “cool” olduğunu düşündürtmesi. Ben de böyle düşünenlerdenim tabii ki!

Not: Haha, bu konuda da tükürdüklerimi hemen yalayayım. İngilizler dünyaya dillerini öğretmişler, ama filmler aracılığıyla değil, sömürge yaptıkları ülkeler ve dil okullarıyla. Ben farkında değilmişim. Artık İngiliz İngilizcesi bana çok doğal ve asil geliyor, Amerikan İngilizcesi ise köylü! Bütün kelimeleri eğip bükmelerine sinir olmaya başladım. İngilizlerin daha net konuştuğu kesin 🙂 

İngilizlerin iyimserliği abartma kapasitesi: İngilizler gündelik konuşmalarda kelimeyle tepki verme işini abartabiliyorlar. Şöyle ki, gişeden bir bilet aldı biri diyelim. “Brilliant!” veya “Fantastic!é diyor. Halbuki bu çok sıradan bir şey. Parayı verip bileti alıyorsunuz. Bunun neresi olağanüstü veya fantastik olabilir ki? Bir de bazı tezgahtarların ya da garsonların sevgi kelebeği olduklarından şüpheleniyorum. Mesela çok “lovely” diyorlar. Bir tezgahtar bana sürekli “my love”, bir Hintli garson da “my dear” dedi. Ne de sevimli, cana yakın bir insanmışım Allahım! 😛

Cheers: Anlamını “şerefe” olarak bildiğim bu sözcük burada “teşekkürler” anlamında kullanılıyor. Bakınız bir alt madde.

“Sorry” ve “Thank you” bolluğunun yarattığı diyalog kirliliği: İngiltere‘de gerçekten bu iki kelimeyi çok sık kullanmanız gerekiyor. Yoksa topluma adapte olamıyorsunuz neredeyse. Gerçekten bütün İngilizler görünüşte de olsa kibar, biri size çarparsa ya da ayağınıza basarsa genelde “sorry” demeden geçmez. (Haa, işe gidiş-geliş saatlerinde hayvanlaşıp çantalarını kolunuza patlattıkları halde özür dilemedikleri oluyor. Zaten sabah-akşam toplu taşıma trafiğinde bi deliriyorlar, bütün o kibarlık bi’ tarafa atılıyor. Benim kastettiğim bunun dışındaki saatler 🙂

Mağazalarda tezgahtar önce aldığınız ürünü uzatınca teşekkür eder, sonra ödemeyi yaparken ya da yaptıktan sonra oradan alışveriş yaptığınız için teşekkür eder, siz fişi alınca teşekkür edersiniz, abartıp ürünü alınca bir teşekkür daha patlatmanız garip karşılanmaz. Tezgahtarla aranızda bir “thank you” bombardımanı peyda olur, sanki kim daha çok teşekkür edecek diye yarış halindesinizdir. Londra‘yı bilemem ama bizim kaldığımız küçük şehir Coventry’de otobüsten inerken çoğu öğrenci sürücüye “Cheers!” diyordu!! Otobüse para verip bindikten sonra bir de üstüne teşekkür etmek ne ola ki, ben de anlamış değilim 🙂 Başka kibarlık örnekleri için bkz. alttaki madde.

Not: Londra’da insanlar çok bozulmuş canııım, otobüsten inerken teşekkür etsem deli derler herhalde :))

Kibarlık / uygarlık: İngilizler, Çinliler ya da bazı Türkler gibi fotoğraf çekiyorsanız asla bilerek önünüzden geçmezler. Yaya geçitlerinden özgürce karşıya geçebilirsiniz, hem de hiç korna yemeden! Zaten burada pek korna sesi de duymadım. Hele dayılanıp birbirine giren sürücüler hiç yok. Zaten iki İngiliz’in trafikte birbirine küfrettiğini hayal bile edemem. Ağırkanlı, sakin insanlar. Trafikleri de kendileri gibi. Herkes kurallara uyar. Çünkü cezalar yüksektir, ama bence insan hayatının değeri açısından da bakıyorolar olaya. Genelde tezgahtarlar bizdeki gibi somurtuk değil, gülümseyen insanlardır. (Tabii ben de Türkiye’dekiler gibi bunların iki katı çalışsam ben de somurtuk olabilirdim. Türkiye’de alışveriş merkezleri sabah 10 – akşam 10 arası açık ama burada aynı şey geçerli değil. Akşam 9 gibi kapanırlar. Pazarları da  geç açıp erken kapatırlar, yani 6 saat daha az çalışırlar. Tek tek mağaza ya da butikler ise akşam 7-8 arası kapanırlar, Pazarları da 5’te kapatır giderler.) Herkes kendinden sonra gelene kapıyı tutar.

İngiltere’de Günlük Hayat-1

İngiltere‘ye ilk gelişimin üzerinden tamı tamına yedi yıl geçti. Ülkede geçirdiğim ilk üç aydan sonra, 9 Aralık 2007’de aşağıdaki yazıyı yazmışım çalakalem, burada edindiğim izlenimlerle ilgili. Ama bu yazının üzerinden de yedi yıl geçti ve bazı şeylere alıştım. Bazı şeylerin de nedenini daha iyi anladım. Bir de bu yazıyı yazdığımda İngiltere’nin açık ara en iç karartıcı ve küçük şehirlerinden biri olan Coventry’de yaşıyordum, orada yüksek lisans öğrencisiydim ve daha önce hiç başka bir ülkede yaşamamıştım. Halbuki şu anda Londra’da yaşıyorum, tam zamanlı çalışıyorum ve vasıflı bir göçmen olarak sınırsız oturma izni sahibiyim. Dolayısıyla o dönem yaptığım yorumların bazıları geçerli olsa da bazılarına artık katılmıyorum veya o gerçeklerle yaşamayı öğrendim. Bütün bunlardan ötürü ilgili maddelerin altına gerektiği yerlerde bugünkü fikirlerimi de “Not” başlığı altında yazdım. Yazıyı uzun olduğu için ikiye böldüm. İkinci bölümü birkaç gün sonra… 🙂

Prizler: Türkiye ya da gelişmiş başka hiçbir ülkeden getirdiğiniz elektronik aletler buradaki prizlere uymuyor, o yüzden adaptör kullanılıyor. Ayrıca bir aleti prize takmak da yetmiyor; prizin düğmesini ‘on’a çevirmek gerekiyor bir de.

işte karşınızda İngiliz bir priz!

işte karşınızda İngiliz bir priz! “On” düğmesi hediyeli.

Musluklar: Bu arkadaşların bütün lavabo ve küvetlerinde istisnasız tıkaç var. Neden bu kadar önemli derseniz bu biraderlerimiz eskiden tıkaçla lavaboyu tıkayıp veya küveti doldurup yüzlerini o birikmiş pis suda yıkarlarmış :(( Böyle de temizler yani 🙂 Sonra musluk konusu… İngilizlerin muslukları yani sıcak ve soğuk su bizdeki gibi musluğun borusunda birleşmiyor. Sıcak ve soğuk musluklar ile boruları birbirinden ayrı. Biri buz gibi; diğeri de kaynar akıyor. O yüzden ikisini elinde birleştirip yüzünü öyle yıkaman gerekiyor. Annem bana bu iş için minik boy bir hamam tası almıştı 🙂 Gerçekten gereksiz ve saçma bir olay bu musluk işi. İşin komiği bu kadar yüzyıldır bu adamlar tesisatlarını neden değiştirmemişler, anlamak mümkün değil.

Bu çift muslukların havalı, özel tasarım olanlarına bir örnek, bir de her evde bulunan daha alelade olanları var, ama onların fotoğrafını internette bulamadım.

Bu çift muslukların havalı, özel tasarım olanlarına bir örnek, bir de her evde bulunan daha alelade olanları var, ama onların fotoğrafını internette bulamadım.

Bankacılık sistemi: Türkiye’ye göre süper geri kalmış durumda. En ileri noktaları otomatik ödeme. Örneğin bir hesap açmak bir hafta sürüyor. Bankamatik kartınızın gelmesi bir hafta daha alırken; kredi kartınızın gelmesi bir ayı buluyor. Eskisi kadar yaygınlığı olmasa da hala mağazalarda çekle ödeme kabul ediliyor; eski Türk filmlerindeki gibi 🙂 Yabancı öğrencilere pek kredi kartı vermek istemedikleri için de her şey bankamatik kartı üzerinden yürüyor. Bu kartlar genelde her yerde geçiyor. Bir çek bozdurmak isterseniz parası hesabınıza dört günde geçiyor. Bir yere para gönderecekseniz (fatura bile ödeseniz) onların eline üç günde ulaşıyor.

Not: Ödeme yöntemi olarak çek birkaç yıl önce kaldırıldı, ancak doktorlara hala çekle ödeme yapılabiliyor. 

Yemek: Ünlü “fish and chips” (kızarmış balık ve patates) dışında kendilerine has bir yemekleri yok. Domates çorbasını karıştırırken içine şeker koyuyorlar, korkunç oluyor! Diğer çorbalar daha da korkunç: brokoli çorbası gibi. Kabak ve salatalığın cinsi Türkiye’den farklı. Kabaklar koyu yeşil, salatalıklar da bizimkinin iki katı uzunluğunda. Lezzetli pek taze sebze yok. Taze fasulye, semizotu, kara lahana ve bizdeki gibi minik bamya bulmak mesele. Deniz börülcesi sever bir kişi olarak sebze reyonunda bulamadığım deniz börülcesini balık reyonunda satmalarına ne demeli peki? Hindistan’dan gelen “eşek bamyaları” var ancak. Ayrıca sebze pişirme anlayışları haşlamadan ibaret. Balık ya da et mi yaptın, yanına bezelye ve patates, haşla koy, öyle bizdeki gibi pişireyim lezzetli olsun, yok.

Not: Kendi yemek kültürlerinin olmaması ya da az olması İngilizlerin diğer yemek kültürlerine çok açık olmalarını sağlamış. Dünya mutfakları arasında Hint, Çin ve İtalyan favori mutfakları denebilir. Japon ve Tayland mutfağı da seviliyor. Bunun bir iyi yanı daha var, Türkiye’de olmayan çeşitlilikte dünya mutfağı lokantasına burada gitme olanağınız var. Hint, Karayip, Tayland gibi mutfakları ilk kez burada tattım mesela. Sebze pişirme konusuna gelince, adamlarda patates gibi kök sebzeler dışında pek sebze yetişmiyor. İklimden dolayı sadece hayvancılık ve kısıtlı şekilde tarım yapılabiliyor (beyaz / kırmızı et ve süt ürünleri) ve dutsu kırmızı meyveler (çilek, ahududu, böğürtlen, yaban mersini) bolca bulunuyor. Bunun dışında fasulye bile Hollanda’dan, domates İtalya’dan geliyor. Ne yapsın zavallılar? Sebze türlerini tanımıyorlar ki lezzetli pişirmeyi bilsinler. 

Brokoli konusunda da bu kadar yıldır kocamın bana brokoli çorbası yapmasını bekliyormuşum valla, o yapınca nefis oldu! Belki de brokoliye alıştım, bilemiyorum.

Bunun dışında İngilizlerin yemek anlayışının güzel yanlarını sıralayacak olursam, beyaz etli balıkları güzel pişiriyorlar, Avrupai usul soslu veya ızgara balık deneyimini sevdim. Bir de karides ya da kalamar gibi Türkiye’de pahalı olan deniz ürünlerini burada marketten alıp evde de yapabilirsiniz çünkü ucuz. Yiyecek fiyatları demişken Türkiye’ye kıyasla et de çok ucuz. Bizdekinin aksine (ben çocukken Mis Süt günlük süt üretirdi, annem hep ondan alırdı ama sonra fabrika kapandı, tey teyy) uzun ömürlü süt bulmak mesele neredeyse, tüm marketlerde çeşitli yağ oranlarına sahip bolca günlük süt bulunabiliyor. Marketlerin kendi markası da yeterince güzel oluyor ama süt markaları da günlük süt üretiyor. 

FishChips_Poster_720x430px_1

Fish and chips

Full English Breakfast: Ağır olsa da güzel bir şey: sosis; domuz pastırması diye çevirebileceğimiz “bacon”; sahanda ya da çırpılmış yumurta (scrambled eggs – burada çok yaygın; mis gibi omlet dururken niye sade yiyorlar bilmem 🙂 , pişirilmiş domates, mantar ve patates pane. Tek kötü yanı “beans”. Bildiğiniz kuru fasulye ama cinsi farklı; daha küçük. Bir de şekerli. Sabah sabah tatlı kurufasulye yediğinizi düşünsenize :)) Bacon’ı da sevmez oldum sonradan. Ama gerisi lezzetli oluyor doğrusu. Hem doyurucu, hem de  (yediğiniz yere bağlı olarak değişse de) genelde ucuz. Yalnız niye full diyorlar, işte onu bilmiyorum 🙂

full english breakfast

Full English breakfast

Çay: Çaya süt koyuyorlar. Evet, hani bizim çocuklara yaptığımız gibi. Hala alışamadım, alışmak da istemiyorum 🙂 Öte yandan İngilizler çay içer inancı artık yalan oluyor. Tamam, beş çayı geleneksel olarak tüm İngiliz işletmelerinde ve lüks otellerde hala veriliyor. Ama çayın yerini artık kahve almış durumda. Her yerde Starbucks ve benzeri “coffee shop”lar var.  Bu arada kahveden dışarıda anladıkları filtre kahve. Nescafe markette satılıyor ama kafelerde, lokantalarda sunulmuyor. Eh, daha sağlıklı. Ama biz Nescafe’nin tadına alışmış, onunla büyümüş bir nesil olduğumuz için ülkeye ilk geldiğimde şaşırmıştım niye yok kafelerde diye.

İngiliz usülü sütlü çay

İngiliz usülü sütlü çay

Posta: İngilizler her şeyi postayla hallediyorlar çünkü ucuz ve GÜVENİLİR. Postada mektuplarımın yırtıldığı ya da kaybolduğu çok enderdir. Bu ülkede hala birçok şey e-posta yerine postayla hallediliyor, özellikle de devlet işleri. Hastane, bankalar, internet firması vs sizinle hep posta yoluyla iletişim kuruyor. Online fatura sistemi var, ama Türkiye’deki kadar yaygın değil sanırım. Buna da ilk geldiğimde çok şaşırmıştım. Dolayısıyla bizdeki gibi yerel kargo şirketleri yok. UPS, DHL, Fedex var ama Türkiye’deki kadar kargo kullanılmıyor.

royalmail

İngilizlerin meşhur kırmızı posta kutuları...

İngilizlerin meşhur kırmızı posta kutuları…

Sanat-kültür: Burada bu iki kavrama gerçekten önem veriliyor. Son yıllarda ekonomik kriz nedeniyle sanata aktarılan fonlarda kesinti yapılsa da, Türkiye’ye göre hala bonkörce dağıtılıyor bunlar. Ayrıca sanat kurumlarına danışmanlık yapan firmalar gibi “niş” alanlar da sanat sektörü içinde mevcut. Mesela ben Türkiye’de yaşarken sanatçılar ve sanat yöneticileri, yani profesyonellerinin oluşturduğu sanat sektörü o kadar kısıtlıydı ki hangi etkinliğe ya da sektörel davete gitsem, etrafta hep aynı insanlar olurdu. Küçük bir zümre. Ama buradaki sanat sektörü içinde farklı dallarda uzmanlaşma daha fazla, dolayısıyla da sanat sektörü daha büyük bir pasta. Küçük şehirlerdeki sanat etkinlikleri bile bize kıyasla çeşitli. Mesela yaşadığım 300.000 nüfuslu Coventry’de bile bir özel tiyatro, birkaç sinema salonu vardı. Bizim okulun Warwick Sanat Merkezi sadece okula değil, bölge sakinlerine de açıktı. Burası içinde sanat galerisi, sineması, tiyatrosu, konser salonu olan büyücek bir kompleksti. Edebiyat sohbetleri, çocuklara özel sanat etkinlikleri, ve stand up gösterileri de yapılıyordu. Okulun akademisyenleri ve öğrencileri dışında da yerel halktan epey müşterisi vardı buranın. Bir de Londra’yı düşünün.

Not: Londra’da elbette küçük şehirlere kıyasla çok daha yoğun ve dinamik bir kültür hayatı var. Bizdekinin aksine tiyatro piyesleri ve operalar burada bir sezon değil, iki ay oynuyor. Sergiler keza öyle, iki – üç ay açık kalıyor. Dolayısıyla şehrin kültür hayatına yetişmek her zaman mümkün olmayabiliyor. En güzeli, tüm kıta Avrupa’sının aksine Londra’da müze ve galerilerin çoğu, en azından ulusal nitelikli ve köklü olanlarını gezmek (örneğin Londra Müzesi, İngiliz Müzesi, Bilim Müzesi, Victoria ve Albert sanat ve tasarım müzesi, Ulusal Tarih Müzesi, Ulusal Galeri, Ulusal Portre Galerisi…) ücretsiz! Bunlarda yapılan süreli sergiler genelde ücretli oluyor, ama en azından koleksiyonları ücretsiz sergileniyor. Bunların tam listesi için şuraya bakabilirsiniz:

Free Museums in London

En güzeli de Cuma akşamları tüm Londra müzeleri 22.00’ye kadar açık! Böylece hafta içi iş çıkışı da sergi gezmeniz mümkün oluyor. Bu müzelerin hepsinin bizdeki özel müzeler gibi hem kafesi ya da lokantası, hem dükkanı oluyor, dolayısıyla iş çıkışı yemeğinizi orada yiyip serginizi gezebiliyorsunuz. Daha sonra dükkandan da alışveriş yapabiliyorsunuz. Bunların karı hep müzeye gelir oluyor. Ayrıca bazı müzeler Cuma akşamı için DJ getiriyor, ayrı bar kuruyorlar. Elinizde şarabınızla haftanın yorgunluğunu atarak sergi gezmek hoş bir etkinlik. 

Spor: Ben sporla pek ilgilenmediğim için bu konuda çok ayrıntılı bilgi veremeyeceğim, ama bu adamlar sporla epey ilgileniyorlar. Futboldaki holiganlıkları zaten meşhur. Basketbolun esamisi okunmuyor. Ama kendilerine özgü sporları var: badminton, rugby (ragbi okunuyor) ve kriket gibi.

İngiliz sporlarından kriket...

İngiliz sporlarından kriket…

Ev: Eski İngiliz evleri iki katlı olup büyük görünmelerine karşın minnacıklar, bahçeleri de öyle. Bu kadar Laz müteahhit hesabı, kötü tasarlanmış ev hayatımda görmedim. Örneğin bizim oturduğumuz ev 3 odalı ama odalar o kadar küçük ki 3 oda demeye bin şahit ister. Banyo İ harfi şeklinde, ince uzun. Yani şöyle uzun uzun bir banyo keyfi yapayım desen o kadar yerin yok 🙂 Koridorlar da ince uzun ama o kadar dar ki, şişman biri hayatta geçemez. Merdiven ve basamaklar aynı şekilde o kadar dar ki sürekli düşme tehlikesi atlatılıyor 🙂 Bir salon yapmışlar, adına da oturma odası diyorlar, ama o kadar küçük ki birkaç kişi oturmanız çok zor. Yani Türkiye’deki orta sınıfın oturabildiği kadar geniş; ferah evlerde burada daha üst kesim oturabiliyor genelde. Bir de eski evler tuğladan inşa edilmiş İngiltere’de. Bizim oturduğumuz ev de öyle. Ama yeni yapılan evler bizdeki gibi olabiliyor.

Eski tip tuğladan İngiliz evlerine bir örnek. Bu epey büyüklerinden ama.

Eski tip tuğladan İngiliz evlerine bir örnek. Bu epey büyüklerinden ama.

Temizlik: Bu ülkede pek olduğu söylenemez. Bize “temiz” olarak verdikleri ev bizim anlayışımıza göre hiç de temiz değildi. Millet tuvalette çantasını, garda paltosunu yere atıyor. Fast-food lokantalarında ve pub’larda masaların üstü hep pis ve yağlı. Menüleri elinize alınca eliniz yapış yapış olabiliyor. Bu konuya başka bir post’ta ayrıntılı olarak değineceğim.

İçki / pub: İngilizlerin hayatında içki önemli bir yer tutuyor, özellikle genç-orta yaşlı erkek grupları pub’ların daimi müdavimleri arasında. Publar küçük şehirlerde bile çok sayıda. Sırf bizim oturduğumuz sokakta altı pub var. Bardan ziyade bizdeki kahveye karşılık geldiklerini söyleyebiliriz pub’ların, tek farkı içki satmaları. Bizim kahvelerdeki Digiturk hadisesi burada Sky TV olarak aynen devam ediyor. Yani naklen futbol maçı yayınlamada bizden geri kalmıyorlar. Onun dışında bir pub’da aile salonu var mesela, millet çocuklarıyla geliyor oraya. Bu biraz garip geldi bana, hani biz pub’ı bar olarak düşündüğümüz için. Bizde kimse çocuklarıyla bara gitmez ya. Ama işte burada pub, bar değil, nispeten ucuza içki içebileceğin, biraz bir şeyler atıştırıp maç izleyebileceğin bir sosyalleşme mekanı. İçki satan kafe gibi, kafe-bar gibi bir fonksiyonu karşılıyor daha çok. Kendi başına da, çift olarak da, grup olarak da gidebileceğin bir mekan. Bardan bir başka farkı da yemek. Pub’larda envai çesit yemek var. Ucuz ve doyurucu. Genelde pub menüleri hep birbirinin aynı oluyor: burger, patates kızartması, İngilizlerin çoban böreği, yani “shepherd’s pie”ı, peynirli makarna (macaroni cheese) vs.

Not: Londra’ya geldikten sonra pub’ların da kendi içinde çeşitlilik gösterdiğini anladım. Benim Coventry’de gördüklerim meğer mahalle barı denen cinstenmiş. Bir de bunların gastropub (yemekleri daha kaliteli olan, daha pahalı, hatta neredeyse lüks publar), (nehir veya orman gibi) manzaralı pub, bahçesi olan pub, tarihi pub, terası olan birkaç katlı pub, canlı müzik dinlenen, mangalda burger yapılan pub’lar gibi çeşitleri de varmış. Ama yüzde 90’ı eski, 1800’lerden kalma yerler. Her mahallede bir tane var, merkezde çok sayıdalar. Bunun dışında Londra’da pub’lara kız grupları veya kızlı-erkekli (bak sen şu işe!) gruplar da geliyor. Genelde 23.00-24.00 arası kapanıyorlar, kapanmadan önce de bir çan çalıyorlar içkinizi bitirip gidin diye, kovalama babında.  Lisansları farklı olup da 02.00’ye kadar da açık olanları var.

Tarihi İngiliz pub'larından biri...

Tarihi İngiliz pub’larından biri…

İngiltere’de Türk izleri: Coventry’de bardaklar Paşabahçe, Borcam satılıyor, bizim buzdolabımız Beko 🙂 Pub’larda Efes içmek mümkün. Bazı dükkanlarda lokum satılıyor, Türkiye’den geliyor ama Koska marka ile süpermarketin kendi markası bulunabiliyor sadece. Hacı Bekir olmasa da idare ediyor 🙂 Okuldaki markette Hazer Ali Baba elma çayı var. Bir de Milliyet geliyor 2 günde bir. Londra’da da metrodaki gazete bayiinde Hürriyet gördüm. Bir de çok Türk lokantası var burada. Londra’da Sofra adlı başarılı bir lokanta zinciri varmış, iyi olduğunu duydum, deneyeceğim. Coventry ve yakınındaki pek çok kasabada Halikarnas, Bodrum adlı dönerciler var. Coventry’de pizzacılarda tavuk ve et döner satılıyor. Ama temizliklerinden emin olmadığımız için hiç yemedik 🙂 Lübnan yemekleri Türk yemeklerine çok benziyormuş, onlar da döner yapıyorlar.

Not: Buradaki pub’larda Efes bulmak daha zor, ama bütün buzdolapları hala Beko 🙂 Londra’ya gelince Türk bakkalı ve lokanta sayısında yüzde 100 artış gördük tabii. Dünyaca ünlü büyük mağaza Harrods’da Divan marka lokum ve Selamlique marka Türk kahveleri, Kahve Dünyası, birçok market ve Kraliçe’nin alışveriş yaptığı Fortnum and Mason adlı ultra lüks yiyecek dükkanında lokumlar, merkezdeki pekçok gazete bayiinde Türk gazeteleri ilk aklıma gelenlerden bazıları. Bunun dışında sadece Londra’da iki – üç adet Türk mahallesi var, bunlarda Türk bakkalından kuaförüne, kuyumcusundan mobilya dükkanına, halıcısından lokantasına Türkiye’ye dair neredeyse her şey var. Hatta sinemasında bile Türk filmleri gösteriliyor. O kadar yani. Sofra kendi içinde kötü bir restoran değil, merkezde çok şubesi var, ama İngilizlerin damak tadına göre yemek yaptığı için artık Türk mahallesindeki Türk lokantalarından şaşmıyoruz. Biraz daha yol gidiyoruz belki, havalı yemekler de yemiyoruz, ama gerçekten bizim damak tadımıza göre yapılan yemekleri çok daha ucuza yiyoruz. Üstelik onların İngiliz müşterisi de az değil. Ucuza lezzetli ve doyurucu etli yemekler, eh kim gelmez? Varsın biraz salaş olsun, gürültülü olsun. Türk mahallesine gitmeye üşenirsek de merkezdeki Lübnan lokantaları imdadımıza yetişiyor. Yemeklerin ismi bile aynı, tavuk, muhallebi, baklava, ayran derken neredeyse bütün menüyü anlıyoruz 🙂

(Devamı burada: İngiltere’de Günlük Hayat – 2)