İngiltere’de Göçmenlik Halleri Tiyatro Perdesine de Yansıdı

Dün akşam Londra’da 1999 tarihli “East is East” (Doğu Doğu’dur) adlı İngiliz filminin aynı adlı tiyatro uyarlamasını seyrettim. Oyunun dramla komediyi ustaca harmanladığını söylemek sanırım doğru olur.

Öykü 1970’li yılların İngiltere’sinde geçiyor. Vakt-i zamanında Pakistan’dan göçmüş George ve aslen İrlandalı, beyaz İngiliz eşi Ella altı çocuklarıyla (Tarık, Abdül, Mine, Selim, Münir ve Sacit), kuzeydeki Salford kentinde yaşamaktadırlar. Oyun en küçük çocuk Sacit’in 13 yaşındayken babasının zoruyla sünnet ettirilmesi konusuyla başlar. Burada bir “fish and chips” dükkanı işletmekte olan ailede baba figürü tahmin edilebileceği gibi çok baskındır. Aile ile ilgili bütün kararları bırak çocuklarını, karısına bile danışmadan alan, sözüne itaat edilmediğinde bütün aile bireylerini dövmekten çekinmeyen, yüreklere korku ve kin salan bir aile babasından söz ediyoruz. Namaz kılmayı ihmal etmiyor, ama belki de en önemli varlığı olan çocuklarına sevgisini hiç göstermiyor da. Onların itaatkar insanlar, iyi Müslüman ve Pakistanlı olmalarını istiyor. Okuldan sonra kendi dükkanında zorla onları da çalıştırıyor. Ama Urduca bilmeyen, öğrenmek de istemeyen çocuklar İngiliz olmaktan ödün vermiyorlar. Çatışma da buradan çıkıyor. Ailede herkesin yaşadığı kimlik kargaşasının had safhada olduğu söylenebilir. Aslında çocuklarına “piç” demekten çekinmeyen George’un bile, çünkü o kadar dini bütün olmasına rağmen beyaz İngiliz bir kadınla evlenmiş. Arada, herhalde vicdan azabından olacak, ağlarken görüyoruz onu.

Aralarında takke takmaya bayılan Münir dışında dinle imanla ilgisi olan da yok. Her normal ergen gibi gençliklerini yaşamak istiyorlar. Babalarına “Pakistanlı” lakabını takmışlar. Ama babaları kimselere danışmadan veya söylemeden ailenin en büyük iki oğlunu, Abdül ve Tarık’ı evlendirmeye karar veriyor ve bunun için iki kızı olan Pakistanlı bir aileyle anlaşıyor. Zaten kıyamet de bundan sonra kopuyor.  Babanın sürekli haberlerde gelişmelerini izlediği, bölünen Doğu ve Batı Pakistan gibi ailenin de ipleri birer birer çözülüyor.

                                                   Filmin afişi…

Asi yaratılışlı, içki de içen Tarık evlenmeyi kesinlikle düşünmez ve evden kaçma planları yaparken sağduyulu ve sakin, uysal karakterli Abdül evlenmeye can atmamasına rağmen babasını kırmamak, üzmemek için buna katlanmayı göze alıyor. Aileyi bir arada tutan anne ile birlikte ailenin bir temel taşı da Abdül aslında.

Mine dalgacı, Münir ise dinine bağlı bir tipleme. Babasının hatalarını görmekte zorlanıyor. Babasının mühendis sandığı Selim’in aslında üniversitede sanat okuduğunu öğreniyoruz. Duygusal Selim ağabeylerinin evlenmemesi için babasıyla konuştuğu için dayak yiyor. Bütün bunları gözlemleyen Sacit ise annesinin yıkamasına izin vermediği, artık kokuşmuş parkasını bir yıldır bir türlü üstünden çıkarmıyor. Tikleri olan, mutsuz çocuk için parka adeta bir sığınak, bir zırh, hatta belki bir koruyucu melek. Ama oyunun sonunda ruhen büyüyor ve ağabeyi Abdül’ün desteğiyle parkayı çıkarıp çöpe atıyor.

Çocuklar babalarından o kadar korkuyorlar ki hep kapılar ardından dinliyorlar onu…

Oyunun en komik sahneleri ise sona doğru, kızlarını oğlanlarla evlendirmek isteyen ailenin ziyaretiyle yaşanıyor. Kızların annesi çocukların Batılı yetişmesini uygun bulmadığını her fırsatta dile getirirken, Ella’nın aynı dükkanda birlikte çalıştığı, sık sık çay ve sigara eşliğinde yarenlik ettiği İngiliz arkadaşının gelmesiyle işler iyice karışıyor. Sonra ise seyreyle gümbürtüyü…

Piyeste oyuncular dikkat çekici performanslar sergiliyorlar. Dekor ve ses kullanımı (yağmur, tren sesleri) başarılı. Ancak Tarık’ın sevgilisi, evlenecek kızlar gibi filmde bulunan oyuncular piyeste yer almadığı için oyun filme göre sönük kalmış.

Düşük bütçeli film versiyonu ise İngiltere’de ve Avrupa ülkelerinde büyük bir ticari başarı elde etmiş. En İyi İngiliz filmi dalında BAFTA almış ve En İyi Komedi Filmi dalında da İngiliz Komedi Ödülü’nün sahibi olmuş. Filmin senaristi, oyunun da başrol oyuncusu Eyüp Han-Din senaryosuyla En İyi Bağımsız İngiliz Filmi ve Londra Eleştirmenler Çevresi Film Ödülü kazanmış.

Irk ve dinin başlıca öğelerini oluşturabileceği kimlik ve aidiyet konulu, ama mizah dolu bir oyun izlemek isteyenler kaçırmasın. “Doğu Doğu’dur”, 3 Ocak’a kadar Trafalgar Stüdyoları’nda!

Oyunun internet sitesi burada.

Filmin fragmanı da şurada: 

Oyunun pek bir anlam ifade etmeyen fragmanı da buradan izlenebilir: 

Film Eleştirisi: “Sergi” – Sergilenen Hayatlar

Dün izlediğim “Exhibition” (Sergi), İngiliz yönetmen Joanna Hogg’un üçüncü filmi. Eleştirmenlerden tam not alan ve senaryosu da Hogg’a ait olan film, orta yaştaki bir çiftin birbiriyle ve içinde yaşadığı evle sürdürdüğü karmaşık ilişkiyi yalın, dürüst ve detaylı bir şekilde anlatıyor.

exhibition-quad

Adam da kadın da sanatçı, gerçi filmde gördüklerime bakılırsa adam daha çok mimara benziyor ya neyse. 40’lı yaşlarını süren, 18 yıldır evli bu çiftin çocuğu yok. Büyük ihtimalle adamın tasarladığı, modernizm şaheseri bir evin içinde yaşıyorlar. Londra’nın gürültülü sokaklarından birine açılan, havuzlu, tasarım harikası, kocaman, aydınlık, camın bolca kullanıldığı ve son teknolojinin kullanıldığı evlerinde, para sıkıntısı çekmeden yaşıyor, evden çalışıyorlar: ama ayrı katlarda, ayrı çalışma odalarında…

Kadın yönetmenlerin duyarlılığı nasıl da farklı kılabiliyor bir filmi, zira kadının gözünden izliyoruz ilişkiyi ve gelgitlerini. Adamın filmde hem az sahnede rolü var, hem de kadının bir ara yakındığı üzere duygularını açığa vurmadığı için oynadığı sahnelerde de kendini ele vermiyor. Adam belli ki kadını hala seviyor, ama kadın bu sevgiyi ya da sevginin gösteriliş biçimini yeterli bulmuyor. Bütün kadınlar böyle değil midir zaten? Kadın belki de bu yüzden genelde adama sıcak davranmıyor, gülümsemiyor. Onun sevgisini aradığı zaman bile kendi işini kendi zorlaştırıp bunu farklı yollardan, detaycı karakteriyle ona göstermeye çalışıyor, yine tüm kadınlar gibi. Adam anlamayınca da hüzünleniyor. Çoğu kadın gibi.. Adam uyurken ya da onun uyuduğunu sanırken bir ses kayıt cihazıyla hayal defterinin kapağını açıyor kadın. Başka bir adam görüp ses tonuna bayıldığını, onun kendisine dokunmasını ne kadar çok istediğini söylüyor teybe. Adam ilkinde uyuyor, ama ikinci teyp kaydında uyanık, dinlemede…

Filmde gördüğümüz diğer yan karakterler arasında çiftin arkadaşı bir başka çift var. Ergenlik çağında bir çocukları var ve birbirlerinin evine arada yemeğe gidiyorlar. Ama kadın onlardan sıkılıyor, hatta o kadar ki onların evinden çıkabilmek için yemekte bayılmış numarası falan yapıyor.

İngilizler filmlerini hep güneşli havalarda çektikleri için normalde ülkede hava günlük güneşlikmiş izlenimi edinir normalde insan. Ama Hogg Kasım ayında çektiği filminde Londra’yı kışın olduğu gibi göstererek takdirimi kazandı. Filmde hep yağmurlu ve soğuk olan havaya inat kadın hep parmak arası terlik giyiyor. Film boyunca bir kere ayağında çorap, kapalı ayakkabı görmek kısmet olmadı 🙂 Belki de cansız ilişkisine can suyu vermek istercesine, kalbine kilitlediği heyecanları tekrar yaşamak için kendini yağmura tamamen bırakmak istiyor. Büyük kavgalar etmiyor adamla, çünkü büyük heyecanları yok artık. Büyük bir aşk yok, ilişki bir yerde tıkanmış, birbirlerine ulaşmaya çalışıyorlar ama bu artık çok zor. Gördüğümüz ruhsuz, kısa ve gündelik konuşmalar sadece.

Müzik, filmde bilinçli olarak kullanılmamış. Bunun yerini kadının çalışma odasının sık sık açılıp kapanan sürgülü kapılarının ve sokaktaki insanlar ile makinelerin çıkardığı gürültüler almış: telefonla bilmediğimiz bir dil konuşan bir göçmen kadın, inşaat gürültüsü, araba alarmı… Çiftin evle ilişkilerine gelince… Kadın bu eve fazlasıyla bağlı, bir seferinde yatağın dışında yerde duvarı kucaklamak istercesine, bedeni L şeklini almış halde uyuduğuna şahit oluyoruz. Evle arasındaki bağ adamla arasındaki bağdan daha kuvvetli… Eh, ne de olsa bu tek taraflı bir ilişki, sürdürmesi kolay. Kadın hatıraları tekrar yaşama ve yaşatma peşinde, gitmek istemiyor. Gözlemleyebildiğimiz kadarıyla tek arkadaşıyla yaptığı Skype görüşmesinde, kadın ona evinde 18 yıldır mutlu bir evlilik yaşadığını, bu mutlu anların eve sindiğini, o yüzden de buradan taşınmak istemediğini anlatıyor. Burada gülüyorum. Zira filmin başından beri o söylediği mutlu sahnelerin biri bile nedense yaşanmadı bu evde. Adam ise tam tersine çocuğumuz yok, bizi durduracak hiçbir engel yok, neden taşınmıyoruz, diyor kadına. Bu evde yaşadığımız süre bana 40 yıl gibi geliyor, diyor emlakçıya evi gezdirirken de. Belli ki adam kendini bu eve hapsolmuş hissediyor. Ama neden gitmek istediği belli değil. Acaba mutlulardı ama sonradan bu evde bir trajedi mi yaşadılar da böyle birbirlerinden uzaklaştılar ve evin farklı katlarına sığındılar, diye soruyor insan kendine. Belki bu evde bir çocukları vardı, sonradan öldü. Belki başka bir şey oldu. İhtimaller sınırsız… The Guardian gazetesinin ünlü film eleştirmeni Peter Bradshaw adamın en küçük bir hataya tahammülsüz olmasının nedeni bu trajedidir diye yazmış. Fazlasıyla muhtemel.

Filmi izlerken ara ara şunu düşündüm. Mutsuz bir kentli entelin yalnızlığı, boğucu “burjuva sıkıntısı” ve sorunları başka bir perspektiften bakınca ne kadar da küçük görünüyor. İnsanların ne dertleri var. Bazıları canının derdinde, bazıları ekmek parasının… Öte yandan film insan mutlu değilse çevresini de mutlu edemeyeceğini gösteriyor bize belki de. Bu bağlamda bence insanın en önemli ilişkisi olan hayat arkadaşıyla ilişkisini Hogg çok güzel analiz etmiş. Bu nedenle de İsviçre’de düzenlenen Locarno Film Festivali’nde geçen yıl Altın Leopar ödülüne aday gösterilmiş.

Dolayısıyla filmin adının “Sergi” olması, sadece kadının filmin sonunda açacağı anlaşılan sergiye değil, onun kendi bedenini jaluzisi aracılığıyla Londra sokaklarına kısmen teşhir etmesine, evin ve ilişkinin izleyicileri zaman zaman röntgenci rolüne sokacak şekilde sergilenmesine de gönderme yapıyor.

Sonunda kadın istemeden de olsa evden taşınıyorlar, evlerini üç çocuklu bir aileye bırakarak… Evden ayrılmadan önce dostlarına küçük bir parti veriyorlar. Bu partide şampanyanın yanında evlerinin birebir kopyası, yine tasarım harikası bir pasta da ikram ediliyor. Adam ve kadın pastayı birlikte kesiyorlar, dilimledikçe paramparça oluyor pasta. Birisi banyoyu yiyor, birisi yatak odasını. Evi temsil eden pasta parçalandıkça evin gerçekten onlar için bir hapishane olduğunu; zengin ama mutsuz hayatlarını dış dünyaya karşı barikat olarak kullandıkları bu dört duvar arasında tükettiklerini kavrıyoruz. Sonraki bir sahnede eşyalarını toplayıp kolilerlerken kadın çalışmalarının beğenilmesi sonucunda sergi açacağını söylüyor eşine. Evden kurtulacaklarını bilmek ve kadının beklenmeyen başarısıyla birlikte ilişkileri düzelmeye başlıyor. Okuldan kaçan mutlu çocuklar veya hapisten kaçan umutlu mahkumlar gibiler. Başka bir kente mi, uzun bir seyahate mi gidecekler buradan, orası belirsiz. Kesin olan bir tek şey var: yeni bir geleceğe yelken açtıkları. Birlikte.

*** Şu an Londra’da gösterimde olan filmin fragmanı burda: 

Oscar’a bir kala Sefiller çıkarması…

Tam da blogum için ayda bir yazı çıkardığımı düşünmeye başlamıştım ki araya buralarda fazla erken başlayan ve bana göre fazla ciddiye alınan Noel ve yılbaşı telaşından payıma düşenler ve daha sonra yine çok ama çok hızlı geçen Ocak ve kısalığından ötürü hemen biten Şubat ayı girdi. Yazmak istememe ve kafamda çok konu birikmesine karşın gerek iş gerek sosyal hayatımdaki yoğunluk buna engel oldu. Sefiller’in (Les Miserables) müzikal film versiyonunu bu ay izledim. The King’s Speech filminin ödüllü yönetmeni Tom Hooper’ın filmini genel olarak epey başarılı buldum, ama bazı kusurları da yok değil.

Müzikalin en önemli defolarından biri, ikinci başrolü oynayan ve kariyerinin müzikal tiyatroyla başladığından dem vurulan Russell Crowe’un (Javert) sesinin bazı şarkılara yetmemesi olmuş. Herhalde kendisi müzikal tiyatroya uygun olmadığına erken karar vermerek sinemaya yönelmiş! Crowe müzikal olmasaydı bu filmde çok daha fazla göz doldurabilirdi, zira oyunculuk performansı kötü değildi.  Cosette’i oynayan Amanda Seyfried’in de sesi yetersiz değilse bile son derece sıradan, insanı hiç etkilemeyen bir soprano, ama çok fazla şarkısı olmadığı için bu çok göze batmıyor.

russell

Russell Crowe, Müfettiş Javert rolünde…

Helena Bonham Carter ve Sacha Baron Cohen’in performansları hakikaten filme renk katiyor, soyguncu ve ahlaksız meyhaneci Thenardier çiftini çok güzel canlandırıyorlar. Yer aldıkları bütün sahnelerde diyaloglarıyla, kıyafetleriyle ve mimikleriyle filmin canlanmasına büyük katkıda bulunuyorlar. Zira filmde bol kepçe bulunan Paris’in arka sokaklarındaki pislik, zulüm, yoksulluk, çaresizlik, kadersiz fahişeler, dilenciler ve hırsızlar yer yer iç karartıyor ve bir iki yerde filmin ağırlığının komik sahnelerle dengelemesi gerekli, ama Thenardier’lerin sahneleri bu kadar uzayınca aslında dramatik bir yapıya sahip filmin asıl vermesi gereken duygular hafifletiliyor bence. Filmin üç saatlik uzun süresi bu komedi sahneleri yerine 1832’de Paris’te patlak veren ve eminim birçok kişi tarafından pek de bilinmeyen “Haziran İsyanı”nın arka planına ayrılsaydı, kahramanların uğruna savaştığı, bazılarının da öldüğü değerler daha iyi anlaşılabilirdi.

then

Hırsız uğursuz Thenardier çifti

barr

Hüzünlü bir görünüm: barikatlardan arta kalanlar…

mis-barricade_2426810k

Fransız halkı özgürlük ve bağımsızlığı için krala karşı ayaklanıyor…

Öte yandan müzikalin şarkılarından biri hariç tümünün Victor Hugo’nun bir şekilde tanıdık, bildik romanı Sefiller’in, Paris’te 32, Londra’da 27, New York’ta ise 29 yıldır sahnelenen müzikaline ait olması da yapımın zayıf noktalarından biri. Aslında Claude-Michel Schönberg’in akılda kalıcı müziğine ve Herbert Kretzmer’in yazdığı  etkileyici sözlere diyecek yok, ama müzikalde de, müzikal filmde de aynı melodilerin farklı sözlerle, birçok kahramanın ağzından sanki başka bir şarkıymış gibi söylenmesi ve bunun tek bir sefere mahsus olmaması orijinalliği bozuyor. Yalnızca “Suddenly” adlı şarkı bu film için yazılmış, ama yeni şarkıların sayısı daha fazla olmalıydı. Öte yandan bu durum tüm müzikaller için geçerli değil. Örneğin yine Victor Hugo’nun “Notre Dame de Paris / Notre Dame’ın Kamburu” adlı eserinin 15 yıl kadar önce Paris’te sahnelenen müzikalinde duyduğunuz bir melodiyi bir daha duyamıyordunuz, bir dakika da sürse şarkıların hepsi birbirinden farklıydı. Aşağıdaki linkten bu müzikalin ilk şarkısına ulaşabilirsiniz, daha sonra Youtube sizi sahne sahne diğer şarkılara yönlendiriyor zaten: http://www.youtube.com/watch?v=L24vaxNH91w

Buna karşılık Londra-Greenwich, Fransa’nın güneyi ve İngiltere’nin değişik kırsal bölgeleri gibi birçok farklı yerde çekilen yapım, oyunculuklar, müzikal performanslar, kostümler ve yönetmenlik anlamında övgüyü hak ediyor. Başroldeki Jean Valjean’ı oynayan Hugh Jackman ve Fantine rolündeki Anne Hathaway kendilerinden hiç beklemediğim kadar iyi müzikal performanslar sergiliyorlar. Özellikle oyunculuğunu genelde yüzeysel bulduğum Anne Hathaway, müzikalin en güçlü ses gerektiren ve en zor şarkılarından birini (Susan Boyle’un da katıldığı yarışma programında söyleyerek ünlü olduğu “I Dreamed a Dream”) ağladığı halde hem hiç detone olmadan, hem nefesi yeterek hem de duygusunu vererek söylüyor. Hathaway aynı şarkıyı çekimlerde 8 saat boyunca söylemiş ve dördüncü kaydı filmde esas alınmış. Fantine’in ölüm sahnesi için de çok kilo vermiş, ayrıca fragmanda görüldüğü üzere uzun saçlarını film için kazıtmış. Başroldeki Hugh Jackman ise rolünde ve sesiyle harikalar yaratıyor. Bir aksiyon filmi starından hiç beklenmeyecek güzellikte ve güçte bir sesi, duygulu ve hoş bir ses rengi var. Bu özellikle “Bring Him Home” ve “Suddenly” adlı ağır tempolu şarkılarda belli oluyor. Filmin Valjean’ın kürek mahkumu olduğu dönemi anlatan açılış sahnelerinin çekiminden önce Jackman 36 saat su içmeyerek gözlerini ve yanaklarını çökertmiş. Rolü için 10 kilo zayıflayan oyuncu, takma sarı dişleri, kazınmış kafası, etkileyici makyajı ve kırmızı gözleriyle gerçek bir kürek mahkumu olduğuna insanı inandırıyor. Bu halinden Valjean’ın birkaç yıl sonra zengin ve yardımsever, iyi kalpli belediye başkanına dönüşümü de inanılmaz:

hugh 1

Hugh Jackman ve başrolü ondan çalan inanılmaz fiziksel değişimi…

Hugh-Jackman-in-Les-Miserables-in-London-hugh-jackman-32248234-923-588

Sefil kürek mahkumundan zengin ve bonkör belediye başkanına…

Yan rollerden Eponine’i oynayan Samantha Barks da rolü uzun olmasa da güzel ve güçlü sesiyle, duygusallığıyla umutsuz aşkın pençesindeki genç kızı başarıyla canlandırıyor. Barks Londra’da iki yıl önce düzenlenen “Sefiller Müzikali 25. Yıl Konseri”nde de zaten aynı rolü oynamış. Enjolras’ı oynayan Aaron Tveit da son derece karizmatik ve idealist isyancı lideri rolünde başarılı. Thenardier çiftinin en küçük oğlu olan Gavroche’u oynayan Daniel Huttlestone ise şarkılarını biraz zorlanarak söylemesine rağmen isyancılardan yana saf tutması ve şirinliğiyle rolü götürüyor.

Les-Miz

Ayaklanmanın lideri cesur Enjolras ve tetiği çeken Marius

Yönetmen Hooper’ın ender rastlanan şekilde tüm oyunculara şarkılarını o an çalınan piyano eşliğinde sette canlı şekilde söyletmesi, oyuncuların role girmelerini ve müzikalin duyguların seyirciye geçebilmesini kolaylaştırmış. Post prodüksiyon aşamasında da orkestranın çaldığı bölümler kayıtlara eklenmiş.

İngiltere’de 11 Ocak’ta gösterime giren Sefiller, En İyi Film, En İyi Aktör (Hugh Jackman) ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Anne Hathaway) dallarındaki Altın Küre ödüllerini topladı. Ayrıca En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Anne Hathaway), En İyi Saç-Makyaj Tasarımı, Yapım Tasarımı ve En İyi Ses dallarında İngiliz BAFTA ödüllerinin sahibi oldu. En İyi Film, En İyi Aktör (Hugh Jackman), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Anne Hathaway), En İyi Kostüm Tasarımı ve En İyi Saç-Makyaj Tasarımı dallarında aday olduğu Oscar Ödülleri’nden son üçünü hakkıyla alacağı bence kesin. Ancak En İyi Aktör dalındaki Oscar’ın Lincoln’ü oynayan Daniel Day-Lewis’e gideceği kesinse de Hugh Jackman da rolünü en az Day-Lewis kadar iyi oynamış bence. Türkiye’de 1 Mart 2013 tarihinde gösterime girecek olan filmin fragmanı aşağıda:

Ruby Sparks ve kızıl kıvılcımların gücü adına…

Belki daha önce de yazmışımdır, blogumda beğenmediğim kültür sanat etkinliklerine ve olaylarına yer vermiyorum. Muhtemelen çalışan birçok blog yazarı gibi çok kısıtlı boş zamana sahip olduğumdan blogumu fazla güncelleyemiyorum ve bu beni suçluluk duygusuna itiyor. Hazır bekleyen bir sürü konum da yok değil. Ama zannedilmesin ki az sanat etkinliğine gidiyorum. Özellikle son dönemde katıldığım birçok sanat olayını  (Damien Hirst’ün Tate Modern’deki sergisi dahil olmak üzere) blogumda işlemememin nedeni beni hiç etkilememeleri, bir şeyleri sorgulatmamaları, ama bir tanesi hariç. Geçen hafta sinemada gördüğüm “Ruby Sparks”. Bu filmin iyi olmasını bekliyordum, ama beklentilerimin bile üstünde çıkarak sinemanın altın mevsimine benim için keyifli bir giriş oldu.

Bu yılın Filmekimi’nde görücüye çıkmış, İngiltere’de 12 Ekim tarihinde gösterime giren, ABD yapımı film kadrosunda küçücük rollerle de olsa Altın Küre ödüllü, dört kez Oscar’a aday olmuş Annette Bening, ayrıca Antonio Banderas’ı da barındırıyor. Kadın başrolündeki oyuncu Zoe Kazan, aynı zamanda filmin senaristi ve yapımcısı. Kesinlikle sarkmayan ve sürpriz bir sonla biten senaryonun başarılı olduğunu söylemek zorundayım. Yapımın genel havası “Being John Malkovich” filmini andırsa da bu kesinlikle senaryonun özgünlüğüne indirmeye çalıştığım bir bıçak darbesi değil. Konu anlamında “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filmine benzetenler de olmuş bu filmi. Ben ise tam tersine “Ruby Sparks”ın böylece sevdiğim başka filmlere selam çaktığını düşünüyorum. Ayrıca filmin yine beğendiğim küçük, bağımsız ama eğlenceli “Little Miss Sunshine”dan tam altı yıl sonra dahi olsa o filmin yönetmenlerinin elinden çıkması da bir başka artı özelliği.

ruby-sparks-poster

Karakterlerin götürdüğü, kişisel, küçük, bağımsız ve iddiasız bir film olan Ruby Sparks, sinema sitelerinde görülebileceği gibi hem eleştirmenler, hem de izleyiciler üzerinde iyi bir izlenim bırakmış. Konusu da ilginç: on yıl önce 19 yaşındayken çok satan bir roman yazarak edebiyat dünyasında büyük başarı kazanan ancak biraz asosyal ve son derece yalnız bir romancı (Calvin), bu uzun zaman zarfında ikinci kitabını bir türlü yazamamıştır. Tahmin edilebileceği gibi kızlarla da pek rahat olamayan ve aradığı kız arkadaşı bir türlü bulamayan Calvin, en sonunda kafasındaki kız arkadaş prototipini yazarak yaratmaya karar verir. Kendisini seveceğini düşündüğü bu kız romandan fırlayarak gerçek olur, evine kız arkadaşı olarak yerleşir ve Calvin’in hakkında yazdığı herşeyi yapmaya, onun kalemine itaat etmeye başlar. Calvin onun efendisi, yaratıcısı, erkek arkadaşı, hayatının anlamıdır. Bu Calvin’de bir egemenlik duygusu yaratmış olsa da çok geçmeden kızın cana yakın ve sosyal kelebek karakteriyle kendi soğukluğu aralarında zıtlaşmalara yol açar. Calvin o kadar asosyaldir ki annesinin evinde geçirdikleri haftasonunda bile aile bireylerinin eğlencesine katılmayıp sürekli kitap okur. En sonunda Calvin’in ciddiyetinden, hiç arkadaşı olmamasından (Calvin yalnızca erkek kardeşiyle ve terapistiyle görüşmektedir) ve asosyalliğinden bıkan Ruby, bu sıkıcı evi ve hayatı terk eder.  “Eğer birini seviyorsan özgür bırak. Dönerse senindir, dönmezse zaten hiç senin olmamıştır.” sözüne paralel hareket eden Calvin de son kez daktilosuna dönerek onu özgür bırakır. Ve olaylar gelişir…

The Guardian gazetesi sinema eleştirmeni Peter Bradshaw filmin “fantromcom” yani fantastik öğeleri olan bir romantik komedi olarak adlandırılabileceğini söylüyor. Ancak Time Out dergisinin Londra baskısında belirtildiği gibi, hangi romantik komedi bu filmin yaptığı gibi ikili ilişkilerdeki kontrol mekanizmasını, egoları ve baskın karakterin kim olduğunu, ilişkide sözü geçen tarafın kim olduğunu sorgulayabilir? Bu filmin aşk ve ilişkiler hakkında olması onun romantik komedi olduğu anlamına gelmez elbet. İlişkilerde kimin borusunun öttüğü, hayalle gerçeğin ayrıldığı veya birleştiği çizginin muğlaklığı gibi konulardaki çeşitli sorulara cevap arayan filmin bu sorulara kafa patlatmadaki başarısının sırrı belki de yönetmenlerinin karı-koca, başrol oyuncularının da gerçek hayatta sevgili olmalarında gizlidir. Uzun süredir birlikte olan, dolayısıyla  birbirlerini çok iyi tanıdığını varsayabileceğimiz bu yönetmenler ve oyuncular ikilisi de “şov” dünyasında sıkça görülen ego şişmesi ve tatmin arayışından muzdaripse, buna uzun süreli çoğu ilişkide ve evlilikte ortaya çıkan egemenlik ve öbür kişiye baskın çıkma arzusu da eklenince tadından yenmeyebilir. Ama bu arayışlar ve arzular varsın olsun ortaya böyle eli yüzü düzgün bir film çıkacaksa! “Ruby Sparks”ın parlaklığı sizi de sarsın istiyorsanız 2 Kasım’ı bekleyin…

Filmin fragmanı burda:

Yazım The Guardian’da yayımlandı!

http://www.guardian.co.uk/film/filmblog/2012/sep/25/cine-files-curzon-mayfair

İngiliz gazetesi The Guardian’ın internet sitesinde 25 Eylül 2012 tarihinde yayımlanan Londra’daki Curzon sineması konulu eleştirim için yukarıdaki linki tıklayabilirsiniz.

Curzon Mayfair sinemasının dıştan görünümü
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Sinemada DVD standı ve fragmanların gösterildiği oturma bölümü. Şansıma o an çok beğendiğim “Take This Waltz” filminin fragmanı oynuyordu.
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Sinemanın rahat bir ortama sahip, konforlu ve şık barı…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak