Peki Ama Kim Bu Grayson Perry?

Grayson Perry İngiliz bir çağdaş sanatçı. Hem de Turner Ödüllü. Ben adını duymuştum ama kendisiyle ilgili fazla bilgim yoktu açıkçası. Channel 4 adlı İngiliz TV kanalına yaptığı belgeselde anlattığı yapıtlarını şu an  “Who Are You?” (Sen Kimsin?) başlığı altında, Londra’da bulunan Ulusal Portre Galerisi’nde görmek mümkün.

himself art fund

Kendisi…

Sözkonusu ücretsiz sergide genelde 2014 yapımı 14 eser var. Perry’nin bu çalışmalarının ortak özelliği, kimliğini değiştiren veya kimliği değişen, “sıradan insanları” ele alması: bunlar arasında Müslüman olan bir İngiliz kadın, cinsiyetini değiştiren ve erkek olan bir genç, iki eşcinsel babanın kurduğu bir aile, gözden düşen ve itibarını kaybeden bir politikacı, bir Alzheimer hastası da bulunuyor. Perry’nin çalışmalarıyla ilgili kendi ağzından yazılan açıklamalar, gerçek insan hikayeleri üzerinden milliyetçilik, aile, din, cinsiyet gibi kavramları sorgulatıyor. Bu kavramlara meydan okuyor da denebilir. Perry bu kişilerin her biriyle 3-4 gün geçirerek onları anlamaya çalışmış. Eserlerin biçimleri de özgünlükleriyle dikkat çekiyor: minyatür bir portre, duvar dokuması, heykeller, çanaklar, vazolar… Kullandığı malzemeler de enteresan: ipek, pamuklu kumaş, pirinç, fotoğraf…

Galeri bu mini-sergiyi müzenin daimi koleksiyonunun arasına gizleyerek oyunbaz ve zekice bir iş yapmış. Böylece bazı eserleri bulmak için deyim yerindeyse bir define avına çıkmak gerekiyor. Eserlere ulaştığınızda ise yanındaki eski portrelere de bakınca, sanatın geçmişten günümüze değişimine, farklı evrelerine tanık oluyorsunuz.

Bu hissin en yoğun yaşandığı, eser Factor ve Celebrity Big Brother gibi yetenek yarışmalarında birkaç yıl önce finale yükselen Rylan Clark’ın mini portresiydi. 26 yaşındaki Clark’ın havalı bir görünüşü var ama sesi için aynı şey söylenemez! Buna rağmen kendisi şu an bu yarışmaların yarattığı sanal balonun sözde kazananlarından biri. Andy Warhol’un “Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” sözünü geçerli kılan televizyon çağının yeni yıldızlarından. Çok kısa sürede ünlü olmuş, birçok hayranı var ve magazin basınında bugün hala haberleri çıkıyor. Şu an bu şovlardan birinin sunuculuğunu yapıyormuş. Memleketi, Londra’nın kuzeydoğusunda bulunan ve aksanıyla sık sık dalga geçilen Essex bölgesi. Portresi ise “The Earl of Essex” (Essex Kontu) adını taşıyor. Perry bu eserinin altındaki açıklamasında içinde yaşadığımız dönemin aristokratları ünlülerdir diyor. Bu yüzden Rylan’a Essex Kontu adını takmış ve eski dönemin aristokratları gibi portresini yapmış. Rylan’ın fiziksel özellikleri dikkat çekici, masmavi gözleri, kabarık saçları, (burada görünmese de) bembeyaz dişleri var. Perry onun “çıtkırıldım bir asilzadeyi” hatırlattığını söylerken haksız sayılmaz. Portreyi neden minik yaptığını ise şöyle açıklıyor: “21. yüzyıla ait ünlü portrelerinin doğal tuali cep telefonu ekranlarıdır.”

more_miniature_rylan

“The Earl of Essex”, 2014

Sergide beni en çok etkileyen eser, aşağıda görebileceğiniz “Comfort Blanket” (Konforlu Battaniye) oldu. Bunun gibi pop-art’ı çağrıştıran, renkli, karmakarışık ve çılgın eserleri seviyorum. Ama bu yapıtın asıl çekiciliği, İngiliz olmanın ne demek olduğu yorumundan ileri geliyor. Perry, halıdan dokuduğu ve bir duvarı tamamen kaplayan bu “banknotun” üzerine İngiliz kültürünü ve kimliğini nakış nakış işlemiş. İngiltere banknotlarında fotoğrafı bulunan 88 yaşındaki Kraliçe II. Elizabeth, İngiliz kültürünün yapı taşlarından biri olarak bu banknotta da yerini almış.

"Comfort Blanket", Grayson Perry, 2014

“Comfort Blanket”, 2014

Tabii ki buradan aralardaki küçük yazılar anlaşılmıyor. Ama Perry’nin İngiliz kültürünü genelde sevilen yönleriyle yansıttığı söylenebilir: çay, “fish and chips”, İngiliz bayrağı, sızlanma, Shakespare, Hint yemekleri, yağmur, David Bowie gibi İngiliz sanatçılar, özgürlük… Açıklamasında Perry insanların bu ülkeye istikrar, güvenlik ve hukukun üstünlüğü için göç ettiğini söylüyor ve “bundan gurur duymamız gerekli” diyor. Eh, haksız da değil. Peki bu çalışmanın adı neden “Konforlu Battaniye”? Macar bir arkadaşının buraya göçen annesi, İngiltere’yi sarınabileceğiniz bir “güvenlik battaniyesi” olarak tanımlarmış da ondan.

İlginç bulduğum çalışmalardan biri de “Memory Jar”dı (Hatıra Kavanozu). Bu vazo Alzheimer hastası bir adamı ve karısını gerçek aile fotoğraflarıyla birlikte resmediyor. Altzy adlı Alzheimer şeytanı da bu fotoğrafları yırtarak adamın hafızasından siliyor.

alz1

“Memory Jar”, 2013

alzh

Altzy, elinde makasıyla hastanın hafızasını yok ederken…

Aşağıda görebileceğiniz “The Ashford Hijab” ise Ashford adlı bir güneybatı kasabasında oturan, 20’li yaşlarında, beyaz ırk mensubu bir İngiliz kadının Müslüman olması üzerine. İpek bir eşarp üzerine işlenen motifler, Batı’nın tüketimi ve cinselliği pompalayan, aşırı içki içen toplumunu geride bırakan, bunun yerine çocuklarıyla birlikte Müslüman “kızkardeşlerinin” desteğine sığınan bir kadının öyküsünü anlatıyor. Bu portre, bana biraz yüzeysel geldi: genç kadının Müslümanlık anlatımından mı yoksa Perry’nin algılamasından mı kaynaklanıyor bilemiyorum. Sonuçta bütün dinler kadının cinsel olarak metalaştırılmasına karşıdır. Kapitalizmin tüketimi pompaladığı doğrudur, ama Batı’da yaşayan herkes bundan nasibini alır veya bundan kaçmak için illa dine sığınmak gerekir gibi öngörüler ne kadar gerçekçi? İngilizler çok içer, ama İngiltere’de yaşayan herkes çok içiyordur gibi bir yaklaşım doğru değil.

2014-11-08-NPG_893_1333_TheAshfordHija

“The Ashford Hijab”, 2014

The Sunday Telegraph gazetesi sanat eleştirmeni Alastair Smart’ın deyimiyle “Çağdaş İngiltere’nin şipşak fotoğrafını” çekmeyi başarmış Perry. “Modern Family” (Modern Aile) adlı çalışma bunun tipik bir örneği: birçok Avrupa ülkesinden sonra geçtiğimiz yıl İngiltere’nin de eşcinsel evliliğini yasallaştırmasıyla 10 yıl öncesine kadar belki hayal edemeyeceğimiz bir aile biçimi görünür hale geldi: eşcinsel evlilikler ve evlat edinilen çocuklar. İngiltere’de bu yasa değişikliğini muhafazakar sağcı hükümetin yapması da takdire şayan. Muhafazakar sağ teriminin Türkiye’deki gibi tanımlanmadığı ve algılanmadığı kesin bir gerçek!

Bu cesur, yeni şeyler söyleyen, eleştirmenlerin beğendiği, kesinlikle postmodern sergiyi gezmek için tam bir haftanız kaldı.

Sergi fikrinin nasıl geliştiğini Grayson Perry’den dinlemek isterseniz buraya buyrun:

National Portrait Gallery: 

Adres: St Martin’s Place London WC2H 0HE

Açılış saatleri: her gün 10.00 – 18.00 (Perşembe ve Cuma akşamları 21.00)                

İngiltere’de Günlük Hayat-1

İngiltere‘ye ilk gelişimin üzerinden tamı tamına yedi yıl geçti. Ülkede geçirdiğim ilk üç aydan sonra, 9 Aralık 2007’de aşağıdaki yazıyı yazmışım çalakalem, burada edindiğim izlenimlerle ilgili. Ama bu yazının üzerinden de yedi yıl geçti ve bazı şeylere alıştım. Bazı şeylerin de nedenini daha iyi anladım. Bir de bu yazıyı yazdığımda İngiltere’nin açık ara en iç karartıcı ve küçük şehirlerinden biri olan Coventry’de yaşıyordum, orada yüksek lisans öğrencisiydim ve daha önce hiç başka bir ülkede yaşamamıştım. Halbuki şu anda Londra’da yaşıyorum, tam zamanlı çalışıyorum ve vasıflı bir göçmen olarak sınırsız oturma izni sahibiyim. Dolayısıyla o dönem yaptığım yorumların bazıları geçerli olsa da bazılarına artık katılmıyorum veya o gerçeklerle yaşamayı öğrendim. Bütün bunlardan ötürü ilgili maddelerin altına gerektiği yerlerde bugünkü fikirlerimi de “Not” başlığı altında yazdım. Yazıyı uzun olduğu için ikiye böldüm. İkinci bölümü birkaç gün sonra… 🙂

Prizler: Türkiye ya da gelişmiş başka hiçbir ülkeden getirdiğiniz elektronik aletler buradaki prizlere uymuyor, o yüzden adaptör kullanılıyor. Ayrıca bir aleti prize takmak da yetmiyor; prizin düğmesini ‘on’a çevirmek gerekiyor bir de.

işte karşınızda İngiliz bir priz!

işte karşınızda İngiliz bir priz! “On” düğmesi hediyeli.

Musluklar: Bu arkadaşların bütün lavabo ve küvetlerinde istisnasız tıkaç var. Neden bu kadar önemli derseniz bu biraderlerimiz eskiden tıkaçla lavaboyu tıkayıp veya küveti doldurup yüzlerini o birikmiş pis suda yıkarlarmış :(( Böyle de temizler yani 🙂 Sonra musluk konusu… İngilizlerin muslukları yani sıcak ve soğuk su bizdeki gibi musluğun borusunda birleşmiyor. Sıcak ve soğuk musluklar ile boruları birbirinden ayrı. Biri buz gibi; diğeri de kaynar akıyor. O yüzden ikisini elinde birleştirip yüzünü öyle yıkaman gerekiyor. Annem bana bu iş için minik boy bir hamam tası almıştı 🙂 Gerçekten gereksiz ve saçma bir olay bu musluk işi. İşin komiği bu kadar yüzyıldır bu adamlar tesisatlarını neden değiştirmemişler, anlamak mümkün değil.

Bu çift muslukların havalı, özel tasarım olanlarına bir örnek, bir de her evde bulunan daha alelade olanları var, ama onların fotoğrafını internette bulamadım.

Bu çift muslukların havalı, özel tasarım olanlarına bir örnek, bir de her evde bulunan daha alelade olanları var, ama onların fotoğrafını internette bulamadım.

Bankacılık sistemi: Türkiye’ye göre süper geri kalmış durumda. En ileri noktaları otomatik ödeme. Örneğin bir hesap açmak bir hafta sürüyor. Bankamatik kartınızın gelmesi bir hafta daha alırken; kredi kartınızın gelmesi bir ayı buluyor. Eskisi kadar yaygınlığı olmasa da hala mağazalarda çekle ödeme kabul ediliyor; eski Türk filmlerindeki gibi 🙂 Yabancı öğrencilere pek kredi kartı vermek istemedikleri için de her şey bankamatik kartı üzerinden yürüyor. Bu kartlar genelde her yerde geçiyor. Bir çek bozdurmak isterseniz parası hesabınıza dört günde geçiyor. Bir yere para gönderecekseniz (fatura bile ödeseniz) onların eline üç günde ulaşıyor.

Not: Ödeme yöntemi olarak çek birkaç yıl önce kaldırıldı, ancak doktorlara hala çekle ödeme yapılabiliyor. 

Yemek: Ünlü “fish and chips” (kızarmış balık ve patates) dışında kendilerine has bir yemekleri yok. Domates çorbasını karıştırırken içine şeker koyuyorlar, korkunç oluyor! Diğer çorbalar daha da korkunç: brokoli çorbası gibi. Kabak ve salatalığın cinsi Türkiye’den farklı. Kabaklar koyu yeşil, salatalıklar da bizimkinin iki katı uzunluğunda. Lezzetli pek taze sebze yok. Taze fasulye, semizotu, kara lahana ve bizdeki gibi minik bamya bulmak mesele. Deniz börülcesi sever bir kişi olarak sebze reyonunda bulamadığım deniz börülcesini balık reyonunda satmalarına ne demeli peki? Hindistan’dan gelen “eşek bamyaları” var ancak. Ayrıca sebze pişirme anlayışları haşlamadan ibaret. Balık ya da et mi yaptın, yanına bezelye ve patates, haşla koy, öyle bizdeki gibi pişireyim lezzetli olsun, yok.

Not: Kendi yemek kültürlerinin olmaması ya da az olması İngilizlerin diğer yemek kültürlerine çok açık olmalarını sağlamış. Dünya mutfakları arasında Hint, Çin ve İtalyan favori mutfakları denebilir. Japon ve Tayland mutfağı da seviliyor. Bunun bir iyi yanı daha var, Türkiye’de olmayan çeşitlilikte dünya mutfağı lokantasına burada gitme olanağınız var. Hint, Karayip, Tayland gibi mutfakları ilk kez burada tattım mesela. Sebze pişirme konusuna gelince, adamlarda patates gibi kök sebzeler dışında pek sebze yetişmiyor. İklimden dolayı sadece hayvancılık ve kısıtlı şekilde tarım yapılabiliyor (beyaz / kırmızı et ve süt ürünleri) ve dutsu kırmızı meyveler (çilek, ahududu, böğürtlen, yaban mersini) bolca bulunuyor. Bunun dışında fasulye bile Hollanda’dan, domates İtalya’dan geliyor. Ne yapsın zavallılar? Sebze türlerini tanımıyorlar ki lezzetli pişirmeyi bilsinler. 

Brokoli konusunda da bu kadar yıldır kocamın bana brokoli çorbası yapmasını bekliyormuşum valla, o yapınca nefis oldu! Belki de brokoliye alıştım, bilemiyorum.

Bunun dışında İngilizlerin yemek anlayışının güzel yanlarını sıralayacak olursam, beyaz etli balıkları güzel pişiriyorlar, Avrupai usul soslu veya ızgara balık deneyimini sevdim. Bir de karides ya da kalamar gibi Türkiye’de pahalı olan deniz ürünlerini burada marketten alıp evde de yapabilirsiniz çünkü ucuz. Yiyecek fiyatları demişken Türkiye’ye kıyasla et de çok ucuz. Bizdekinin aksine (ben çocukken Mis Süt günlük süt üretirdi, annem hep ondan alırdı ama sonra fabrika kapandı, tey teyy) uzun ömürlü süt bulmak mesele neredeyse, tüm marketlerde çeşitli yağ oranlarına sahip bolca günlük süt bulunabiliyor. Marketlerin kendi markası da yeterince güzel oluyor ama süt markaları da günlük süt üretiyor. 

FishChips_Poster_720x430px_1

Fish and chips

Full English Breakfast: Ağır olsa da güzel bir şey: sosis; domuz pastırması diye çevirebileceğimiz “bacon”; sahanda ya da çırpılmış yumurta (scrambled eggs – burada çok yaygın; mis gibi omlet dururken niye sade yiyorlar bilmem 🙂 , pişirilmiş domates, mantar ve patates pane. Tek kötü yanı “beans”. Bildiğiniz kuru fasulye ama cinsi farklı; daha küçük. Bir de şekerli. Sabah sabah tatlı kurufasulye yediğinizi düşünsenize :)) Bacon’ı da sevmez oldum sonradan. Ama gerisi lezzetli oluyor doğrusu. Hem doyurucu, hem de  (yediğiniz yere bağlı olarak değişse de) genelde ucuz. Yalnız niye full diyorlar, işte onu bilmiyorum 🙂

full english breakfast

Full English breakfast

Çay: Çaya süt koyuyorlar. Evet, hani bizim çocuklara yaptığımız gibi. Hala alışamadım, alışmak da istemiyorum 🙂 Öte yandan İngilizler çay içer inancı artık yalan oluyor. Tamam, beş çayı geleneksel olarak tüm İngiliz işletmelerinde ve lüks otellerde hala veriliyor. Ama çayın yerini artık kahve almış durumda. Her yerde Starbucks ve benzeri “coffee shop”lar var.  Bu arada kahveden dışarıda anladıkları filtre kahve. Nescafe markette satılıyor ama kafelerde, lokantalarda sunulmuyor. Eh, daha sağlıklı. Ama biz Nescafe’nin tadına alışmış, onunla büyümüş bir nesil olduğumuz için ülkeye ilk geldiğimde şaşırmıştım niye yok kafelerde diye.

İngiliz usülü sütlü çay

İngiliz usülü sütlü çay

Posta: İngilizler her şeyi postayla hallediyorlar çünkü ucuz ve GÜVENİLİR. Postada mektuplarımın yırtıldığı ya da kaybolduğu çok enderdir. Bu ülkede hala birçok şey e-posta yerine postayla hallediliyor, özellikle de devlet işleri. Hastane, bankalar, internet firması vs sizinle hep posta yoluyla iletişim kuruyor. Online fatura sistemi var, ama Türkiye’deki kadar yaygın değil sanırım. Buna da ilk geldiğimde çok şaşırmıştım. Dolayısıyla bizdeki gibi yerel kargo şirketleri yok. UPS, DHL, Fedex var ama Türkiye’deki kadar kargo kullanılmıyor.

royalmail

İngilizlerin meşhur kırmızı posta kutuları...

İngilizlerin meşhur kırmızı posta kutuları…

Sanat-kültür: Burada bu iki kavrama gerçekten önem veriliyor. Son yıllarda ekonomik kriz nedeniyle sanata aktarılan fonlarda kesinti yapılsa da, Türkiye’ye göre hala bonkörce dağıtılıyor bunlar. Ayrıca sanat kurumlarına danışmanlık yapan firmalar gibi “niş” alanlar da sanat sektörü içinde mevcut. Mesela ben Türkiye’de yaşarken sanatçılar ve sanat yöneticileri, yani profesyonellerinin oluşturduğu sanat sektörü o kadar kısıtlıydı ki hangi etkinliğe ya da sektörel davete gitsem, etrafta hep aynı insanlar olurdu. Küçük bir zümre. Ama buradaki sanat sektörü içinde farklı dallarda uzmanlaşma daha fazla, dolayısıyla da sanat sektörü daha büyük bir pasta. Küçük şehirlerdeki sanat etkinlikleri bile bize kıyasla çeşitli. Mesela yaşadığım 300.000 nüfuslu Coventry’de bile bir özel tiyatro, birkaç sinema salonu vardı. Bizim okulun Warwick Sanat Merkezi sadece okula değil, bölge sakinlerine de açıktı. Burası içinde sanat galerisi, sineması, tiyatrosu, konser salonu olan büyücek bir kompleksti. Edebiyat sohbetleri, çocuklara özel sanat etkinlikleri, ve stand up gösterileri de yapılıyordu. Okulun akademisyenleri ve öğrencileri dışında da yerel halktan epey müşterisi vardı buranın. Bir de Londra’yı düşünün.

Not: Londra’da elbette küçük şehirlere kıyasla çok daha yoğun ve dinamik bir kültür hayatı var. Bizdekinin aksine tiyatro piyesleri ve operalar burada bir sezon değil, iki ay oynuyor. Sergiler keza öyle, iki – üç ay açık kalıyor. Dolayısıyla şehrin kültür hayatına yetişmek her zaman mümkün olmayabiliyor. En güzeli, tüm kıta Avrupa’sının aksine Londra’da müze ve galerilerin çoğu, en azından ulusal nitelikli ve köklü olanlarını gezmek (örneğin Londra Müzesi, İngiliz Müzesi, Bilim Müzesi, Victoria ve Albert sanat ve tasarım müzesi, Ulusal Tarih Müzesi, Ulusal Galeri, Ulusal Portre Galerisi…) ücretsiz! Bunlarda yapılan süreli sergiler genelde ücretli oluyor, ama en azından koleksiyonları ücretsiz sergileniyor. Bunların tam listesi için şuraya bakabilirsiniz:

Free Museums in London

En güzeli de Cuma akşamları tüm Londra müzeleri 22.00’ye kadar açık! Böylece hafta içi iş çıkışı da sergi gezmeniz mümkün oluyor. Bu müzelerin hepsinin bizdeki özel müzeler gibi hem kafesi ya da lokantası, hem dükkanı oluyor, dolayısıyla iş çıkışı yemeğinizi orada yiyip serginizi gezebiliyorsunuz. Daha sonra dükkandan da alışveriş yapabiliyorsunuz. Bunların karı hep müzeye gelir oluyor. Ayrıca bazı müzeler Cuma akşamı için DJ getiriyor, ayrı bar kuruyorlar. Elinizde şarabınızla haftanın yorgunluğunu atarak sergi gezmek hoş bir etkinlik. 

Spor: Ben sporla pek ilgilenmediğim için bu konuda çok ayrıntılı bilgi veremeyeceğim, ama bu adamlar sporla epey ilgileniyorlar. Futboldaki holiganlıkları zaten meşhur. Basketbolun esamisi okunmuyor. Ama kendilerine özgü sporları var: badminton, rugby (ragbi okunuyor) ve kriket gibi.

İngiliz sporlarından kriket...

İngiliz sporlarından kriket…

Ev: Eski İngiliz evleri iki katlı olup büyük görünmelerine karşın minnacıklar, bahçeleri de öyle. Bu kadar Laz müteahhit hesabı, kötü tasarlanmış ev hayatımda görmedim. Örneğin bizim oturduğumuz ev 3 odalı ama odalar o kadar küçük ki 3 oda demeye bin şahit ister. Banyo İ harfi şeklinde, ince uzun. Yani şöyle uzun uzun bir banyo keyfi yapayım desen o kadar yerin yok 🙂 Koridorlar da ince uzun ama o kadar dar ki, şişman biri hayatta geçemez. Merdiven ve basamaklar aynı şekilde o kadar dar ki sürekli düşme tehlikesi atlatılıyor 🙂 Bir salon yapmışlar, adına da oturma odası diyorlar, ama o kadar küçük ki birkaç kişi oturmanız çok zor. Yani Türkiye’deki orta sınıfın oturabildiği kadar geniş; ferah evlerde burada daha üst kesim oturabiliyor genelde. Bir de eski evler tuğladan inşa edilmiş İngiltere’de. Bizim oturduğumuz ev de öyle. Ama yeni yapılan evler bizdeki gibi olabiliyor.

Eski tip tuğladan İngiliz evlerine bir örnek. Bu epey büyüklerinden ama.

Eski tip tuğladan İngiliz evlerine bir örnek. Bu epey büyüklerinden ama.

Temizlik: Bu ülkede pek olduğu söylenemez. Bize “temiz” olarak verdikleri ev bizim anlayışımıza göre hiç de temiz değildi. Millet tuvalette çantasını, garda paltosunu yere atıyor. Fast-food lokantalarında ve pub’larda masaların üstü hep pis ve yağlı. Menüleri elinize alınca eliniz yapış yapış olabiliyor. Bu konuya başka bir post’ta ayrıntılı olarak değineceğim.

İçki / pub: İngilizlerin hayatında içki önemli bir yer tutuyor, özellikle genç-orta yaşlı erkek grupları pub’ların daimi müdavimleri arasında. Publar küçük şehirlerde bile çok sayıda. Sırf bizim oturduğumuz sokakta altı pub var. Bardan ziyade bizdeki kahveye karşılık geldiklerini söyleyebiliriz pub’ların, tek farkı içki satmaları. Bizim kahvelerdeki Digiturk hadisesi burada Sky TV olarak aynen devam ediyor. Yani naklen futbol maçı yayınlamada bizden geri kalmıyorlar. Onun dışında bir pub’da aile salonu var mesela, millet çocuklarıyla geliyor oraya. Bu biraz garip geldi bana, hani biz pub’ı bar olarak düşündüğümüz için. Bizde kimse çocuklarıyla bara gitmez ya. Ama işte burada pub, bar değil, nispeten ucuza içki içebileceğin, biraz bir şeyler atıştırıp maç izleyebileceğin bir sosyalleşme mekanı. İçki satan kafe gibi, kafe-bar gibi bir fonksiyonu karşılıyor daha çok. Kendi başına da, çift olarak da, grup olarak da gidebileceğin bir mekan. Bardan bir başka farkı da yemek. Pub’larda envai çesit yemek var. Ucuz ve doyurucu. Genelde pub menüleri hep birbirinin aynı oluyor: burger, patates kızartması, İngilizlerin çoban böreği, yani “shepherd’s pie”ı, peynirli makarna (macaroni cheese) vs.

Not: Londra’ya geldikten sonra pub’ların da kendi içinde çeşitlilik gösterdiğini anladım. Benim Coventry’de gördüklerim meğer mahalle barı denen cinstenmiş. Bir de bunların gastropub (yemekleri daha kaliteli olan, daha pahalı, hatta neredeyse lüks publar), (nehir veya orman gibi) manzaralı pub, bahçesi olan pub, tarihi pub, terası olan birkaç katlı pub, canlı müzik dinlenen, mangalda burger yapılan pub’lar gibi çeşitleri de varmış. Ama yüzde 90’ı eski, 1800’lerden kalma yerler. Her mahallede bir tane var, merkezde çok sayıdalar. Bunun dışında Londra’da pub’lara kız grupları veya kızlı-erkekli (bak sen şu işe!) gruplar da geliyor. Genelde 23.00-24.00 arası kapanıyorlar, kapanmadan önce de bir çan çalıyorlar içkinizi bitirip gidin diye, kovalama babında.  Lisansları farklı olup da 02.00’ye kadar da açık olanları var.

Tarihi İngiliz pub'larından biri...

Tarihi İngiliz pub’larından biri…

İngiltere’de Türk izleri: Coventry’de bardaklar Paşabahçe, Borcam satılıyor, bizim buzdolabımız Beko 🙂 Pub’larda Efes içmek mümkün. Bazı dükkanlarda lokum satılıyor, Türkiye’den geliyor ama Koska marka ile süpermarketin kendi markası bulunabiliyor sadece. Hacı Bekir olmasa da idare ediyor 🙂 Okuldaki markette Hazer Ali Baba elma çayı var. Bir de Milliyet geliyor 2 günde bir. Londra’da da metrodaki gazete bayiinde Hürriyet gördüm. Bir de çok Türk lokantası var burada. Londra’da Sofra adlı başarılı bir lokanta zinciri varmış, iyi olduğunu duydum, deneyeceğim. Coventry ve yakınındaki pek çok kasabada Halikarnas, Bodrum adlı dönerciler var. Coventry’de pizzacılarda tavuk ve et döner satılıyor. Ama temizliklerinden emin olmadığımız için hiç yemedik 🙂 Lübnan yemekleri Türk yemeklerine çok benziyormuş, onlar da döner yapıyorlar.

Not: Buradaki pub’larda Efes bulmak daha zor, ama bütün buzdolapları hala Beko 🙂 Londra’ya gelince Türk bakkalı ve lokanta sayısında yüzde 100 artış gördük tabii. Dünyaca ünlü büyük mağaza Harrods’da Divan marka lokum ve Selamlique marka Türk kahveleri, Kahve Dünyası, birçok market ve Kraliçe’nin alışveriş yaptığı Fortnum and Mason adlı ultra lüks yiyecek dükkanında lokumlar, merkezdeki pekçok gazete bayiinde Türk gazeteleri ilk aklıma gelenlerden bazıları. Bunun dışında sadece Londra’da iki – üç adet Türk mahallesi var, bunlarda Türk bakkalından kuaförüne, kuyumcusundan mobilya dükkanına, halıcısından lokantasına Türkiye’ye dair neredeyse her şey var. Hatta sinemasında bile Türk filmleri gösteriliyor. O kadar yani. Sofra kendi içinde kötü bir restoran değil, merkezde çok şubesi var, ama İngilizlerin damak tadına göre yemek yaptığı için artık Türk mahallesindeki Türk lokantalarından şaşmıyoruz. Biraz daha yol gidiyoruz belki, havalı yemekler de yemiyoruz, ama gerçekten bizim damak tadımıza göre yapılan yemekleri çok daha ucuza yiyoruz. Üstelik onların İngiliz müşterisi de az değil. Ucuza lezzetli ve doyurucu etli yemekler, eh kim gelmez? Varsın biraz salaş olsun, gürültülü olsun. Türk mahallesine gitmeye üşenirsek de merkezdeki Lübnan lokantaları imdadımıza yetişiyor. Yemeklerin ismi bile aynı, tavuk, muhallebi, baklava, ayran derken neredeyse bütün menüyü anlıyoruz 🙂

(Devamı burada: İngiltere’de Günlük Hayat – 2)