Londra’nın Gezici Lezzet Durağı: Bleecker Street Burger

İngiltere’nin en sevdiğim gazetesi The Guardian’da yakın geçmişte bir makale okumuştum: “I gave it all up What is it like to quit your life and start again?” (Her şeyden vazgeçtim: eski hayatımı geride bırakmak ve her şeye yeniden başlamak nasıl bir şey?”) Bu dosyada yer verilen başarı öykülerinden biri de Bleecker Street Burger’ın kurucusu ve sahibi Zan Kaufman’a aitti. New York’lu girişimcimiz, bu şehirde bir şirketin avukatı olarak çalışıyormuş, maaşı iyiymiş ama mutsuzmuş: işi stresliymiş, çalışma saatleri uzunmuş ve katı bir hiyerarşiden muzdaripmiş. Arkadaşının ailesinin sahip olduğu ve çok sevdiği bir burgerci varmış. Buranın burgerlerini adeta “sihirli” olarak tanımlıyor. 2011’de arkadaşına pazar günleri burada çalışmayı teklif edince hayatı değişmiş. İki hafta sonra işinden istifa etmiş ve burgercide tam zamanlı çalışmaya başlamış. Pek yemek yapmaktan da anlamazmış o zamanlar. Korkumu yenen işe yönelik tutkum oldu, diyor. Bir yıl sonra sevgilisiyle evlenmek için Londra’ya yerleşmiş. Burada lokanta açacak parası yokmuş, o da elden düşme bir kamyonet almış ve 2012 yılında Bleecker Street Burger markasıyla Londra sokaklarında dolaşmaya başlamış. Markanın adı Manhattan’da en sevdiği sokaktan mirasmış. Bu arada bir parantez açmak gerekirse, bu kamyonet hikayesi bana feci halde 2014’te gösterime giren Şef / Chef filmini hatırlattı. Bu sevimli filmin ana karakteri de şef olarak çalıştığı lokantadan istifa edip eski bir karavan alıyor ve hayatı değişiyordu: Sokak mutfağı hazırladığı karavanıyla şehir şehir dolaşıp hem para kazanıyor hem de müşterilerle içli dışlı olabiliyordu. Kaufman da sokakta çalışmayı sevmiş: çünkü müşterilerden hemen geri dönüş alabiliyor ve bir mutfakta durmak yerine onlarla doğrudan ilişki kurabiliyor. Hatta müşterilerinin çoğuyla sıkı fıkı olmuş. Ama kamyonet daha sonra kalıcı standlara dönüşmüş. Bunlardan biri, Pazar günleri Doğu Londra’da kurulan Old Spitalfields Market adlı pazaryerindeki köşeleri, bir diğeri de merkez Londra’daki Southbank’te bulunan karavanları. İkisi de her gün açık. Ayrıca daha önce şu yazımda bahsettiğim Dalston Yard’da kurulan Street Feast’e de katılıyorlar.

Bleecker Burger'ın kurucusu Zan Kaufman

Bleecker Burger’ın kurucusu Zan Kaufman karavanının önünde…

Peki bu işin kötü yanları yok mu diye sorulduğunda şöyle diyor Kaufman: “Elbette var: iş hayatım ve özel hayatım birbirine karıştı, çocuk doğurma planlarımı ertelemek zorunda kaldım. Buna rağmen Londra‘nın finans merkezindeki ofis çalışanlarını ellerinde kartondan kahve bardaklarıyla etrafta koşuştururken görünce ‘iyi ki onlardan biri değilim’ dedim.”

Bleecker Street, hem yeme-içme konusunda sözü epey geçen Time Out London dergisinden beş yıldız almış, hem de Burgerac lakaplı burger blogu yazarının Londra’daki en iyi 20 burger listesine girmiş. Londra’da iyi pek çok burgerci var aslında. Peki burayı farklı kılan ne? Zan Kaufman, tıpkı Vedat Milor gibi iyi yemeğin sırrı iyi malzemedir, diyor. İngiltere’nin küçük çiftliklerinden gelen, otlakta beslenmiş danaların etini kullanıyor. Bunları da güney Londra’daki Bermondsey semtinde The Butchery adlı kasaptan alıyor. Burada 40-50 gün kurutularak dinlendirilen et yoğun bir aroma kazanıyor. İşi basit tutmayı seviyorum, diyor Kaufman.

Buranın önünden kuyruk hiç eksik olmuyor... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Bleecker Street Burger’ın önünden kuyruk hiç eksik olmuyor… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Bence de burası pek çok kişiye göre Londra’nın en iyi burgercisi olan Patty and Bun ile yarışır. Yumuşak ve küçük bir susamlı ekmek önce karamelize ediliyor, daha sonra “az – orta arası pişmiş” (ama ben orta istedim 🙂 derecede kızarttıkları burger köftesi bunun içine konuyor. Özel bir burger sosu ve beyaz soğan da kullanılıyor. Gurme bir yer değil, mesela çizburgerlerine Mac Donalds’ın gözdesi, bence lastik tadı veren “Amerikan peyniri” koyuyorlar, ama bu bile burgerlerinin tadını bozmayı başaramamış! 🙂 Burgerac‘ın da dediği gibi burgerler hakikaten ağızda eriyor.

Burgere geell... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Burgere geell… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Burada bir de “Angry Fries”ı, yani “Öfkeli Patates Kızartması” (!) deneme şansım oldu. Chili biberi ve küflü peynir soslu olduğu için bu adı vermişler kendisine. Hiç fena değildi, ama chili, peynir sosunu biraz bastırıyordu. Sade patates kızartmaları da gayet güzeldi bu arada.

Patates kızartması da lezzetli... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Patates kızartması da lezzetli… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Burada “craft” denen, Brooklyn Lager gibi artizan New York biralarını veriyorlar. Eh, daha ne olsun? 🙂 Mönüyü ve fiyatları da aşağıda görebilirsiniz:

Mönü solda görülebiliyor... (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Mönü solda görülebiliyor… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Eğer bir gün yolunuz Londra’ya düşerse, kesinlikle denemenizi öneririm. Şimdiden afiyet olsun! 🙂

Kendi internet sitesi: http://bleeckerburger.co.uk

Çeşme Vakti Geldii, Ahalii!

Çeşme’ye 1994’ten beri giderim. O zamanlar sadece İzmirlilerin bildiği, iddiasız, kendi halinde bir tatil kasabasıydı. Hatta ilk kez annesi İzmirli olan bir arkadaşım bana Çeşme’yi önermişti. Sonra kayınvalidem toptan Çeşme’ye yerleşince her yaz gider olduk. Bundan da gayet memnunuz. Eşim de ben de Londra’nın havasına alıştık herhalde, artık Temmuz-Ağustos aylarında Akdeniz’in sıcağına dayanamıyoruz. Yaz tatilimizi ise genelde Temmuz ayında yapıyoruz. Çeşme’de ise o aylarda hava daha serin, ama yeterince sıcak (33 derece falan). En önemlisi sürekli tatlı bir rüzgar estiği için sıcaktan bunalmıyorsunuz. Bu da Çeşme’yi sevmemizin nedenlerinden biri. Tabii sezonu da Akdeniz’e göre daha kısa, sadece 2 ay. Eylül’de mekanların çoğu kapanmış, deniz soğumaya geçmiş oluyor. Biraz hüzünlü yani.

İzmirlilerin Çeşme‘nin İstanbullular gelince bozulduğunu söylemelerinde bir nebze haklılık payı görüyorum. (Ama ben İstanbullulardan çok önce keşfettim, bozanlardan değilim, hakkımı isterim sayın İzmirliler 🙂 Bazı eski mekanlar kapandı, aşırı pahalı ve sosyetik yerler açıldı, azıcık “ruh kayması” var yani. Ama en azından benim bildiğim eski mekanların çoğu duruyor ve bu da bana yetiyor.

Deniz-güneş-kum üçlüsü.

İskeleden denize atlamak.

Denizin üstünde yapılan rakı-balık.

Birisi rakı-balık mı dedi? (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Biri rakı-balık mı dedi?
(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Tiril tiril yazlık elbiseler ve hafif sandaletler.

Azıcık yanık ve sağlıklı görünen bir ten. Hani parlak, hatta cart renkli rujların en çok yakıştığı.

Saçlarını kendiliğinden kurutan rüzgar.

Bunlar zaten her yazlık kasabada insanı mutlu eden şeyler. Peki Çeşme’nin farkı nerede yatıyor?

Zeytinlikler arasından gidilen gizli saklı kumsallar

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Altınkum’a inen yol… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Esen yel ve yıldızların altında dinlenen konserler

Sakızlı dondurmalar (Ilıca’da Veli Usta, Çeşme merkezde Kale’den olsun)

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Veli Usta (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Veli Usta'nın Tripadvisor sitesinden aldığı

Veli Usta’nın Tripadvisor sitesinden aldığı “Mükemmellik sertifikası”
(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Deniz börülcesi, şahane zeytinyağlılar, bütün özlediğim mezeler ve tatlı akrabalarla dolu bayram ve hoşgeldiniz sofraları (bizi ağırlayanlara, emeği geçen tüm aile bireylerine teşekkürler! 🙂

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

İzmir’in güzelleri kabak çiçeği dolması ve deniz börülcesi… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

FullSizeRender

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

IMG_1862

Benim meze listemin sultanlarından semizotu ve patlıcan salatası… (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Gece Alaçatı’da taş evlere veya Çeşme Marina’da denize karşı bir kadeh içki (benim tercihim Bomonti oldu)

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Nice yıllara Bomonti! (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Bira demişken, bir tabak da midye dolma yanına güzel gider hani… 🙂

Midye dolma ve en iyi arkadaşı bira :) (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Midye dolma ve en iyi arkadaşı bira 🙂 (Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Bütün hayatın aktığı bahçede yapılan kahvaltılar

Begonviller, zakkumlar

Plajda cırcırböceklerinin ve dalgaların sesi (plajda müzik dinlemeyi yıllar önce bırakmamın yegane sebebi!)

Arada bir güneş batarken elde bir Bomonti ile dans edilen “beach party’ler

Sabah erkenden gidilen yiyecek pazarı, tazecik meyveler ve sebzeler: şeftaliler, kirazlar, deniz börülceleri, patlıcanlar, kayısılar, tüm özlediklerim! “Fatmagül bizden almadı, başına gelmeyen kalmadı” diye bağıran şeker mi şeker pazarcılar

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

FullSizeRender (7)

(Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak)

Arabada plaja giderken dinlenen Radyo Ege…

Ama ya benim Çeşme’de gittiğim mekanları merak ediyorsanız? O zaman buyurun bir sonraki yazıma!