Londra’nın Göbeğinde Ev Yemeği İsteyen? Babaji Açıldı!

8 Ocak’ta açılan Babaji (İstanbul Pide Salonu) adlı Türk lokantasını ne zamandır merak ediyordum. Hem arkadaşlar söylüyordu, hem de İngiliz basınından çok iyi yorumlar almıştı burası. Merakımın bir nedeni de buranın Londra’ya yeni ve başarılı zincir restoran konseptleri getiren girişimci Alan Yau’nun yeni gözdesi olmasıydı. Yau, daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim Busaba adlı Tayland lokantasının, Princi adlı salaş pizzacının, ucuz Japon noodle’cısı Wagamama’nın, ayrıca pahalı Çin lokantaları Hakkasan ve Yauatcha’nın kurucusu. Bunlardan sadece sonuncusunu denemedim, diğerlerinin başarılı olduğunu söyleyebilirim. Zaten Wagamama İstanbul’da da var. Yau’nun eşi ve iş ortağı Jale Erentok’un Türk olması nedeniyle Hakkasan’ın İngiltere dışındaki ilk şubesi İstanbul’da açılmıştı. (Şimdi kapanmış.) Büyük ihtimalle bu nedenle Yau’nun yeni projesi bir Türk lokantası oldu. Hatta bu hamlenin Londra’daki restoran sektörü bilirkişilerini şaşırttığı İngiliz basınında yazılıp çizildi.

Lokantaya girme şerefine geçen haftalarda bir gece nail olabildim. Zira bir kere gidip kuyruk çok uzun diye kapısından dönmüştüm. Rezervasyon almadıkları için arkadaşımla yine kuyruğa girdik, ama saat 20.00’yi geçtiği için kapıda daha az bekledik. Beklediğimden büyük, iki katlı bir mekan. Dekorasyon özenli, garsonlar dostane ve kibar. Yemekler ise gerçekten lezzetliydi. Tam da müzikallerin sahnelendiği meşhur Shaftesbury Avenue’de, çok stratejik bir konumda. Yakınında iki sinemanın bulunduğu Piccadilly Circus metro istasyonunun hemen arkasında. Dolayısıyla müzikal ya da sinema çıkışı gidilebilecek iyi mekanlar listesinde yerini hemen aldı. Shaftesbury Avenue ve civarı çok turistik olduğu için restoran kalitesi pek de iyi değil. (Çin mahallesi, Chinatown hariç. Orada da genelde ortam ve servisin kalitesizliği iyi yemekleri gölgeliyor.) Londralılar iyi yemek için biraz daha arka sokaklardaki Soho’ya gidiyor. Dolayısıyla hafta içi her akşam Londra’da ücretsiz dağıtılan Evening Standard gazetesinden Grace Dent’in yazdığı gibi Babaji, “Soho’ya gelen turistler için düzgün, nezih bir yemek” olanağı sunuyor.

Ne yediniz diye sorarsanız, Hamsi Kuşu tabir ettiğimiz, mısır ununda kızartılan hamsi yemeği, zeytinyağlı enginar (hem de üzeri dere otlu!), Hünkar Beğendi ve kağıt helvayı tatma şansım oldu. Yemeklerin hepsi de sunum ve lezzet açısından güzeldi.

babaji enginar

Dere otlu ve baklalı Kudüs enginarı… (Fotoğraf: Gülşah Pamuk)

BABAJİHUNKAR

Fotoğraf: Gülşah Pamuk

BABAJİHaMSİ

Fotoğraf: Gülşah Pamuk

Restoranın beğendiğim başka bir yönü ise Sofra restoranlarının sahibi Hüseyin Özer gibi Batılı damak tadına Türk yemeklerini uyarlamamalarıydı. Hiçbir şekilde geleneksel değil, ama modern olacağım diye klasik tariflere saygısızlık etmeyen bir yerdi burası. Her şey Türkiye’deki gibiydi. Mesela kağıt helvayı dörde bölüp arasına kaymaklı dondurma sıkıştırarak sandviç yapmışlar, üstüne de bol Antepfıstığı dökmüşlerdi. Mönüde aklımın kaldığı diğer lezzetler arasında pide çeşitleri, caanım fıstıklı baklava (zira cevizli veya fındıklı baklavadan hiç hazzetmem!) ve o gün maalesef yapmadıkları mantı da yer alıyor. Babaji’nin diğer adı İstanbul Pide Salonu olduğundan pideler çeşit çeşitti: bir dahaki sefer için sucuklu ve kaşarlı pideyi gözüme kestirmiş bulunuyorum 🙂 Haftalık kent kültürü dergisi Time Out da buranın Türk çoban salatasının Yunan salatasından daha güzel olduğunu yazdı. Bu yorum bana bu dergiyi daha da çok sevdirdi!

İçki mönüsünde rakı, Türk şarapları (hem Kayra hem Kavaklıdere), Efes bira, içecek olarak ise Niğde Gazozu, ayran, Türk çayı (hem de ince belli bardakta), kömür ateşinde pişen Türk kahvesi ve ıhlamur (ki Londra’da ne lokantalarda ne de marketlerde satılıyor) olması da bizi sevindirdi. Buradaki Türk lokantalarında genelde tek bir çeşit Türk şarabı oluyor ya da tek bir markayla anlaşılıyor (genelde Kavaklıdere). Halbuki Babaji’nin şarap mönüsünde bile çeşitlilik vardı.

Yemeğimizi yerken “Kara Sevda”, “Onu Alma Beni Al ” gibi Türk popunun klasiklerini dinlemek de çok hoşumuza gitti. Çünkü buradaki Türk lokantalarında genelde ya kötü, dejenere tabir ettiğimiz Türkçe şarkılar çalıyor. Lokantada memleket rüzgarı estiren Ajda Pekkan’lar, Nükhet Duru’lar bana da sıla özlemi yaşatmadı değil.

Fiyatlandırmaya gelince, hele de Türk mahallesindeki lokantalarla kıyaslanınca ucuz değil. Time Out da fiyatların porsiyonlara kıyasla yüksekçe olduğundan dem vurmuş, ama “hiçbir porsiyon Türk mahallesindeki kadar büyük olamaz” diyerek bu tezini kendisi çürütmüş 🙂 Hem burada Türk mahallesindeki gibi yemeğinizi bitirir bitirmez kalkmanız gerekmiyor. Daha uzun muhabbetler eşliğinde yemeğinizin tadına varmanız mümkün. Zaten atmosfer ve garsonlar itibarıyla da Babaji Türk mahallesiyle kıyas kabul etmeyecek, farklı bir kulvarda yarışıyor. Biraz da merkez Londra’daki dükkan kirasını çıkarıyor tabii. Salaş ve lezzetli kebapçılarımız bize bedava salata ve çay da veriyor belki. Ama burası kebapçı değil, ev yemekleri yapan bir yer.

babaji all3

Soframızın kuşbakışı görünüşü… (Fotoğraf: Gülşah Pamuk)

Biz gittiğimizde çevremizdeki masaların hepsinde İngilizler oturuyordu. Bu da beni mutlu etti, çünkü Türk mutfağı deyince burada (ve Avrupa’nın geri kalanında) tek akla gelen şey döner ya da kebaplar. Yanlış anlaşılmasın, kebap sever biriyim, yemeklerimizin Avrupa’da tanınması da hoşumuza gidiyor. Ama bizim tek yemek kültürümüz kebap değil ki. Babaji’nin açılmasıyla elimize sağlıklı ve güzelim ev yemeklerimizi tanıtma fırsatı geçmiş oldu. (Sofra’da da bazı ev yemekleri var, ama Batılı damak tadına uyarlandığı için onlara ev yemeği değil, ancak Türk esintili dünya mutfağı denebilir 🙂 Kaldı ki İngiliz basınındaki Babaji izlenimleri çok olumlu, demek ki yabancı yemek yazarları da burayı beğenmiş. Ayrıca Türk mahallesi şehir merkezine uzak. Lokantalarındaki ortam salaş ve servis amatör. Dolayısıyla yabancı konuklarınızı oralara götürmek istemeyebilirsiniz. Böylece şehrin göbeğinde, hoş bir ortama sahip, lezzetli ve sağlıklı yemekler sunan gerçek bir Türk lokantamız oldu.

Türk kahvaltısını özleyenler için Babaji hafta sonları brunch vermeye de başlamış. Afiyet olsun Londra!

Babaji hakkında daha fazla bilgi için burayı tıklayın.

Adresi: 53 Shaftesbury Avenue, London W1D 6LB

Açık olduğu saatler: Pazartesi – Perşembe 12:00 – 23:00, Cuma – Cumartesi 12:00 – 23:30 ve Pazar 12:00 – 22:00

Reklamlar

Sıcacık Bir Kışın Şerefine…

Ocak ayını seviyorum. Yeni başlangıçlar, yeni umutlar… Sonra her yerde bir indirim var bir kere… Herkes Noel döneminde bayram yemeğine ve hediyelere çok para harcadığı için Ocak ayında tasarruf etmek istiyor. Onları ikna edebilmek için lokantalar, pub’lar ve barlar bile Ocak ayında kampanya yapıyor. Havayolu şirketleri de öyle, Ocak sonuna kadar satın alınan biletler indirimli oluyor. Sonra sezonun en iyi filmleri BAFTA ve Oscar törenleri öncesinde hala vizyonda. Sıcak çikolata ve sıcak şarabın tam zamanı… Henüz Londra’nın merkezine kar yağmamış olsa da… (Bir gece yağdı, o da tutmadı, o yüzden sayılmaz. Kar da yağsa kış klişeleri çemberi tamamlanacak halbuki 🙂 Ama Sırf Taylandlıların meşhur “Tom Kha tavuk çorbasını” içmek için bile Londra‘da kış güzeldir diyebilirim 🙂

Yeri gelmişken bahsedeyim, Tom Kha aslında Londra’da Busaba adlı bir Tayland lokantasında canım babamın keşfettiği ve bizimle paylaştığı bir tat. Buna sanırım Uzakdoğu usulü tavuk çorbası desek çok da yanlış olmaz. Izgara tavuk, şeffaf noodle (bir tür erişte), hindistancevizi sütü, havlıcan, ıspanak, mantar, misket limonu, zencefil, acı “chilli” biberi, soğan, taze kişniş ve limon otuyla yapılıyor. (Bazı tariflerde domates de var, ama ben pek yakıştıramıyorum.) Bu malzemelerle ortaya şöyle bir şey çıkıyor:

Tom Kha tavuk çorbası...

Tom Kha tavuk çorbası…

Şimdi bu ukala böyle ecnebi tarifleri veriyor, biz bu malzemeleri nereden bulacağız demeyin, Özlem Hanım’ın hindistancevizi sütü tarifini deneyin 🙂  Diğer malzemeleri bulmak çok da zor değil, “chilli” biberinin yerini isot, o da yoksa pul biber tutacaktır. Misket limonu bulamazsanız yerine limon kullanın. Limon otu bence olmasa da olur zaten, acı geliyor bana! Şeffaf noodle yerine de spagetti veya erişte pekala konabilir. Oya’s Kitchen adlı blogda bu çorbanın Türkçe tarifini de bulmak mümkün. Şimdiden afiyet olsun!

Yolu Londra’ya düşecek olanlar için de çorbayı sunan lokantayı da tanıtmak isterim. Busaba Eathai, Londra’daki gözde mekanlarımdandır. Yemekleri sağlıklı ve lezzetlidir (bilindiği üzere bu ender görülen bir kombinasyondur! :), üstelik ucuzdur. Tom Kha tavuk çorbası dışında favori ana yemeklerim arasında kömür ızgarasında pişirilmiş ördek veya dana eti; karidesli ve sebzeli eriştesi Pad Thai Jay, kuşkonmazlı kızartma pilav da var. Başlangıçlardan ise zencefilli ve yeşil karabiberli Tayland usülü kalamar ve Malezyalıların yerfıstığı soslu, ünlü tavuk yemeği Chicken Satay’ı seviyorum.

BUSABA-

Busaba’nın ortamı…

Buranın ortamı da rahat ve güzeldir. Girişte sizi yakılmış mumlar ve tütsüler karşılar. Üstelik şehir merkezinde birden çok şubesi var. Ben en çok Piccadilly, Soho ve Covent Garden şubelerini beğeniyorum. Çünkü böyle zincir lokantaların her şubesinde yemek kalitesi aynı olmayabiliyor. Bunların hepsi de merkezde, birbirine yakın zaten. Buranın ilginçliği biraz da tanımadığınız insanlarla birlikte oturmanızda yatıyor. Sekiz kişilik masalara mecburen ortak olunuyor. İlle de baş başa ya da yalnız başınıza yemek isterseniz ise pencerelerin önünde bar taburelerinde oturabiliyorsunuz. Ama ben o alanı pek tercih etmiyorum çünkü masada oturmak kadar rahat olmuyor. Anladığım kadarıyla insanlar kaynaşsın diye böyle ortaklaşa bir oturma düzeni var, ama hiç de kaynaşılmıyor, herkes sadece kendi arkadaşlarıyla konuşmaya devam ediyor 🙂 Buradaki popüler “dumpling” (Çin mantısı) mekanlarından Ping Pong da aynı oturma düzenine sahip.

Busaba'daki oturma düzeni...

Busaba’daki oturma düzeni…

Busaba’nın konsepti hızlı servis ve dostane garsonlarla birleşince tadından yenmiyor. Rezervasyon almıyorlar, dolayısıyla hafta sonları kuyruk beklemek gerekebiliyor, ama masalar çabuk dolup boşaldığı için bekleme süresi uzun değil. Hele de bir türlü yer bulamadığınız başka mekanlarla karşılaştırılırsa! Yayın hayatına 1968’de Londra’da başlayıp sonra (İstanbul dahil olmak üzere) bütün Avrupa kentlerine ve New York’a yayılan, meşhur kültür ve kent yaşamı dergisi Time Out’un okur anketinde burası Londralıların gözde restoranı seçilmiş. Bence doğru bir tercih! Biraz daha keşif için lokantanın internet sitesine bakabilirsiniz.