Pound’la Hem Zinde Kalın, Hem de Ritm Tutun!

Merhabalar… Umarım bayram tatiliniz iyi geçmiştir ve güzelce dinlenebilmişsinizdir. Ben bayram tatilini fırsat bilerek İskoçya’ya gittim. Onu da bilahere yazacağım. Ama önce geçtiğimiz hafta bir akşam iş çıkışı gittiğim Pound dersini anlatmak istiyorum. Pound ne mi? Kardiyo ağırlıklı, yeni bir spor dalı! Londra’nın Victoria semtinde Gymbox spor salonunun yeni şubesinin açılması şerefine egzersizi ücret ödemeden yapabildik. Cardinal Place adlı alışveriş merkezinde ısınmak için “getto zumba” ile başladığımız çalışma, 45 dakika sürdü.

IMG_5123

Isınıyoruz…

Pound, ABD-California’da yaşayan ve davul çalmayı seven iki kadın arkadaşın, Kirsten Potenza ve Cristina Peerenboom’un icat ettiği bir egzersiz türü. “Ripstix” denen, yeşil plastik davulcu bagetleriyle yapılıyor. Bel bölgesinin tümü başta olmak üzere, bütün vücudunuzu çalıştırıyor. Pilates hareketlerine de yer veriyor. Yerde yapılan ve ayaklarınızı havaya kaldırmanız gereken egzersizler sayılmazsa, Pound genel olarak zor değil. En güzeli de egzersizi yaparken bir davulcu edasıyla ritm tutabilmeniz 🙂 Ama zumba kadar dans ağırlıklı olmadığı için, bana o kadar da cazip gelmedi. Para verip egzersiz yapacaksam yine zumbayı tercih ederim yani. Ama daha çok kardiyo çalışması yapmak isteyenler için uygun bir dal.

Merak edenler için Ripstix bagetleri…

IMG_5124

Pound’un en zor anı, yerde oturup ayaklarınızı kaldırarak yaptığınız bu hızlı hareketti. En sağdaki bendeniz, gruba ayak uydurmaya çalışırken 🙂

Hızımızı almışken...

Hızımızı almışken…

Egzersiz sonrasında grupça hatıra fotoğrafı çektirdik ve bedava Sibberi sularımızı aldık. Bu huş ağacının özünden elde edilen, tamamen doğal bir su çeşidiymiş. Çok sağlıklıymış. Millet de artık doğal “süper içecek” konusunda iyice şaşırdı. Önce taze sıkma meyve suları, sonra smoothie’ler ve şimdi de bu. Ama tadı o kadar kötü ki! Doğal kaynak suyu neyinize yetmiyor da eski köye yeni adet getiriyorsunuz diyesim geldi. Aman diyeyim, Sibberi marka su içmeyin, içirmeyin! 🙂 Neyse ki Wagamama sağ olsun, çıkışta ücretsiz smoothie verdi de ağzımdaki pas tadı biraz silindi. 🙂

Yolu düşen arkadaşlar, 11 Ekim’e kadar devam edecek olan Create Victoria etkinliklerini #insideoutvictoria etiketiyle Twitter ve Facebook’ta da  takip edebilirler. Sadece spor değil, çikolata tadımı, çiçekçilik atölyesi, yoga dersi, örgü atölyesi, film gösterimi, baristalık atölyesi, çizim dersi gibi etkinlikler de var. Üstelik bazıları ücretsiz!

Pound dersini denemek isteyenler ise, halihazırda Londra’nın çeşitli semtlerinde faaliyet gösteren Gymbox’un Aralık ayında 123 Victoria Street adresinde (bodrum katta) açılacak olan yeni şubesine gidebilirler. Gymbox canlı DJ’lerin çaldığı, hareketli ve özgün spor derslerinin olduğu bir spor salonu. Anladığım kadarıyla gece kulübü havasında. Verilen derslere şuradan göz atabilirsiniz. Bana bloglarına yazı yazmam karşılığında ücretsiz bir ders daha teklif ettiler. En ilginç derslerini seçip, deneyecek, sonra da sizler için yazacağım. Hizmette sınır yok 🙂 Hepinize bol sporlu ve sağlıklı günler!

IMG_5415

Inside Out Victoria’nın afişi…

Yaşamak İçin Yarış!

Efendim, geçtiğimiz aylarda katılım sağladığım etkinliklerden biri de İngiltere Kanser Araştırmaları Derneği’nin (Cancer Research UK) her yıl düzenlediği “Race for Life’ı (bunu “Yaşamak için Yarış!” ya da “Yaşam Yarışı” diye çevirebiliriz) oldu. Bir arkadaşımın teklifiyle Hyde Park’ta, 27 Temmuz’da 5 kilometre “jogging” yaparak bu yarışa katıldık. Tabii öncesinde antrenman yapmamız da gerekti.

Yarışa katılmak için çok yüksek olmayan bir ücret ödemek gerekiyor. İsterseniz 5, isterseniz 10 kilometre koşmayı veya yürümeyi taahhüt ederek aile ve arkadaşlarınızdan bağış topluyorsunuz. Bunu yapmanın en kolay yolu internette kendinize JustGiving sitesinde bir sayfa hazırlamak ve online bağış toplamak. Bu yöntem bağışların otomatikman Derneğe gitmesini sağlıyor. Hem sayfada bağışlanacak miktar hedefi oluşturup bunun ne kadarını elde ettiğinizi görebiliyorsunuz. Hem de sayfanız vasıtasıyla kanser hastalığı geçirmişseniz veya şu anda bu hastalıktan muzdaripseniz hikayenizi ve fotoğraflarınızı / videolarınızı destekçileinizle paylaşabiliyorsunuz. Elden nakit bağış toplamak da mümkün, ama o zaman yarış bittikten sonra bu parayı derneğe kendiniz göndermeniz gerekiyor. Ben pratiklik ve şeffaflık açısından internet sitesinden bağış yöntemini tercih ettim. Bütün bağışçılarıma çok teşekkür ederim, sayelerinde hedefimi tamamlamakla kalmayıp aşarak yüzde 158 oranında bağış topladım. 10 kişiden 190 sterlin, bence ilk yıl için hiç fena değil 🙂 Bu arada iki kişi ismini vermeden bana bağış yapmış, kim olduklarını çok merak ediyorum, ortaya çıksalar ne iyi olur 🙂 Görmek isteyenler için kendi bağış sayfamın adresi (bağışçıların adlarıyla birlikte) aşağıda:

Kendi JustGiving sayfam

Dernek size yarış öncesi katılım bilgileriyle ve çeşitli pazarlama taktikleriyle birlikte bir naylon torba gönderiyor, kullanmadığınız ama atmaya da kıyamadığınız eşyaları bu torbaya doldurup yarış günü parktaki bağış alanına bırakabiliyorsunuz. Bunlar CD, DVD, kitap, giysi, mutfak eşyası tarzı şeyler olabiliyor. Bütün bu eşyalar Derneğin İngiltere çapındaki hayır kurumu mağazalarında satışa çıkarılıyor ve geliri kanserle savaş için harcanıyor. (İngiltere’nin sevdiğim yönlerinden biri de bu hayır kurumu dükkanları. Birçok STK’nın çeşitli semtlerde böyle dükkanları var. Satın alanlar ucuza ikinci el eşya ihtiyaçlarını karşılarken bağışlayanların da dolapları boşalmış oluyor. Kazan-kazan durumu yani.)

Nedense sadece kadınlara açık olan yarış günü geldiğinde (yarışa çocuklar da katılabiliyor, sadece yetişkin erkekler katılamıyor, nasıl bir ayrımcılıktır anlamadım), pembe spor kıyafetlerimizi çekip arkadaşımla parka doğru yol aldık. Biz yapmadık, ama pembe giyinmekle kalmayıp yüzlerini boyayanlar, melek kanadı veya pembe otrişler takan yarışmacılar da vardı ve ortama neşe katıyorlardı. Yarıştan önce bir sunucu çıkıp yapılan bağış rakamlarını sıraladı ve bizlere katkılarımızdan dolayı teşekkür etti. Örneğin bu yıl yarışa 6.509 kişi katılmış ve kanserle savaş için 1 milyon sterlinin üzerinde bağış toplanmış. Daha sonra ısınma hareketleri ve bulaşık makinesi hareketini de içeren saçmasapan “cancer slam” (kanseri yerden yere vurma) dansını yapıp bol bol güldük ve tezahürat mahiyetinde çığlıklarımızı atıp rahatladık. Artık piste çıkmaya hazırdık. Burada üç grup vardı, yürüyüşçüler, hızlı yürüyüşçüler – yani “jogger”lar – ve koşucular. Biz yürüyüşçülerin arasına katılmayı planlamıştık, ama bu kişilerin bazılarının tekerlekli sandalyede teyzeler olduğunu görünce kendimizi toparlayıp “jogger”lar bölümüne fiyakalı bir geçiş yaptık 😛

race-for-life---hyde-park-5-1373809630-view-0

Yarış öncesi sunum ve katılımcıların bir bölümü…

Yarışın başlangıcında izleyicilerin tezahüratı kendimi meşhur İngiliz atlet Jessica Ennis gibi hissettirdi 🙂 Ellerimi var gücümle sallayarak tebrikleri kabul ettim 😛 Yarış genel olarak eğlenceli geçti, parkuru maksimum bir saatte bitirmeyi planlarken 47 dakikada bitirdik. Parkur boyunca her kilometre başına bir işaret ve coşturucu kişi (!) bulunuyordu. Bu kişinin görevi size “çak bir beşlik” yaparak veya” “yihuu, süpersiniz” diye bağırarak sizi gaza getirmekti. Bazıları tezahürat mahiyetinde şarkı söyleyip dans bile ettiler. Hepsi de çok şeker insanlardı. Bitiş çizgisinde izleyicilerin tezahüratları da bizi yine mutlu etti. Yarışın sonunda paketli madalyalarımızı kendimiz açarak boynumuza taktık (halbuki ben boynuma takarlar diye hayal ediyordum) ve ücretsiz dağıtılan küçük hamur işiyle suyu gövdeye indirdik. Parlayan güneşin altında kendimizi çok iyi hissettik.

Daha fazla istatistik görmek isteyenler için Derneğin 2013-2014 yılı istatistikleri şu videoda:

raceforlife

Derneğin geçen gün gönderdiği 2014 yarışı istatistikleri…