Hayatlarının tatili…

Güneşin çekildiği bahar akşamlarında güzel bir film izlemek istiyorsanız yılın keyif verici maddelerinden biri kesinlikle “The Best Exotic Marigold Hotel”. İngiltere’de 24 Şubat’ta gösterime giren ve “Shakespeare in Love”’ın yönetmeni John Madden’ın elinden çıkma bu İngiliz filmi, Judi Dench ve Maggie Smith gibi ödüllü oyunculardan oluşan kadrosu ve ilginç konusuyla dikkate değer.

IMG_8314.CR2

Renklerin ülkesi, Hindistan…

Deborah Moggah’ın 2004 tarihli romanı “These Foolish Things”den uyarlanan yapım, birbirini tanımayan altı yaşlı ve beyaz İngilizin tamamen farklı nedenlerle Hindistan’da bir huzurevine yerleşme kararıyla başlıyor ve bu kişilerin birbirleriyle tanışmaları ve öykülerini değiştokuş etmeleriyle farklı bir yöne doğru gidiyor. Irkçı bir kadın, dünyanın en kötümseri olma adayı, tüm vaktini çevresine negatif enerji yayarak geçiren bir başka kadın, pısırık ve korkak, biraz da kılıbık bir adam, eşcinsel ve ilk aşkını hiç unutamamış bir adam, aşkı ve tensel ilişkiyi bıkmadan arayan bir diğer adam ve eşinin yasını tutan bir kadın gibi çeşitli tiplemelerin zayıf yanlarından doğan komedi üzerine inşa edilmiş filmin başrollerinden birini de, 2008 tarihli “Slumdog Millionaire”’in yıldızı Dev Patel oynuyor. Otelin genç, deneyimsiz, hayal dünyasında gezen ama azimli ve yılmaz yöneticisi Sonny rolünde Patel “Sonunda her şey iyi olacak. Eğer iyi olmamışsa, daha son gelmemiştir.” sözüyle iyimserliğin kitabını yazıyor. Farklı insan öykülerini mesaj kaygısı olmaksızın harmanlayan film, komik sahneleri dokunaklı anlarla ustaca birleştiriyor.

the_best_exotic_marigold_hotel_3

Filmin kahramanları, geçmişin getirdiği yüklerden kurtularak kaybolan umutlarını, yaşama sevinçlerini geri alabilen ve yeni aşklara 70 yaşında bile yelken açabilecek kadar cesur ve iyimser, ya da sonradan da olsa iyimserleşmiş insanlar. Özellikle de “yaş yetmiş iş bitmiş” ya da “bizden geçti” anlayışının hakim olduğu ve emeklilik dönemlerinde insanların kendilerini yalnız, dışlanmış, işe yaramaz, kenara atılmış hissettikleri ve zamanlarının çoğunu torun bakarak geçirdikleri Türkiye’dekilerin izleyip feyz alması gereken seyirlik, İngiltere’deki yaşlıların hayata bakışlarının aynası niteliğinde. Zira burada yaşlılar gerçek hayatta da çalışıyor: süpermarkette kasiyerlik, müzede rehberlik, konserde yer göstericilik yapıyorlar. Böylece hem çocuklarına muhtaç olmuyorlar, hem de zihinleri açık oluyor, sosyalleşiyorlar, akşam eve geldiklerinde diğer aile bireylerine anlatacak bir şeyleri oluyor. Bunların sonucu olarak da Türklerden daha dinç kalıp uzun yaşıyorlar. Hele bazı yaşlı teyzeler pembe, hatta kırmızı rujlarını incecik dudaklarına sürüp, süslenip püslenip haftasonu sokağa çıkmıyorlar mı, bayılıyorum. Adeta “bizden geçmedi” diyorlar etrafa. Buna karşılık burada yaşlılar özgür, çocuklarının çocuklarına tam gün bakarak ömür tüketmek zorunda değiller. Kendilerine bakıyorlar, yetebiliyorlar. Torunlarına elbette arada bir bakıyorlar, onları bazı haftasonları alarak çocuklarının hayatlarını kolaylaştırıyorlar, ama tüm zamanlarını onlara adamıyorlar. Böylece kendi hayatlarını yaşamaya vakitleri kalıyor ve büyük bir fedakarlığın altında ezilen gençler de, hayatlarını başkalarına adayarak geçiren yaşlılar da söz konusu olmuyor. Burada yaşayan yaşlılar çalışsalar da çalışmasalar da boş vakitlerinde de seyahat ediyorlar, hobileriyle meşgul oluyorlar. Bu da onların hayata küsüp köşelerinde oturmamalarının başka bir nedeni.

“Işığın, renklerin, gülümsemelerin” diyarı Hindistan’da akan hayatı beyazların gözünden izlemek, “yaşamı bir hak değil, kendilerine tanınmış bir ayrıcalık” olarak gören insanların iç dünyasına tanık olmak istiyorsanız bu film tam size göre…

The-Best-Exotic-Marigold-Hotel

Fragman için aşağıya bakabilirsiniz:

Ateşte Çaydanlık, Camda Yağmur, Bahçemde Ihlamur…*

O kadar sıcak ve uzun bir yaz geçirmememe rağmen ilk defa bu yıl özledim sonbaharı yeni sezonun açılmasından önce. bunda en büyük rol kuşkusuz, kötü bile denemeyecek kalitesizlikteki yaz filmlerinin ve aksiyonların oldu. Bir an önce kültür sanat etkinliklerine boğulmak, film ve caz festivallerine gitmek, vizyona iyi filmlerin girmesini beklemek, how i met your mother’ın yeni sezonlarını izleyebilmek öncelikli dileğim. caz festivalinin üç konserine zaten biletim var. onlar konusundaki izlenimlerimi de kasım ayında konserlerden sonra yazacağım.

sonracııggıma yeni sezondan üst baş, ayakkabı, bot almak, en azından katalogları ve vitrinleri incelemek, deli gibi kazak giymek, sıcak şarap içmek, camdan yağmuru izlemek (ama işyerinden değil evden), yatakta en bol eşofmanlarımla deli gibi film izlemek ve kafamı döndürmek, sosyalleşmek, sıcak çikolata ve sahlep gibi bilumum kış içeceklerini raflara yeniden dizmek istiyorum.

bugün sonbaharın ilk günü. dışarda güzel bir güneş var. evliliğimizin dördüncü yılı da bugün başladı. içeride de güneş olacak.

* ezginin günlüğü

Fall Leaves on Benches Along Park

Cyrus

uzun haftasonumda the runaways disindaki butun filmlere gittim, ama sadece ustune yazi yazmaya deger buldugum sanat etkinliklerini anlattigim icin burda, cyrus’u yazacagim yalnizca. aslinda ilginc olan filmin klasik bir hollywood filmi fragmanina ve genelde populer filmlerde oynayan oyunculara sahip olmasina karsin bir surpriz yapip gayet bagimsiz film janrina goz kirpmasi. hareketli kamera cekimleri cogunlukta, ayrica populer sinema izleyicisinin bunalabilecegi yavaslikta akiyor kimi yerlerde. konu gayet basit ve siradan: yedi yil once bosanmis bir editor olan john (john c. reilly), hala kendisini ve hayatini toparlayabilmis degildir. hala yalniz ve ustelik depresiftir. eski karisi (bu rolu catherine keener oynuyor, amanin nasil da yaslanmis oyle!) yeniden evlenecektir ve bunun oncesinde verdigi partiye john’u zorla goturur. john orada hayallerinin kadiniyla molly ile tanisir. (marisa tomei) ancak bir sorun vardir (tabii ki!): molly’nin oglu cyrus (jonah hill). oglan adamdan nefret etmekte ve annesini kimselerle paylasmak istememektedir.

Cyrus-Poster

film gercekten ince bir zeka urunu oldugunu kimi yerlerde belli ediyor, senarist ve yonetmenler duplass kardesler’den jay’in soyledigi gibi bazi yerlerde oyle bir kara komedi var ki duruma huzursuzlansaniz mi, gulseniz mi bilemiyorsunuz. ayrica jonah hill tuhaf ve azicik sorunlu, azicik da geri zekali gorunen cyrus rolunun hakkini vermis. cocuk, 21 yasinda ve evde muzik yapiyor. her gun annesiyle parka gidiyorlar, garip doga fotograflari cekip cocugun doga temali muzigi icin ses kaydi yapiyorlar. cyrus muzigini john’a dinletiyor, bir de goruyoruz ki o new age – yogi tarzi muzik birden club muzigine donusuyor. cok da guzel dalga gecmisler foton cagi muzisyenleriyle. cyrus’un muzigini john’a dinlettigi sahnelerdeki tecavuzcu coskun bakislari da, elinde bicak, ustunde sadece bir tisortle gecenin korunde mutfakta dikilerek “gelsene john” deyip, sonra ona atistirmalik hazirladigi sahne de superdi! annesiyle iliskileri de gercekten garipti: john annen dusta diyor, cyrus yine de tuvalete giriyor, isini bitirip cikiyor 🙂 annesini hala bebekliginde oldugu gibi kisacik dudaktan opuyor, ayni bihterle adnanin opusmeleri gibi. john’la molly’nin tanismalari da komikti. once partide john kimseyle konusmuyor, kimse bana bakmaz diye. birkac kotu biten denemeden sonra sarhos olup bahceye cikiyor ve bir agacin altina isemek istiyor. molly de ben de oraya iseyecektim, yerimi caldin diyor ve tanismalari boyle oluyor. komplekssiz bir kadin. filmin muzikleri de ruhuna gayet uygundu. ama filmin bekledigimiz hollywood sonuyla bitmesi hayal kirikligiydi. sonra molly’nin john’da ne buldugu, one night stand ile baslayan iliskilerinin nasil olup da bu kadar ciddilestigi biraz soru isareti kaldi. cok begendigim bir film olmasa da, hikayesi ilginc olmasa da, yukarida saydigim olumlu etmenler bu filmi gidilir kiliyor. zaten sundance film festivali’nde resmi seckide gosterilmis. filmin fragmanını aşağıdan izleyebilirsiniz:

Kurtlar Vadisi’nin Panzehiri Yeşilçam Melodramları

Nisan 2007 tarihinde Nokta dergisinde yayımlanan son yazım…

Image

Image

Image

Imagelçam,