Doğu Londra’da Güzel Bir Gün…

Dün havanın güneşli olmasından faydalanıp erkenden kalkarak Doğu Londra’ya doğru yol aldık. Niyetimiz Londra’nın meşhur çiçek pazarı Columbia Road Flower Market’ı keşfetmekti. Hoxton istasyonu yakınındaki bu pazar yeri, her haftanın sadece son günü, sabah 8.00’den 15.00’e kadar açık. Ama aldığım duyumlara göre güzel çiçekler saat 10.00-11.00’den sonraya pek kalmıyormuş. Ama tabii pazarın kapanışından bir saat önce giderseniz de her şeyde indirim yapılıyormuş.

Fotoğraf: Özgür Yüzak

Fotoğraf: Özgür Yüzak

Burada buket çiçekler, bitkiler, çiçek soğanları ve saksı çiçekleri formatında, çiçek üzerine ne ararsanız var. Beklediğimden küçük bir yermiş, ama canlı gitar müziği, güneş ve çiçeklerin renkleri bizi mutlu etmeye yetti de arttı bile. Londra’da çiçekler İstanbul’dan da pahalı. Ben de nasıl olsa ölecekler mantığıyla sık çiçek alan bir insan değilim. Ama buradaki tüm çiçekler piyasa fiyatının yarısına satılıyor ve insanın içini açıyor. Dolayısıyla değişik renklerde üç adet ortancayı almakta gecikmedim 🙂 Pazar yerinin müşteri kitlesi ise son yıllarda Doğu Londra’yı esir alan “hipster”lardan yaşlı teyzelere kadar geniş bir yelpazaye yayılıyor.

Fotoğraf: Özgür Yüzak

Fotoğraf: Özgür Yüzak

Buradaki dükkanlar 1860’lı yıllarda inşa edilmiş. Çiçek pazarı ise ilk başta Cumartesi günleri kurulurken bölgede yaşayan (ve ibadet günleri Cumartesi olan) Yahudi nüfusunun artmasından dolayı Pazar günleri kurulur olmuş. 1970’li yıllarda pazar yerinin yıkılması gündeme gelmiş, ama yerli halk buna direnerek hem pazarı hem de mahalleyi yıkılmaktan kurtarmış. 1980’li yıllarda ise pazar uluslararası çapta üne kavuşmuş.

Resimde görülen rengarenk dev ortancalardan birkaçı da benim oldu 🙂 (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Burada çiçek tezgahlarının arkasında antikacılar, eskiciler, sanat galerileri, küçük kafeler, “vintage” elbise, yiyecek, dekorasyon malzemeleri ve bijuteri satan dükkanlar da var. Pazarın ortasındaki avlunun bahçesinde, minik ampullerle süslenmiş küçük bir kitap rafı bulunan kafe çok hoştu mesela. Biz oturmadık ama pazarı gezdikten sonra oturup kahvaltı yapmak veya kahve yudumlamak için gözüme ideal göründü.

Pazar yerinden ayrıldıktan sonra Stoke Newington bölgesindeki Clissold Park’a düştü yolumuz. 1889’da açılmış olan bu dev park, 2006’da ülkedeki en güzel yeşil alanlara verilen Yeşil Bayrak ödülünü almış. Park ve bahçeler yeşil alan özelliklerini gerektiği gibi muhafaza edebildiler mi sorusunu yanıtlamak için her yıl yeniden denetleniyor ve bu sınavı geçenlere ödül tekrar veriliyor. Clissold Park da 2006’dan bu yana her yıl ödülü tekrar almaya hak kazanan parklardan biri olmuş. Ödülü verenler haksız değiller, zira parkta boş yeşil alanların dışında çocuklar için oyun, yetişkinler için egzersiz / spor alanları, tenis kortu, bovling sahası ve minik ama şirin bir kafe de bulunuyor.

Fotoğraf: Duygu Özgür

Fotoğraf: Duygu Özgür

Bu da parkın akşam görünümü... Gotik kilise kulesi, hava kararmaya başladığında hem hayranlık verici, hem de ürkütücü görünüyor. (Fotoğraf: Duygu Özgür)

Bu da parkın akşam görünümü… Gotik kilise kulesi, hava kararmaya başladığında hem hayranlık verici, hem de ürkütücü görünüyor.
(Fotoğraf: Duygu Özgür)

Bitmedi, parkta 100 yıldan uzun süredir de çeşitli hayvanlar yaşıyormuş. Kelebekler, egzotik kuşlar, tavuklar, keçiler ve geyikler!   Kelebek kubbesinin içine biz gittiğimizde girilemiyordu, ama diğer tüm hayvanları görme şansına eriştik.

Clissold Park'taki geyiklerden birini uyuklarken yakaladık... (Fotoğraf: Özgür Yüzak)

Clissold Park’taki geyiklerden birini uyuklarken yakaladık…
(Fotoğraf: Özgür Yüzak)

(Fotoğraf: Duygu Özgür)

(Fotoğraf: Duygu Özgür)

Parktaki kafede ve mini hayvanat bahçesinde güneşin tadını çıkardıktan sonra yakınlardaki Abney Park Mezarlığı’na girdik. 18. yüzyıl başlarında hayata geçen bu “bahçe” ise, Avrupa’da bir mezarlığın içinde oluşturulmuş ilk arboretum olma niteliğini taşıyor ve içinde 2.500 ağaç bulunuyor. Rahmetli Amy Winehouse’un 2007 tarihli meşhur şarkısı “Back to Black”in mezarlık sahneleri da burada çekilmiş.

Mezarlıktan huzur verici bir görüntü... (Fotoğraf: Duygu Olcabay Özgür)

Mezarlıktan huzur verici bir görüntü…
(Fotoğraf: Duygu Özgür)

Fotoğraf: Duygu Özgür

Duygu’nun fotoğraflarını takibe almak isterseniz Instagram adresi: http://www.instagram.com/duyguooo (Fotoğraf: Duygu Özgür)

Fotoğraf: Duygu Özgür

Fotoğraf: Duygu Özgür

Parkın çıkışının, mezarlığın ise girişinin bulunduğu Church Street ise gezimizin son durağıydı. Burada bağımsız, minik dükkanlar, eskiciler, ikinci el satan giysi mağazaları, güzel ekmek yapan ve satan şarküteriler / deli’ler ve pub’lar bulunuyor. Sokağa yakın yaşamış, Robinson Crusoe’nun yazarı Daniel Defoe’nun adı verilen, sevdiğim pub’lardan biri de burada. Eskiden bu sokakta daha çok dükkan varmış, ama “hipster” istilası sonrasında bölge çok değer kazandığı için bu dükkanların bazılarının yerini bugün emlakçılar almış. Bence bu gelişme, sokağın özgün kimliğini zedelemiş.

Daniel Defoe pub'dan bir kesit... (Fotoğraf: Duygu Özgür)

Daniel Defoe pub’dan bir kesit…
(Fotoğraf: Duygu Özgür)

Günü Kuzey Londra’nın “butik bira” cennetlerinden The Jolly Butchers pub’da noktaladık. İngiltere’nin en iyi 10 pub’ından biri olarak görülen Jolly Butchers’ta 10 çeşit fıçı bira dışında, Belçika, Almanya ve ABD gibi ülkelerden gelen 80’den fazla çeşit şişe bira da satılıyor. Burayı sevmemin asıl nedeni Londra’da Belçika’nın enfes biralarını tadabileceğiniz az sayıda pub’dan bir olması.  Ayrıca Almanya’daki Bavyera bölgesinin tütsülenmiş birasını da satıyorlarmış, bir dahaki sefere de onu deneyeceğim 🙂

Rehberlikleri için arkadaşlarım Duygu-Beyti çiftine teşekkürü bir borç bilirim 🙂

ADRESLER:

 

  • Clissold Park Clissold Park – adres: Stoke Newington Church Street, London, N16 9HJ

 

  •  Abney Park Mezarlığı (Abney Park – adres: Abney Park, Stoke Newington High Street, London, N16 0LH

 

  • Daniel Defoe pub adres: 102 Stoke Newington Church Street, London, N16 0LA

 

  •  The Jolly Butchers pub (Jolly Butchers Pub – adres: 204 Stoke Newington High Street, London, N16 7HU

Alain De Botton Haber Makinesinin Hayatımızdaki Etkilerini Anlattı

Londra’nın dünyaca ünlü sanat ve tasarım müzesi Victoria and Albert Museum’da (kısaca V&A) geçtiğimiz günlerden birinde zihin açıcı bir konuşma dinledim.

Image

V&A’in girişindeki yeni yerleştirme nefes kesiyor…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

Ünlü İngiliz-İsviçreli filozof Alain de Botton’un yeni kitabi “The News: A User’s Manual”ın (Haberler: Kullanıcının El Kitabı) tanıtım sohbetindeydim. De Botton zekasıyla ve konuşmasının arasına serpiştirdiği esprileriyle izleyicinin sempatisini kazanmakta gecikmedi. Bir felsefeciden bekleyebileceğiniz üzere üstten bakan, ukala bir tavrı yoktu, hatta güleryüzlüydü. Tabii bu yazıyı kitabın özeti olarak değerlendirmek doğru olmaz, zira kendisinin bir saatte 272 sayfalık kitabı özetlemesine imkan yoktu, ancak kitaptan önemli satır başları aşağıdaki satırlarda…

Image

De Botton’un yeni kitabının kapağı…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

De Botton konuşmasına 18. yüzyıldan bu yana bilginin dönüşüm geçirerek demokrasi ve ilerlemeyi sağladığını söyleyerek başladı. Bunu 19. yüzyılda yaşamış ünlü Alman filozofu Hegel’in bir sözüyle açıkladı: “Gazete okumak realist, modern insanın sabah duasıdır.” Dolayısıyla Pazar günleri kiliseye gitmenin yerini modern çağda bilgiye erişim özgürlüğünün, (o dönemde sadece) gazete okumanın aldığını belirtti.

İçinde bulunduğumuz çağda bildiğimiz gibi önemli veya ciddi haberler popüler, magazinel veya sansasyonel denebilecek hafif haberlerle yarışında pek de başarılı olamıyorlar. Örneğin küresel ısınma haberleri ilgi çekmiyor ama ünlülerin ne yaptığı haberlerini hepimiz tüketiyoruz.

Haberlerle ilgili bir sorun daha var: hepimiz bizi güçsüz kılan bir haber denizinde boğuluyoruz. Bu denizde yönümüzü bulabilmemiz için kendini tekrarlayan, belli başlı haber numune veya prototipleri olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Bunları tanırsak haber “seliyle” başa çıkmak mümkün. Ancak medya işlevini kaybetmemek için bunların haber prototipi olduğunu asla söylemez, o başka.

De Botton bu prototiplerden birinin, önemli veya ünlü bir kişinin sıradan bir iş yaptığı kareler olduğunu söyledi. Örneğin İngiltere tahtının yeni varisi, Cambridge Dükü Prens William’la Cambridge Düşesi Kate Middleton’ın geçtiğimiz yıl doğan bebeği George ile Hz. İsa’nın bebekliği veya ünlü oyuncu Natalie Portman’ın çocuğuyla ilgili haberler aynı prototipe aitmiş. De Botton, Prens William’ın oğlunu bebek oto koltuğuna koyduğu kare ile Portman’ın oğlunu parka götürüp gezdirdiği kareyi bu anlamda aynı duygunun beslediğini anlattı: bize nasıl yaşamamızı söyleyecek ünlülere, bir nevi rol modellerine, “örnek insanlara” olan ihtiyacımız. Bu tip fotoğraflar, bizim sıradan bir şeyin değerini görmemizi de sağlıyormuş.

Buna karşılık De Botton Aralık ayı sonlarında Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde düzenlenen saldırılarda 103 kişinin öldüğünü, ama bunu umursamadığımızı söyledi, ama sonra içimizi rahatlatmayı da başardı: bunun nedeni kötü insanlar olmamız değilmiş. Burada suçlu küreselleşmiş taşralılık (“globalised provincialism”) yani olayı bilmemiz, ancak çok önemsememiz gibi görünse de, aslında gerçek suçlu medyaymış: yayımlanan bazı haberler bize olayın arka planını veremiyor veya doğru şekilde sunamıyor. Zira işlenmemiş, ham verileri habere dönüştürmek de bir sanat sayılabilir. Bu anlamda Stephanie Sinclair’in Yemen’deki foto muhabirliği sırasında kadraja aldığı çocuk gelinler De Botton’a göre bir sanat eseri. New York’ta yaşayan Sinclair, cinsiyet ve insan hakları gibi hassas konuları işleyen, altı yıl boyunca Orta Doğu’da çalışmış bir fotoğrafçı. National Geographic ve The New York Times Magazine gibi tanınmış dergilerde fotoğrafları basılan Sinclair, Dünya Basın Fotoğrafları Ödülleri gibi pek çok ödülün sahibi. Kişisel internet sitesi için “Evlenmek İçin Çok Genç”e;  National Geographic’te yayımlanan fotoğrafları için ise şuraya bakabilirsiniz.

Image

Bakışlarımı görüyor musunuz?!
Fotoğraf: Stephanie Sinclair

Image

Düğün ve gözyaşı…
Fotoğraf: Stephanie Sinclair

Image

Zorla gelin edilmenin dramı…
Fotoğraf: Stephanie Sinclair

Bu tür bilgi dolu fotoğraflar bizi olayla daha çok ilgilenmeye itebilir, olayın bizim için önemli hale gelmesini sağlayabilir. Ölü olmayan, yaşayan bir fotoğraftan çok şey öğrenebiliriz. Ancak sorun şu ki, içinde yaşadığımız dönemde aşırı derecede veri odaklı olduğumuz için sanata olan ihtiyacı anlayamıyoruz.

Bir başka haber prototipi ise, cinayet veya felaket haberleriymiş; bu haberler bilhassa çocuklarla ilgiliyse okuyucu nezdinde daha da popüler oluyormuş. Bu rağbetin nedeni sıradan insanlar olarak bu haberlerin bizi korkuyla tanıştırmaları. Zira böylece başkalarının yaşadığı felaketleri görür ve hem korku, hem de acı hissederiz: başkalarının başına gelen kötü şeyler için üzülürken aynı şey bizim başımıza gelir mi diye de korkarız. Bunun kaynağı ise De Botton’a göre antik Yunan filozofu Aristoteles’in Batı geleneğinde hala hüküm süren trajedi kavramı. Araba ve uçak kazaları, kuş gribi, UFO’lar, böcekler, mikroplar ve benzeri şeylerle ilgili haberler, düşük düzeyde kaygı yaratır. Medya korkmamızı ister, hatta korku medyanın değişmezidir.

Ama bunun tam tersine, medyada yayımlanan bilimsel gelişmelerle ilgili umut verici haberler de bir başka haber prototipidir. Çağımızın hastalıklarından Alzheimer’a çare bulunduğu yönündeki haberler buna örnektir. Aslında hepimiz ölecek olsak da, bunu içten içe bilsek de medya bize öleceğimizi söylemek istemez. Bunun yerine sinsi bir şekilde birkaç kötü adam bulur, onları günah keçisi haline getirir, sonunda da bu işten kazanç elde eder. “Bundan dolayı medyayı suçlayabilir miyiz?” sorusuna da yine kendi cevap veriyor De Botton: “Hayır, asıl suçlu haber izleyicileridir. Örneğin McDonald’s kalitesiz, sağlıksız yemek verdiği için eleştirilir, ama oradan yemek satın alan bizizdir. Biz almasak McDonald’s’a bu kadar talep olmayacak ki.” Peki bu meselenin çözümü nedir? De Botton tüketici eğitimi, diyor. Toplum veya halk, medya okur-yazarlığı konusunda eğitilmeli. Eh, doğru söze ne denir?

Bu doğrultuda De Botton teoriyle yetinmemiş, felsefeci arkadaşlarıyla birlikte “The Philosopher’s Mail” (Felsefecinin Postası) adıyla bir internet sitesi hazırlamış. Ocak 2014 tarihinden bu yana aktif olan sitenin mali destekçiliğini De Botton’un kurduğu “The School of Life” (Hayat Okulu) yapıyor. *** The Philosopher’s Mail, tasarımını İngiltere’nin en çok satan tabloid gazetelerinden biri olan “Daily Mail (Günlük Posta)’den almış, hatta adını bile ondan esinlenmiş. Ama bir farkı var: Daily Mail’in büyük fotoğraflarla, uzun uzun verdiği, açlıkla tüketilen magazin haberleri de dahil olmak üzere tüm flaş haberleri gazetenin aksine “bilgece, sakin, daha çetrefilli ve ağırbaşlı” bir bakış açısıyla sunması. Londra merkezli, ancak Amsterdam ve Melbourne’de büroları bulunan bu sitenin verdiği vaat büyük: Adalet, hakikat, şefkat ve empati üzerine kurulu bir medya okur-yazarlığı. Bu sitenin Twitter’da şimdiden (2 aydan kısa bir zaman zarfı içinde) 10 milyonun üzerinde takipçiye ulaşması, De Botton’un geleneksel medyaya hak ettiği cevabı verdiğinin göstergesi olarak yorumlanabilir. (Sitenin adresi: Philosopher’s Mail)

Image

De Botton, The Philosopher’s Mail projesini anlatıyor…
Fotoğraf: Filiz Taylan Yüzak

*** Burası Londra’nın merkezinde “günlük yaşam için iyi fikirler sunan bir kültür oluşumu.” Aşk, ilişkiler, evlilik, iş yaşamı, hobiler gibi çeşitli konularda seminerler düzenliyor, kitaplar satıyorlar.