İngiliz basınından protesto yorumlarına devam…

1- THE DAILY TELEGRAPH, İngiltere’de bulunan Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü (RUSI)’nde araştırmacı ve Harvard Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler bölümü doktora öğrencisi Shashank Joshi,Yorum, 04.06.2013

Orijinali: http://blogs.telegraph.co.uk/news/shashankjoshi/100220077/hubris-and-nemesis-with-a-turkish-accent

TÜRK ŞİVESİYLE KİBİR VE İNTİKAM

— Yurtiçinde ve yurtdışındaki sorunların temelinde Recep Erdoğan’ın yaptığı siyaset tarzı yatmaktadır —

     Türkiye’nin kurnaz Başbakanı Erdoğan birkaç yıldır çok mutluydu. 2011’de domino etkisiyle bölgedeki liderler devrilirken Erdoğan’ın partisi AKP ezici bir farkla seçimleri kazanmıştı. Aynı yıl devrim olmuş Mısır’a bir ziyaret gerçekleştiren Erdoğan dalkavukluk yapan kalabalıklarca karşılanmıştı. Bunların çoğu Erdoğan’ın söylem düzeyinde de olsa İsrail’le tartışma hevesine hayran kalmışlardı. Türkiye’yi İslam ile demokrasinin evliliği olarak görmüşlerdi. Bu evlilik Arap Baharı yaşayan ülkeler için dersler içerebilir nitelikteydi. Bölgesel anketler, Türkiye’nin İslam dünyasındaki gözde konumunun son on yıl içinde arttığını ve Erdoğan’ın açık ara bölgenin en popüler şahsiyeti olduğunu gösteriyordu. Üstelik Erdoğan Türk demokrasisinin geleneksel belası olan darbelerin hakkından gelmiş görünüyordu. Dikkat çeken bir başka şey, Türkiye’nin komutanlarının çoğunun ve amirallerinin yarısından fazlasının – iddiaya göre bir kısmının düzmece suçlardan olmak üzere- hapiste olmasıdır.

Henüz birkaç ay önce Erdoğan atılgan siyasi hamleler yapmak için bu konumunu hala kullanıyordu. Mart ayında Mavi Marmara saldırısı nedeniyle İsrail Başbakanı Netanyahu’nun simgesel ve diplomatik bir zafer olarak özür dilemesini sağladı. Aynı ay daha da cesur bir adım atarak PKK’yla ateşkes anlaşması imzaladı. Bu stratejik olarak akıllıca bir adımdı. Erdoğan’ın nihai hedefi, ülkenin Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun ve kendi partisinin direnişine karşın anayasayı değiştirerek Cumhurbaşkanlığı koltuğuna geçmekti.

Aslında geçtiğimiz hafta barışçıl protestoların şiddetli şekilde bastırılmasından çok önce çatlaklar kendini göstermeye başlamıştı. Türkiye’nin ekonomik canlanması ve diplomatik aktivizmi askeri yönetimden halk demokrasisine geçişte bir şeyin tamamen ters gittiği gerçeğini gölgelemişti.

Her şeyden önemlisi, bu bir kibir öyküsüdür. Ürdün Kralı Abdullah yakın geçmişte verdiği bir mülakatta, Erdoğan’ın bir zamanlar demokrasinin bir otobüs yolculuğuna benzediğini söylemişti… ‘Durağıma gelince inerim.’ Güzergâh, demokratik kisve altında gizlenen, ancak hakiki bir demokrasi alışkanlığı ve haklarından yoksun yumuşak tek partili bir otoriter devlet.

Örnek olarak devletin sistematik olarak gazetecileri sansürlemesi ve yıldırması verilebilir. Bazı kişilere göre dünyada en çok gazetecinin hapse atıldığı ülke Türkiye. Erdoğan son derece popüler olan “Muhteşem Yüzyıl” dizisine karşı yasal işlem başlatma tehdidinde bile bulunmuştu. Protestolar devam ederken CNN TÜRK dikkatleri başka tarafa çekmeye yönelik yayınlar yaparak penguen belgeseli yayımladı. Bu sindirilmiş bir basının en belirgin özelliğidir.

Büyük ölçüde orta sınıfın katıldığı ve Türkiye’nin dört bir tarafına aniden yayılan protestoları ulusal bir kültür savaşı olarak görmek çekici bir şeydir. Laiklik yanlıları İslamcılara karşı, Avrupalılar Asyalılara karşı ve kentli kesim kırsal kesime karşı. Bu şekilde bölünmeler olduğu doğru. AKP’nin muhafazakâr siyasi gündemi – ki bir örneği, pek de kimselere danışılmadan hazırlanan ve parlamentodan geçirilen, kısıtlayıcı yeni alkol yasası – Türklerin çoğunun asabını bozuyor. Ancak bu, laiklik yanlısı bir protestodan çok daha derin ve kapsamlı bir eylemdir. Bir Türk köşe yazarının geçen yıl belirttiği gibi “Temsil yetkisi, herhalde insanların hayat tarzlarını ve kimliklerini dönüştürmek için bir açık çek olarak yorumlanmış.”

Bunun altında yatan sorun basit: Erdoğan’ın siyaset tarzından başka bir şey değil. Hafta sonu halka seslenişi, alıştığımız standart bir Arap diktatörün kaba parodisi gibi kulağa geliyordu. İnsanların bam teline basan bu konuşmada Erdoğan “Twitter toplumun baş belasıdır” diyerek sosyal medyayı suçladı, çoğu barışçıl olan protestocuları da “bir avuç çapulcu” olarak tanımlayarak onlara dudak büktü. Bu konuşmanın en rahatsız edici noktası ise “Bizimle rekabet etmeyin. Siz 100.000 kişi topladıysanız ben bir milyon kişi toplarım.” demesiydi. Bunlar Kaddafi’nin ve Esed’in yankıları, bir Avrupa Birliği adayının değil.

Büyük resme geri dönecek olursak, Türkiye Suriye değil ve bu da bir Türk Baharı değil. Türkiye’nin siyasi muhalefeti dağınık ve organize değil. Erdoğan yeni bir seçimi de muhtemelen kazanabilir. Başbakan düşmeyecek. Ancak kişisel ve siyasi duruşu tamir edilemez biçimde zarar gördü ve bunun bölgede daha geniş çaplı sonuçları olacaktır.

Türkiye’nin dış politikası da olayların gerginliğinden mustarip durumdadır. Türkiye’nin komşu İran ve Suriye ile diplomasisi hüsranla sonuçlandı. Üstelik Suriye ile durum bir savaşa bile yol açabilir. Türk halkı Erdoğan’ın Esed rejimine karşı saldırgan muhalefet etmesinden endişe etmektedir. Halkın çoğu geçen ay bir sınır kasabasında meydana gelen araç bombalama olayını hükümet politikasının gereksiz yere kışkırtıcı olduğunun bir kanıtı olarak görüyor. Türkiye hem yurt içinde hem de yurt dışında yara bere içinde. Şu an bunu söylemek için çok erken, ancak bu yaşananlardan daha sessiz ve içedönük bir ulus çıkabilir.

Çok uzun bir süre boyunca Türkiye bir NATO müttefiki ve yükselen bir güç olarak bazı şeyleri çok kolay elde etti. Erdoğan’a demokrasiyi otobüs yolculuğu olarak gördüğü teorinin sürdürülebilir olmadığını birinin söylemesi lazım.

51ab52a52d7527776d00002c

2- THE GUARDIAN, Hürriyet Daily News ve Star Gazeteleri yazarı Mustafa Akyol – ISPU ve Brookings Enstitüsü’nden Dr. H.A Hellyer, Yorum, 05.06.2013

Orijinali:http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2013/jun/04/turkey-renewal-spring-erdogan-democratic

BAHAR DEĞİL YENİLENME

–Türkiye’deki Protestolar Erdoğan Hükûmetinin Demokratik Sicilini Göstermesi İçin Bir Fırsat–

   Yazımıza olayları doğru tanımlayarak başlayalım: Tahrir değil, Taksim Meydanı… Evet, bugün Türkiye sokaklarında yaşanmakta olan birçok şey, Mısır’daki ayaklanma sırasında olanlara benziyor: polis gaddarlığı karşısında sindirilmeyi reddeden barışçıl göstericiler; protestocuların otoriteye hesap sorma konusunda kendi bireysel güçlerinin var olduğuna dair ısrarları; sosyal medyanın rolü ve bir meseleye odaklı bir protestonun daha geniş çaplı bir memnuniyetsizliği yansıtmaya başlaması. Ancak (Arap olmayan) protestoları, Arap baharının son bölümü olarak yorumlamak ne kadar çekici olsa da bu eylemler birçok açıdan Arap baharı eylemlerinden farklı. Üstelik iktidar partisi AKP dikkatli davranırsa bu durumdan kazançlı çıkabilir. Ancak protestoların mesajını görmezden gelirse o zaman Türk baharı etiketi gerçekleşen bir kehanete dönüşebilir.

Arap ayaklanmaları sadece memnuniyetsizlikle ilgili değildi. Onlar demokratik meşruiyeti olmayan despot liderlere karşı yapılan halk ayaklanmalarıydı. Hâlâ da bu niteliklerini koruyorlar. Söz konusu protestolara verilen şiddetli cevaplar binlerce kişinin ölümüne neden oldu. Bunlar Türkiye’ye benzetilemez zira Türkiye’nin onlarca yıllık demokrasi deneyimi var. Ülkenin Başbakanı, rakipleri zayıflarken oylarını her defasında artırarak üç özgür ve adil seçim kazanarak iş başına gelmişti.

Ancak hükûmetin son birkaç günden çıkaracağı çok ders var. Seçim kazanmak, sağlıklı, çoğulcu bir demokrasinin göstergesi değildir. Sadece seçimleri kazanabileceğinizi kanıtlar, o kadar. Ezici çoğunlukla seçim kazansa bile bir parti suistimale açıktır ve güçlü bir muhalefetten noksan olması durumunda ise bu durum neredeyse kaçınılmaz hâle gelir. Recep Tayyip Erdoğan’ın partisi, Türkiye için büyük şeyler yaptı ancak eleştiriye karşı tahammülsüzlük, karşı kamplardaki kişilerin herhangi bir katılımının reddedilmesi ve şu anki protestoları önemsememe eğilimi, rahatsız edici bir davranış kalıbını ortaya çıkarıyor.

Mısır’da benzer bir çoğunlukçu yönetim başarısızlıklarla sınır tanımadan devam ediyor. Müslüman Kardeşler’in yönetimsel salahiyeti de hayranlık uyandıracak şekilde değil. AKP sadece Müslüman Kardeşler’den değil birçok Türk siyasi partisinden de daha becerikli olduğunu kanıtlamış olsa da partiler üstü gerçek yakınmalar var. Bunlardan bazıları, İstanbul’un yeni kıtalararası köprüsüne Alevi azınlığın kanlı bir zorba olarak gördüğü bir Osmanlı padişahının adının verilmesi ve alkollü içki tüketimi konusunda tartışmalı kısıtlamaların uygulanmaya başlanmasıdır. Buna Kürt bölücülerle barış sürecinden hiç hoşlanmayan milliyetçi grupları ve AKP’nin karşı çıktığı Esad rejimini destekleyen komünist gruplar da eklenilebilir.

Bütün bu şikâyetler, belki insanları sokaklara dökecek kadar önemli olmayabilir. Ancak polisin kendini dizginlememesi bunu kaçınılmaz hâle getirdi. Polisin gaddarlığı apolitik Türkleri bile dışarı çıkardı, bu da hükûmetin farkına varması gereken bir şey. Hükûmetin Hatay’da -kendi ülkesinde kendi düşüncesini ifade eden silahsız bir vatandaş- bir protestocunun ölmesini de ciddiye alması ve ona göre davranması gerekiyor. Madalyonun diğer yüzünde protestoculara katılan bazı kişilerin aşırı derecede şiddete yönelmesi, ortalığı yakıp yıkması sadece olanlara bir bakış sunmuyor, gerilimin devam etmesi durumunda nelerin olabileceğinin de kısa bir işaretini veriyor.

Geçtiğimiz birkaç gün içerisinde cereyan eden olaylar Erdoğan’ın istifa etmesi gerektiği anlamını taşımıyor ama Başbakan da uzlaştırıcı bir gücün çabasını göstermeli. Dün Erdoğan’ın vekâlet eden Bülent Arınç’ın polisin daha itidalli davranacağına söz vermesi ve kabine içinde bir “özeleştiri” yapması atılan iyi bir adımdır. Erdoğan, Kuzey Afrika’dan dönüşünde buna benzer yumuşak bir dil kullanırsa harika bir hizmet yapmış olur. Bu ziyaret, Erdoğan’a en iyi hükûmetlerin, yalnızca kendilerine oy verenleri değil bütün vatandaşları ciddiyetle dinleyen hükûmetler olduğunu hatırlatırsa iyi olur. Erdoğan’ın başarıları o kadar önemlidir ki daha büyük bir çatışma ve krize yol açacak alternatif bir yolun izlenmesi çok yazık olacaktır.

51ab53d71323adbb76000014

3- FINANCIAL TIMES, İstanbul muhabiri Daniel Dombey, “Günlük” Köşesi, Yorum, 05.06.2013

Orijinali: http://www.ft.com/cms/s/2/fca58092-cc62-11e2-9cf7-00144feab7de.html

TAKSİM HALK CUMHURİYETİ’NİN İÇİNDEN…

İşgal edilmiş bir alana girmek acayip bir şey… Türkiye’de büyük çalkantı yaratan protestoların merkezi Taksim Meydanı yakınlarındaki Kabataş civarında her şey tam olarak normal değil. Buldozerler, Başbakan’ın İstanbul bürosunun yakınlarında taşları, göstericiler onları barikat olarak kullanmasın diye kepçe ile çekip çıkarıyorlar. Küçük çocuklar cerrah maskesi, limon ve yüzücü gözlükleri satıyorlar.

Ancak funikülere binip tepeye çıkarsanız, her şey çok farklı. Taksim Meydanı, Türkiye’nin en büyük kentinin merkezi ancak hiçbir yerde artık polis yok.

Mao ve Che’nin yüzlerinin yer aldığı afişler rüzgârda salınıyor ancak Atatürk resimleri ve Türk bayrakları daha çok. Yanmış araçların bazıları polisin geri dönmesini engellemek için barikat görevi görüyor.

Her yer grafiti dolu: bunların hepsi Başbakan Erdoğan’ı eleştiriyor. Erdoğan protestocuları siyasi aşırı uçların ve muhtemelen dış güçlerin manipüle ettiği aşırılık yanlıları ve çapulcular olarak nitelendirerek kınadı. Onlar da buna karşılık olarak üç kez lider seçilen Erdoğan’ı otoriter bir İslamcı olarak ilan ettiler. “Oh Tayyip, çok tatlısın” veya “Dövüş Kulübü’ne hoş geldin Tayyip” şeklinde kınayan grafitiler yazdılar. Ancak Taksim çöpleri toplayan eylemciler ve belediye sayesinde tertemiz. Meydan’daki kafeler çok yoğun. Turistler hatıra fotoğrafları çekiyorlar.

Her zaman Taksim’in kentin Avrupa yakasının canlı sokaklarına açılan çirkin bir giriş kapısı olduğunu düşünürüm. Ancak Taksim, Türk solunun tarihinde köklü bir yer. 1977’de 30’dan fazla gösterici burada şüpheli bir şekilde vurulmuştu. Taksim’in İstanbul’un kalbindeki rolü de su götürmez.

Geçen Cuma, Gezi Parkı protestosunun başlangıcında meydana geldiğimde çok beklentim yoktu. Birkaç kişi meydanın etrafında gezinerek polise slogan atıyordu.

Ancak daha sonra yürüdüm ve yüzlerce kişinin barışçıl şekilde oturma eylemi yaptığını gördüm. Bundan hemen sonra hepimize gözyaşı bombası atıldı. Ben dolu bir taksinin ön koltuğuna atlayarak oradan kaçtım. Ancak polisle çatışma devam etti ve Taksim’de atılan biber gazları cumartesi gününe kadar kentin Asya yakasından bile görülüyordu. Daha sonra on binlerce, belki de yüz binlerce kişi meydana aktı ve polis meydandan çekildi.

Bir Türk bankasında yöneticilik yapan bir tanıdığım, cuma günü, Taksim’e gitmek için işten çıktığını ve birçok üst düzey iş arkadaşının da orada olduğunu gördüğünü söyledi.

Protestocular farklı zamanlarda farklı biçimler alıyorlar. Geceleri İstanbul’un diğer bölgelerinde polise taş atan gençler ortaya çıkıyor ancak bunlar azınlıkta. Gündüz ise Gezi Parkı çocuklar ve öğrencilerle dolu.

Park’ta bir San Francisco havası da yok değil. Park’ın önünde yoga dersleri, arkasında ise yiyecek dağıtan bir grup genç var. Burada derme çatma bir klinik ve tuvalet kâğıdı ile sargı bezi bağışı yapılmasını isteyen bir yazı tahtası mevcut. Kendi gazetelerini çıkarmayı planlıyorlar. 70’li yaşlarındaki bir çift (kadın başörtülü) Edirne’den desteklerini göstermek için gelmişler.

Bu böyle devam edemez. Er ya da geç polis geri dönecek ve yanan arabalarla afişleri götürecek. Göstericiler, protestolarının ne kadar hassas olduğunu herkes kadar iyi biliyorlar. ABD’de Massachusetts’te, ekonomi doktorasını yeni tamamlayan genç kadın Bengi “Hükûmet ve polis bizi gerçekten ezmek isterse ezebilir. Ancak biliyoruz ki bize şimdi saldırırlarsa daha da büyümeye devam edeceğiz.”

51ac7cea064ecacc3900000d

4- THE GUARDIAN, Editör yardımcısı ve dış haberler köşe yazarı Simon Tisdall, Yorum, 03.06.2013

Orijinali: http://www.guardian.co.uk/world/2013/jun/03/turkey-protests-erdogan-autocratic-ambitions

TÜRKİYE PROTESTOLARI, ERDOĞAN’IN ARTAN OTOKRATİK İHTİRASLARI KONUSUNDA ENDİŞELERİ GÖZLER ÖNÜNE SERİYOR

— Başbakanın iktidar idraki daha çok telaffuz edilir oldu, Türkiye medyası yıldırılıyor ve yargısı sindiriliyor —

Başbakan Erdoğan kendisini bir çeşit doğrucu, babacan ve intikam arzusu taşıyan bir komiser olarak göstermek için on yılını harcadı. Başbakanın İstanbul ve diğer Türkiye kentlerini sallayan protestoların temel odak noktası olması -bazı göstericilerce eski dönemlerin padişahına benzetilen- Başbakanın başarısının ölçütüdür.

Ancak siyasi anlamda kendisinin kavgacı, fevri tarzı taviz vermiyor ve hata kabul etmiyor. Protestolara son verilmesi talebinde bulunurken Türk televizyon kanallarına: “Bu sosyal bir hareketse, onlar 20 kişi topluyorsa ben 200.000 kişi toplarım. Partimden 1 milyon kişi getiririm.” dedi.

Erdoğan İstanbul-Taksim Meydanı’ndaki Gezi Parkı projesinin “aşırılık yanlıları” tarafından bir bahane olarak kullanıldığı ve ana muhalefet partisi CHP tarafından kışkırtıldığını söyledi.

CHP ise bunu reddetti. Parti lideri Kılıçdaroğlu, Şubat ayında Başbakanın giderek otoriterleştiğini ve sivil toplumun baskı altında olduğunu söylemişti.

Gazeteci-yazar Cengiz Aktar “Erdoğan güçlü bir başkan, yeni bir Atatürk olmaya çalışıyor. Ekonomi, idari yapı, hepsi yeni bir merkezi yönetime doğru gidiyor ve bunun merkezinde ise Erdoğan var. AKP artık bir parti değil, Erdoğan’ın sahip olduğu aygıt. Bu ülkede çok büyük bir kutuplaşma var.” şeklinde konuştu.

Erdoğan hızlı ekonomik büyüme, istihdam yaratılması ve güçlendirilen altyapılar sayesinde birçok kişinin takdirini kazandı. Ancak işini şansa bırakmıyor. İktidara öyle bir sarılıyor ki devletin tüm kurumlarını kuşatıyor.

Birçok gazeteci hapse atıldı, medya ve yargı sindirildi. Erdoğan artık sendikalar, üniversiteler veya sivil toplum tarafından daha az eleştiriliyor.

Erdoğan’ın gücü arttıkça, AKP’nin yeni-İslamcı dünya görüşü daha da belirginleşiyor. İstanbul sakinleri kafe-barların dışarıya masa atmasının yasaklanmasına ve çiftlerin sokakta yakınlaşmaları nedeniyle aldıkları işgüzar uyarılara sinirlendiler.

Erdoğan’ın işçi mahallesi Kasımpaşa’daki İslami yetiştiriliş tarzı, kişiliği hakkında ipuçları veriyor. İmam-Hatip Lisesi ve Marmara Üniversitesi mezunu olan Erdoğan, siyasete atılmadan önce profesyonel bir futbolcuydu. 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi ve Refah Partisi’nin lideri oldu. Daha sonra da Türkiye’nin laik düzenini yıkmaya çalıştığı iddiasıyla kısa bir süre hapis yattı.

2001 yılında söz konusu parti yasaklanınca Erdoğan 2002 seçimlerinden en büyük parti olarak çıkan AKP’nin kurucuları arasında yer aldı. 2003’te de Başbakan oldu. Erdoğan için iktidarın kullanımı, bir alışkanlığa dönüştü.

51ad05da8b9236d455000039

5- THE SPECTATOR, Norman Stone, Yorum, Ankara 08.06.2013

Orijinali: http://www.spectator.co.uk/features/8927491/whats-eating-turkey/

TÜRKİYE’Yİ YİYİP BİTİREN NEDİR?

— Erdoğan kendine düşman edinmekte usta – ancak Suriye’den yardım aldı —

“İslam, siyaset, ekonomi – bunlardan aynı hatta olan ikisini seçin.” Bu bir Türk öğrencimin söylediği harika bir sözdü, hatta iyi bir sınav sorusu da olabilir. Tayyip, (Arapça “çok temiz”-abdest anlamına gelen) Erdoğan (“güçlü doğan kuşu” manasında Türklerin milliyetçi bir referansı olan) 2002’de medyanın tam desteğiyle iktidara gelmişti. Dünyanın istediği şey Alman veya İtalyan Hristiyan Demokrasisinin Müslüman versiyonu idi ve Erdoğan da yıllar boyunca bunu yerine getirdi. Rakip partiler aptalca çekişerek veya yolsuzluk yaparak kendilerini yok ettiler ve Erdoğan’ın partisi çok başarılı oldu, sağlık ve konut konusunda reformlar yaparak sıradan Türklerin hayatını sınır tanımayacak şekilde geliştirdi. Partinin temsilcileri çoğunlukla cana yakın ve şaka kaldırır kişilerdi. Entelektüel İslami gazete Zaman’ın da iyi editörleri ve farklı fikirlere sahip köşe yazarları var. Para birimi istikrarlı bir hale geldi, yabancıları kıkırdatan ve Türkleri rahatsız eden milyonluk Türk lirası banknotları artık yoktu. İhracat canlandı. Devlet malları çoğunluğu memnun edecek şekilde satıldı. Eski Türkiye epey sosyalistti. (Şimdi bile beş yıllık kalkınma planı var, ama kimse bu planın farkında değil.) Yani sonuç olarak diğer bir ifade ile İtalya’daki Hristiyan Demokratlar gibi, oyların üçte birini alan ve birkaç şehir dışında iktidar ihtimali bulunmayan komünistleri kızdırma pahasına…

Erdoğan’ın İtalya sahnesinden ayrıldığı yer tam da burası. Farklılıkları tanımak ve muhaliflerin tercih ettikleri kişileri veya partileri desteklemelerine izin vermek yerine İslami bir mutlakiyetçilik peyda oldu ki bunun ayrıntıları bir acayip.

Türkiye’de üç adet uluslararası ve birinci kalite üniversite var ve şarap içilen öğrenci kulüplerine sahipler. Alkollü içkilerin üniversitelerde satılmaması gerektiği emri geldi ve kulüp şimdi bir nükleer kış yaşıyor. Bu yüzden yabancılardan özür dilemeniz ve onları otellerine taksiyle götürmeniz gerekiyor, akademik kadro dostça bir yerden oldu ve garsonlar işsiz kaldı. Başka anlamsız kısıtlamalar da hükümet taraftarlarının yarısının bulunmadığı bir oturumda sabahın 7’sinde aceleyle parlamentodan geçirildi. Bunlar arasında televizyon ve sinema da şarap bardaklarını buzlayacak, şarap şişelerinin üzerine sigara paketlerinin üzerindeki uyarıları koyduracak, turistlerin gittiği, popüler yerlerde bile içki içilmesini durduracak idari hileler var. Başbakan Erdoğan bu kısıtlamaların hepsini dünyadaki kısıtlamalara gönderme yaparak savundu. Ancak herkes biliyor ki Türkiye’nin Finlandiya veya İngiltere’deki gibi bir alkolizm sorunu yok. İçkili araba kullanmadan doğan kazalar, toplam trafik kazalarının yaklaşık yüzde birini oluşturuyor. Asıl trafik kazaları hızdan doğuyor. Üstelik Ramazan ayında oruç tutulduğu için şekeri düşen sürücüler de yoldan çıkıyorlar.

Ancak hükümet olaya bir kere burnunu soktu ve aptal Püriten ahlak devam ediyor: metro istasyonlarında “ahlaka uygun hareket etmeye yönelik” emirler veriliyor, internet sansürleniyor. Örneğin Daily Mail adlı İngiliz gazetesini bir internet kafede arama motorunda arattığımda  “yasaklı site” uyarısı çıkıyor, çünkü posta anlamına gelen “Mail” sözcüğü erkek / eril anlamına gelen “Male” sözcüğüyle karıştırılmış. Boğaz’ın Asya yakasında yeşil kalan son tepeye dev bir betonarme camii yapılması planları var.  Bu dünyanın her yerinden görülebilecek şekilde göz zevkinin bozulması anlamına gelecektir. Buranın büyük ihtimalle Anıtkabir’le rekabet edecek bir Erdoğan anıtı olması planlanıyor.

Şu anki protestoları ateşleyen şey, küçük ve merkezi parkı yıkarak ondan boşalan alana İstanbul’un 93. alışveriş merkezini dikme teklifi oldu. Hükümet bu protestoya sokaklara gözyaşı bombaları attırarak ve zararsız iyi niyetli göstericileri dövdürerek,  absürt bir şekilde aşırı tepki gösterdi. Ancak bunların hepsi başka bir şeyi daha yansıtıyor: Arap varlığını. Türkiye’deki turizm pazarında Araplar İsraillilerin yerini aldılar. Bunda kısmen Erdoğan’ın Filistin davasına sahip çıkmasının da etkisi var.

Arapların paraları alışveriş merkezlerinin temellerinde de yatıyor, Türkiye’nin cari açığını kapatmaya destek de oluyor. Suudiler ve Katarlılar artık Yalova’da arsa alıyorlar. Bu Osmanlı İmparatorluğu’na romantik şekilde bakan Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu çok mutlu etti. Davutoğlu pek de akla ve mantığa uygun olmayan bir düşünce ile Arnavutluk’u Suriye ve Gürcistan hattıyla bağlıyor, ancak Türkiye’nin rolü abartılıyor.

Erdoğan ise İsrail’le geleneksel işbirliğinden vazgeçti ve Arapların ona rağbet göstermesinin tadını çıkarıyor. Ancak bu politika Suriye konusunda kötü bir şekilde başarısız oldu. Esed hükümeti düşmedi ve sözcüsü de Erdoğan’ın rahatsızlığına sevinerek ellerini ovuşturuyor. Bu sözcü geçtiğimiz günlerde Erdoğan’ın  “Ali Baba ve 40 alışveriş merkeziyle birlikte” Doha’ya sürgüne gitmesini tavsiye etti. Bu sırada Türkiye’de 400.000 Suriyeli göçmen bulunuyor ve çoğunluk kendilerinden nefret ediyor.

Geçtiğimiz Cumartesi günü verdiği bir mülakatta Erdoğan uğradığı bozgundan hiçbir şey öğrenmediği çok açıktı. Sosyal medyanın bir baş belası olduğunu, bir bira içen herkesin alkolik olduğunu söyleyerek ders vermeye yeniden başladı ve sorunların dış mihraklardan kaynaklandığını söyledi. Erdoğan yazılı medyayı da suçlayarak 800 gazeteciyi düzmece suçlardan hapse attırmış ve medyayı bu yolla kontrol etmeye çalışmıştı. Erdoğan aynı zamanda gazete sahiplerine de cezalandırıcı vergiler ödeterek tehdit etmişti.

Gazeteci Boris Kalnoky’ye bir gerçeği borçluyuz. Türkiye’de şu an sürmekte olan kriz aslında bir ay önce, Reyhanlı’da bir bombalı saldırı sonucu 50 kişinin ölmesiyle başladı. Bu olayda kimse sorumluluk kabul etmedi. Türk hükümeti derhal Suriye hükümetini suçladı ve birkaç düzine kişiyi elinde kanıt olmadan tutukladı. Daha sonra bu konuda yayın yasağı koydu ve bugüne kadar orada ne olduğu bilinmiyor. Türkiye’ye daha çok sorun çıkarmanın Suriye hükümetinin çıkarına olmadığı açık bir şey, ancak bu şu anda savaşı kaybediyor olan isyancıların çıkarınadır. Aslında Redhack adlı sol örgüt Türk polis kayıtlarına girerek Türk istihbarat servisinin bombalı saldırı planını önceden bildiğini ve yerel yönetimleri uyardığını, ancak bunun bir faydası olmadığını ortaya çıkardı. Herkes, Erdoğan’ın bunun üstünü kapatmak istediği için hükümetinin haber yapılmasını yasakladığını düşünüyor. Hükümetin Suriye iç savaşına müdahil olması birçok kişi tarafından kınandı, ben de bu müdahaleyi savunan daha bir kişiyle bile tanışmadım. İstanbul’un merkezinde şu an süren gösterilerin garip yanı, Reyhanlı’da ölen 50 kişinin adının protestoların ilk başladığı o küçük parktaki ağaçlara tek tek iğnelenmesi. Başarısızlığa uğrayan Suriye politikası nedeniyle bombalı saldırıdan Erdoğan sorumlu tutuluyor.

Şimdi ne olacak? Erdoğan kendi partisini başarısız hale getirdi, bıçaklar çekildi ve bunu Amerikalıların sessizce teşvik ettiğine şüphe yok. Erdoğan hükümetin haber ajansıyla masraflı ve faydasız olduğu gerekçesiyle kontratını iptal eden Zaman gazetesinin desteğini de kaybetti. Cumhurbaşkanı Gül’ün huzursuz olduğu çok açık, Arapların sıcak parası dışarı çıkıyor. Erdoğan şimdiye kadar her şeyin kendi dediği gibi olacağını düşünmüş olmalı. Ancak son gülen Esed de olabilir.

*** Yukarıdaki yorumların çevirisi bana aittir. 

51ae0b8f5883bbee0e000014

Direniş hakkında İngiliz basınının bugünkü yorumları…

1- THE TIMES, SUNA ERDEM, YORUM

Orijinali için bkz: http://www.thetimes.co.uk/tto/news/world/europe/article3781824.ece

ERDOĞAN’IN ŞAKŞAKÇILARININ HAYIR DEMEYE BAŞLAMASININ TAM ZAMANI

“Recep Tayyip Erdoğan uzun dönemli iktidar sorunundan mustarip görünüyor: çevresinde çok fazla dalkavuk var. Kendi iktidar tabanını oluşturan ve zenginleştirdiği geniş muhafazakâr orta sınıfla değil ama kendisine rağmen onu desteklemiş kararsızlarla bağlantıyı sağlayamadı. Halbuki onlar Erdoğan’a, AK Partinin ekonomi, AB, siyasetin askerden arındırılması ve Kürt isyanına nasıl son verileceği gibi konularda fikirleri olduğu için oy verdiler.

Ancak zaten atılgan olan Başbakanın protestolara kavgacı tepkisinden doğan “kötü tavsiyeler” yüzünden okunuyor. Erdoğan’ın şikâyetçi olduğu gibi protestocuların hepsi neye kızdıklarını tam olarak bilmiyor olabilirler; ancak neyi istemediklerini bildikleri konusunda birleşmiş durumdalar: Başbakanın iki dudağı arasından artık dökülecek  her hangi bir şey istemiyorlar.

Erdoğan’ın medya kısıtlamaları konusunda çok şey söylendi, ancak daha mantıklı eylemleri bile yeterince öfkeli olmayı sürdüren gazeteciler tarafından “İslamcı” tanımıyla yaftalanıyor. Erdoğan kibrinden dolayı artık olanları dikkate almıyor görünüyor. Bir zamanlar Erdoğan’ın partisi bir politikayı sınamak için söylenti yayardı ve eğer bu muhalefet yaratırsa bu tasarıyı geri çekerdi. Şimdi ise Başbakan buldozerle yıkıp geçiyor. Yeni alkollü içki kısıtlamalarının Türkiye’yi Avrupa ülkeleriyle uyumlu hale getirmekten başka bir hedefi olmadığını söyleyebilir. Ancak alkollü içki içen herkesi alkolik olarak yaftalarsa onu kim dinler? Erdoğan Beyaz Saray’da ağırlanmasından yalnızca iki hafta sonra bile ABD’yi öfkelendirmeyi başardı. Ancak bu onu bir kalemde silmek için bir neden değil. Henüz.

Erdoğan hükümetine karşı kitlesel protestolar en son 2007 yılında olmuştu. O dönemde milyonlarca kişi Erdoğan’ı İslamcı olarak algıladığı için gösteri yapmıştı. Erdoğan erken seçim çağrısında bulunarak seçimleri açık ara farkla kazanmıştı. Bu protestoları desteklemiş olan darbelerden memnun ordu dizginlendi, birçok emekli komutan hapse atıldı ve bugün Genelkurmay Başkanı hükümete yakın. Polis şu an büyük ölçüde hükümete sadık. İktidar partisine mensup milletvekilleri de hükümete oldukça sadık. Erdoğan kendisine oy veren sessiz çoğunluğa bel bağlamış durumda.

Muhalefet konusunda ise, İngiliz seçmenler Ed Miliband’in partisinin güçsüz göründüğünü düşünüyorlarsa Türk partisi CHP’yi incelemeliler. Zira AK Parti’nin 2002’deki yükselişinden bu yana CHP’nin acizliği hayrete düşürecek türden. CHP, AK Parti’nin Türkiye’nin artan uluslararası saygınlığını ve ekonomik canlanmasını yöneten politikalarına herhangi bir alternatif sunamadı.

Ancak Erdoğan’ın zayıf noktası burada yatıyor. Erdoğan on yıldır süren iyi ekonomik performansa sırtını dayıyor. Taraftarlarının çoğu onun gibi girişimciler. Yani para konuşuyor.

Son ekonomik veriler daha zayıf ve AK Parti boşluğu doldurmak için altyapı projelerine bel bağlamış görünüyor. Ekonomi durakladığı ve Erdoğan bu protestoları kötü yönetmeye devam ettiği takdirde, onun çöküşüne tanıklık edebiliriz.”

51af1e867c23bb3d3000001f

2- FINANCIAL TIMES, HARVARD ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI SİYASET EKONOMİSİ PROFESÖRÜ DANİ RODRİK, YORUM

Orijinali: http://www.ft.com/cms/s/0/afa5901a-cc5e-11e2-bb22-00144feab7de.html#axzz2VI68XyOx

TÜRKİYE PROTESTOCULARI TÜM TARAFLAR TARAFINDAN YÜZÜSTÜ BIRAKILDI

“İstanbul’un ortasında ender rastlanan yeşil alanlardan birinin yıkılması planlarına karşı küçük bir gösteri olarak başlayan şey tüm siyasi görüşlere mensup on binlerce muhalif Türkün katıldığı, ulusal çapta, şiddetli bir meydan okumaya dönüştü. Protestolar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın otoriter iktidarını hararetle eleştiren benim gibi gözlemcileri bile şaşırttı.

Polis gaddarlığı protestoların doğrudan nedeniydi. Türkler polisin kaba davranışına alışıklar ancak sosyal medyada dolaşan görüntüler bu sefer geniş çaplı bir öfkeye neden oldu. Başından yaralananların çoğunluğu güçlü bir şekilde polisin direkt olarak protestocuların kafasına gözyaşı bombası atıyor olabileceğini gösteriyor. Bunların kurbanlarından biri düzmece suçlardan daha önce hapse atılmış, gözü pek gazeteci Ahmet Şık’tı. Kendisinin kafası yaralı, kanlı fotoğrafı da yaygın şekilde sosyal medyada yer aldı.

Erdoğan’ın tepkisi olayları ateşledi. İnsanları kutuplaştırma konusunda en iyi performansını sergileyerek taraftarlarını sokaklara salma tehdidinde bulundu, protestocuları “çapulcu”, Twitter’ı da “toplumun önündeki en büyük tehdit” olarak tanımladı. Ancak sosyal medya içten içe kaynarken ana akım televizyon kanalları -şüphesiz hükümet baskısı nedeniyle- olayları haberleştirmek istemediler. En kötü çatışmalar sırasında CNN TÜRK penguenlerle ilgili bir belgesel yayınladı.

Erdoğan’ın onları aşırılık yanlısı olarak yaftalama girişimine karşın protestocuların çoğunun temel hak taleplerinde bulunduğu aşikar: barışçıl şekilde toplanma ve gösteri yapma hakkı, kamusal alanların aşırı derecede ticarileştirilmesine karşı söz sahibi olma hakkı ve polis gaddarlığı olmaksızın saygı ile muamele edilme hakkı. Bu, Batılı medyanın çoğunun betimlemeye alıştığı gibi laiklik yanlıları ve İslamcılar arasında bir mücadele değil. Protestocuları birleştiren,  basitçe ve sadece Erdoğan hükümetinin yetkilerini kötüye kullanması.

Ancak protestolar aynı zamanda Türkiye’nin muhalefet partilerinin güçsüzlüğünün de bir işareti. Türk toplumunu hep bölmüş çatlakların çevresinde organize olan bu partiler sokaklardaki memnuniyetsizliği yönlendiremediler ve bundan faydalanamadılar. Türkiye’nin liberal aydın kesiminin büyük bölümü de  bağnaz taktiklerinin artmasından sonra dahi Erdoğan’a destek çıkmaya devam ederek kendisini gözden düşürdü.

Batı’daki çoğu kişi Başbakana Türk ekonomisinin performansı, orduyu kışlaya geri göndermesi ve Kürt isyancılarla son dönemki barış süreci konusunda hala itibar etmeye devam ediyor. Ancak bunların hepsine yakından bakarsanız cilaları hemen çıkacaktır.

Ekonomi cephesinde, en fazla Erdoğan hükümetinin büyük hatalar yapmaktan kaçındığı söylenebilir. Büyüme sürdürülemez düzeydeki dış borçlanmaya dayanıyor ve özellikle gelişmekte olan piyasaların standartlarından daha iyi değil. Kamusal işlerde büyük ölçüde kayırmacılık göze çarpıyor.

Öte yandan ordu üzerindeki sivil denetim, suçlanan subaylara karşı, yargı sürecinin ağır bir şekilde ihlal edildiği göstermelik davalar dizisiyle ve iddiaya göre sahte delillerin yaygın kullanımıyla sağlandı. (Hapse atılan subaylardan biri de kayınpederim.) Orduyla daha barışçıl bir anlaşma yapmaya çalışmak yerine, Erdoğan’ın taktikleri iltihaplanmaya devam edecek yeni yaralar açtı.

Son olarak Kürt açılımı da hakiki bir uzlaşma arzusundan ziyade, Erdoğan’ın başlıca Kürt partisi olan BDP’nin kızgınlığını yatıştırarak anayasayı değiştirebilme ve (daha çok yetkiye sahip olacak) Cumhurbaşkanlığı konumuna terfi etme girişimleriyle ilgili. Erdoğan’ın Kürt çatışması konusunda daha önceki fikir değişimlerinin gösterdiği gibi, kendisi kısa vadeli siyasi hesaplar gerektirdiği takdirde, hemen yön değiştirecektir.

Erdoğan’ın zayıflığından en karlı çıkacak grup vaiz Fethullah Gülen’in yönettiği güçlü ağ olabilir. Erdoğan ve Gülenciler yakın geçmişe kadar ortak düşmanları ordu ve laiklik yanlısı eski kafalıları yenmek için işbirliği yapmışlardı. Ancak bu görev tamamlandığı için şimdi giderek artan şekilde fikir ayrılığı içindeler.

Güya ılımlı olan Gülen hareketi son yıllarda en kötü polis ve yargı suiistimallerinden bazılarıyla bağlantılı. Dolayısıyla Gülenciler zevk aldıklarını pek de gizlemeden, hiçbir şeye karışmadan onu izlerken protestolarla ilgili sorumluluğu Erdoğan’ın üstlenmesinde önemli bir ironi gizli.

Ne yazık ki,  fikirlerini son günlerde bu kadar gür sesle ve açık şekilde aktaran protestoculara ses ve temsil hakkı verebilecek bir organize siyasi hareket yok. Dolayısıyla, Türk siyasetinin geleceğini tanımlayan Kürt cephesindeki gelişmeler doğrultusunda rekabet Erdoğan ve Gülen hareketi arasında olacak.

Türkiye’nin otoriter eğilimlerini gözden kaçırmış olan (veya bunu görmezden gelen) Türkiye’nin dostları bu dramda rolü olan hiçbir başat oyuncunun güçlü bir demokratik sicili olmadığını bilmeliler. Buradaki zorluk bir “Türk baharı” konusunda yüzeysel, derinliksiz incelemelerden kaçınmak ve Türkiye’deki siyaset, yargı ve insan hakları alanlarında yapılan ihlallere -kaynağı ne olursa olsun- karşı açık konuşmaktır.”

51af40ff5a5ec7bc6d000058

3-THE GUARDIAN, BAŞYAZI

Orijinali: http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2013/jun/03/turkey-protest-worth-heeding-editorial

KULAK ASMAYA DEĞER BİR PROTESTO

“Eğer Türkiye’nin Başbakanı iseniz İstanbul’un sokaklarında yaşananlara tepki vermenin pek çok yolu var. Çevik kuvveti o kişilerin üstlerine salabilirsiniz, o sokakları biber gazıyla doldurabilirsiniz. Twitter’ı kınayabilirsiniz ve yardımcılarınızın da Twitter’ı kullandığını hiç kimsenin bilmediğini umabilirsiniz. Muhalefeti suçlayabilirsiniz. Veya kendinize şu soruları sorabilirsiniz: yerel bir nitelik taşıyan ve göreceli olarak barışçıl, kentteki bir parkı kurtarmayı amaçlayan bir kampanyanın birkaç gün içinde Türkiye’nin illerinin yarısına yayılan ulusal bir protesto haline getiren neydi? Ayrıca bu kent isyanı neden üç seçimi, üstelik her seferinde artan bir oy oranıyla kazanmış bir liderin başına geliyor?

Bu soruları yanıtlamak için Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisine dönmesi gerekiyor. Kendisini Erdoğan efsanesinden ayrı tutması gerekiyor. Uzun boylu, çalımlı, geniş omuzlu, gururlu olan ve çabuk sinirlenmesiyle tanınan bir adam için bunu yapmak zor olacaktır. Son on yılın büyük bölümünde liderliği efsane niteliği taşıyordu. Ülke reform dalgasının eşlik ettiği güçlü bir ekonomik büyüme sağladı, ordunun kışlalarına geri çekilmesi sağlandı, AB üyelik müzakereleri başlatıldı, hapishanelerde işkenceye son verildi, PKK’yla, başarılı olduğu takdirde kendi başına tarihe geçecek nitelikte bir barış anlaşması girişiminde bulunuldu. Avro Bölgesi 2008’de bocalama dönemine girdiğinde Erdoğan Türkiye’yi bir Orta Doğu şampiyonu olarak göstermekte zorlanmadı. Muhalefet kargaşa içindeyken, Erdoğan’ın doğal olarak kendisini için öngördüğü genişletilmiş yetkilerle bir Cumhurbaşkanlığı görevi için yeni bir anayasa konusunda düşünüp taşınmasını durduracak hiçbir şey yoktu.

Ancak bu o zamandı. Ya şimdi? Mantar gibi büyüyen protesto geçici olarak şüpheli olacak kadar geniş bir kincilik yelpazesini birleştirdi: Favori parkları Gezi Parkı’nın alışveriş merkezine dönüştürülmesine karşı çıkanlardan alkollü içki satışlarının kısıtlanmasına karşı çıkanlara, üçüncü Boğaz Köprüsü’ne Türkiye’deki en büyük dini azınlık olan Alevilerin binlercesini katleden bir Osmanlı padişahının adının verilmesi kararından, Türkiye’nin Suriye’de temsili savaş halinde olmasına karşı çıkanlara kadar. Küçük meselelerden büyük sorunlara, ortak payda Erdoğan’ın buyurgan kişiliği ve buna bağlı olarak AKP’deki yansıması. Erdoğan da AKP de artık bireysel özgürlüklerin kolaylaştırıcısı değil, onlara müdahale eden “büyük biraderler” olarak görülüyorlar.

Jüri hala AKP’nin başarmış göründüğü bazı güçlerin ihtiraslı birlikteliğini anlayabilmiş değil; ki bu güçler birliği laik bir anayasayla yönetilen bir demokraside reformcu bir araç olarak İslamcılıktan oluşmaktadır. Ancak bir şey çok açık: Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir ve Erdoğan’ın bir kere söylediği gibi amaca ulaştıracak bir araç da değildir. Demokrasi, kendi başına bir amaçtır. Erdoğan Cumhurbaşkanlığı için niyetini ortaya koydu. Erdoğan bu protestoya alçakgönüllü şekilde cevap vermelidir ve protestoların verdiği mesajı dinlemelidir. Ancak şimdiye kadar bunu yapmış değil.”

51ab52a52d7527776d000032

4-FINANCIAL TIMES, BAŞYAZI

Orijinali: http://www.ft.com/cms/s/0/b6999f28-cc69-11e2-bb22-00144feab7de.html

HOŞGÖRÜSÜZLÜK ERDOĞAN’IN FELAKET NEDENİ OLABİLİR

—Türkiye Başbakanı’nın çoğulculukla bir derdi var—

İstanbul’un merkezindeki az sayıda parktan birini yeniden gelişim projesinden koruma amaçlı birkaç yüz kişinin dâhil olduğu bir protestonun birkaç saat içinde kenti sarsması ve kontrol edilemeyen bir yangın gibi ülkenin dört bir yanını sarması, Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’si hakkında çok ipucu vermektedir.

Taksim Meydanı yakınlarındaki Gezi Parkı protestosuna çevik kuvvetin anlamsızca aşırı tepki vermesi olayları ateşleyen kıvılcım oldu. Ancak bu protestoların ateşleme fitili olmaksızın ulusal boyuta ulaşmayacağı konusunda Erdoğan’ın düşünmesi gerekiyor. Üstelik bu Erdoğan’ın ve giderek artan şekilde otoriterleşen tutumunun ateşlediği bir fitil…

Bunun yerine “yeni-İslamcı” Başbakan sahipsiz bir komplo teorisinden yakınıyor, Twitter’ı karışıklıklardan sorumlu tuttuğu “sokak eşkıyalarının” ve “aşırılık yanlılarının” aracıymış gibi ilan ediyor ve istihbarat servislerine ulusal ayaklanmanın arkasındaki “yabancı mihrakları” saptamaları talimatını veriyor. Bu ani halk öfkesi dalgası gerçekten neredeyse herkesi şaşırttı. Ancak bu dış mihraklardan doğmadı.

Erdoğan kendisini seçimlerde yenemeyen muhaliflerinin kendisini parlamento dışı araçlarla dize getirmeye çalıştıklarını söylüyor. Partisi AKP’nin 2002’de ilk iktidara geldiği dönemden bu yana Erdoğan üç genel seçim kazandı, hem de her birinde oylarını giderek artırarak. Modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasçısı olan başlıca rakiplerinin çoğu Cumhuriyet sanki sadece kendilerine aitmiş gibi davrandılar ve AKP’ye Anadolu’nun İslami kuşağından gelme görgüsüzler muamelesi yaptılar.

Gerçekten de seçim sandığında kaybetmeye devam ettiklerini geri kazanmaya çalışmak için generalleri ve yargıçları kullanarak, ısrarlı bir biçimde Erdoğan’a karşı komplolar kurdular. Ancak başarılı olamadılar. Ordu 2007 yılında Türklere dikte etme girişiminde son kez bulunduğunda, Erdoğan halka gitti, bir çığ gibi oyların çoğunu aldı. Ordu o dönemden bu yana dişlerini gösteremez oldu, zira neredeyse sekiz generalden biri parmaklıklar ardında çürüyor. Ancak Başbakan birbirinden epey farklı görüşleri olan Twitter kullanıcılarını kendi diktiği bir üniformanın içine sokmaya çalışarak, bizzat son savaşını yapan bir komutan gibi davranıyor. Erdoğan olayları anlayamıyor.

2007 yılında Erdoğan halka güvendi. 2011 yılında yeniden seçilince ihtirasları sınırsızlaştı, muhalefete hoşgörüsü de sınırlı hale geldi. Ancak hala kutuplaştırma içgüdüsüne sahip bir muhalefet liderinin zihniyetine sahip. Bu içgüdü de onun tüm Türkiye’nin lideri olmasını engelliyor. Başbakan olarak geçirdiği on yılın ardından Erdoğan artık neredeyse denetimsiz gücünün tecridi altında yaşıyor. Aynı zamanda Kemalist muhalefet seçilemez durumda. Bu iki etken birleşince Türkleri sokaklara dökmeye yetti.

Hükümetin Gezi Parkı’na çevreye vereceği zararları dikkate almadan buldozerlerle girme yaklaşımı bir belirtidir. Erdoğan’ın “dinin emirlerine” gönderme yaparak alkollü içki satışlarını kısıtlama veya kürtajı yasaklama suretiyle özel hayatı ihlal etmesi, AKP’yi kucaklamak için Kemalist tasniften kurtulmayan kentli Türkleri kızdırdı.

AB aday üyesi ve NATO müttefiki olan Türkiye’de hapiste bulunan gazeteci sayısı, Çin’deki ve İran’daki hapisteki gazeteci sayısının toplamından yüksek. Erdoğan ana akım medyayı da sindirerek oto sansür yapma yoluna itti. “Sosyal medya bir baş belasıdır.” demesine şaşmamak lazım. Bu artık Erdoğan’ın kolay sinirlenen bir kişi olmasıyla, kasti politikalar gütmesiyle ve fevri söylemiyle açıklanacak bir sorun değil. Erdoğan’ın çoğulculukla bir derdi var ve bu utanç verici bir durum.

Erdoğan’ın Türkiye ekonomisini modernleştirmesi, orduyu dizginlemesi, bir Müslüman Demokrasisi siyasetine öncülük etmesi, Avrupa Birliği’yle üyelik müzakerelerine başlaması ve şimdi de Türkiye’nin Kürtleriyle barış sürecine girmesi, olağanüstü başarılardır. Uluslararası arenadaki politik figürler arasında Erdoğan ön planda biri olduğunu gösterdi.

Ancak bu miras, Taksim Meydanı ve Türk toplumunun artık kendilerine emirler yağdırılmasını hoş görmeyecek çok kalabalık grupların verdiği mesaja kulak asmadığı takdirde tehlikeye girecek. Erdoğan, kurban gibi davranmaktan vazgeçmeli ve bir devlet adamı gibi hareket etmelidir.

Kemalistler ve milliyetçiler AKP’yle bir şeyi tartışmaya pek istekli olmasalar da tartışılan yeni anayasa, kapsayıcı olmak için bir araç olarak kullanılmalıdır. Görülen o ki; Erdoğan bunu gelecek yıl Başbakanlık koltuğundan güçlü bir Başkanlık koltuğuna nasıl kayacağı konusunda bir tartışma olarak görüyor.

Ancak Erdoğan, Atatürk’ün Cumhuriyetinin 100. yıldönümünde Cumhurbaşkanı olmayı ne kadar isterse istesin, arkasında bıraktığı toplumun ve demokratik kurumların durumuyla yargılanacaktır.”

*** Bu yorumların hepsi ilgili gazetelerin 4 Haziran 2013 sayılarında yayımlanmıştır. 

*** Yukarıdaki yorumların çevirileri bana aittir.

51ac756bef5278292100001c

Gezi Parkı protestolarına İngiliz basını penceresinden bakmak…

Ülkemde yaşananlardan dolayı çok üzgün ve öfkeliyim. Elimde sürüyle yazı birikti, ama başka konuda bir şeyler yazarsam Türkiye’de özgürlüklerimiz uğruna zarar gören, yaralanan, ölen insanlara ihanet etmiş olurum gibi geliyor. Ama eylemler konusunda bir şeyler söylersem söylediklerim illa ki birilerinin hoşuna gitmeyecek. Zaten bir başlarsam susmayabilirim, o kadar doluyum. O yüzden ben susayım, İngiliz basını konuşsun. Aşağıdaki yorumların çevirileri bana aittir.

935077_10151494399518095_1841992576_n

1- THE GUARDIAN, blog yazarı ve siyaset bilimci Binnaz Saktanber, Ankara, “Yorum Serbesttir” köşesi

Orijinali: http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2013/jun/02/turkish-protesters-have-been-heard-turkey

TÜRK PROTESTOCULARIN SESİ DUYULDU

“–Türkiye’nin Liderleri Her İstediklerini Kendilerine Meydan Okunmadan Yapamayacaklarını Öğreniyorlar–

Küçük başladı ancak kontrol edilemeyecek düzeye geldi. Geçtiğimiz pazartesi günü bir avuç barışçıl protestocu Taksim Meydanı’ndaki Gezi Parkı’nı yıkılıp alışveriş merkezine dönüştürme planlarını protesto etmek için işgal etti. Söz konusu park İstanbul’daki az sayıda yeşil alandan biri. Bu kişiler oturuyor, kitap okuyor, belediye işçileri tarafından sökülmüş ağaçların yerine yenilerini dikiyorlardı. Çarşamba günü polis onlara biber gazıyla saldırdı ve çadırlarını yaktı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise o sırada İstanbul’un başka bir semtinde çevreciler tarafından aldığı eleştirel yanıta karşın üçüncü Boğaz köprüsünü inşa etmeye yönelik planlarını açıklamaktaydı.

Son seçimlerde aldığı yüzde 50’lik yetki, otosansür uygulayan geniş bir medyanın varlığına bir de kendisine karşı çıkan olmayınca otoriterleşen Erdoğan’ın kendine güvenmemesi için hiçbir sebep yoktu. Henüz birkaç hafta önce başka bir alışveriş merkezi inşa etmek için tarihî bir sinemanın yıkılmasına karşı yapılan protestolar acımasız polis saldırılarıyla susturuldu ancak halk feryat etmedi. Alkollü içkilerin satışı ve tüketimine, ertesi gün hapı kullanımına, kürtaj olma kararına, kamusal alanlarda çiftlerin öpüşmesine dair son kısıtlamalar, eşcinsel-biseksüel-transseksüel haklarını destekleyen bir yassa tasarısının reddedilmesi; Suriye sınırı yakınlarındaki Reyhanlı’daki bombalı saldırılar ve Türk ordusunun Roboski’deki hava saldırısının ardından Kürt sivillerin ölmesi, bir arbede olmadan geçti gitti. İnsanlar bu olaylardan sonra küçük bir park konusunda isyan ederler miydi? Fevkalade isyan ettiler. Bu mesele Türk tarihindeki en yaygın sivil itaatsizliğin katalizörü oldu.

Darbeler tarihine sahip olan Türkiye toplu gösterilere yabancı değil. Ancak bu girişimi özel hâle getiren sendikalar veya siyasi partiler tarafından düzenlenmiş olmaması. Bu girişimin kurumsal liderleri veya koordinatörleri yok. Erdoğan’ın protestoların ideolojik olduğu, laiklik yanlısı CHP tarafından düzenlendiği ve gösterilere ağırlıklı olarak üst orta sınıfların, kendi deyimiyle kaymak tabaka tarafından katılım sağlandığı yönündeki iddialarına karşın toplumun tüm kesimlerinden insanlar bu harekete dâhil oldular.

Perşembe gecesi bazı apolitik arkadaşlarım (ki birlikte yaptığımız en organize faaliyet birlikte akşam yemeğine gitmek olmuştur) Gezi Parkı’na gidip gitmediğimi sormak için beni aradılar. Cuma gecesi Ankara’daydım. Oradaki protestolarda siyasi görüşleri benimkilerden epey farklı olan birçok çocukluk arkadaşımı gördüm. Bizi selamlamaya gelen CHP’li milletvekilleri görmezden gelindi veya yuhalandı. Daha sonra Çinçin adlı yoksul mahalleden gelen iki kişiyle tanıştık. Bir sigarayı, hükûmete karşı küskünlüğümüzü ve biber gazının etkisinden nasıl kurtulunacağına dair notlarımızı paylaştık. Biri “Bu biziz, hepimiz aslında aynıyız.” dedi. Beni eve götüren taksi sürücüsü “Erdoğan’a oy vermiştim ama bu kadarı da fazla. Neden bize biber gazı atıyorsunuz, biz böcek miyiz?” dedi. Başörtülü mimar arkadaşım Yasemin polisin gaddarlığını eleştiren Tweet’ler attı ve Erdoğan’ın “gururunu bir kenara bırakıp protestocuları dinlemesini” talep etti.

Cumartesi günü kalabalıklar iyice arttı. İronik “Şerefine Tayyip!” gibi jenerik sloganların yerini “Hükûmet istifa!” sloganları aldı.  Bu, dile getirilen ilk somut talepti. İnsanlar üzerlerinde “Biz eylemci değiliz, biz halkız.” Yazılı pankartlar taşıdılar. Polis İstanbul’daki Taksim Meydanı’ndan çekildi ancak daha sonra kentin diğer semtlerinde tekrar ortaya çıktı. Ankara ve diğer kentlerdeki karmaşa devam ediyor.

Ben bunları yazarken göreceli bir sükûnet var. Sokaklar protestocular tarafından temizlendi. Ancak önümüzdeki 24 saat ne getirir bilinmez ama uzun süredir ilk defa sesimizin duyulduğunu hissettik. Erdoğan’ın istifa etmesini ummak delilik olur ancak daha çok yetkiyle donatılmış Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturma planları da sarsılmış oldu. Bu arada onun tavsiyesine de aslında uyabiliriz. Cumartesi günü bir televizyondaki konuşmasında Başbakan şöyle demişti: “Dört yılda bir seçim yapıyoruz… Hükûmetin politikalarıyla bir sorunu olanlar fikirlerini sandıkta ifade edebilirler.” Ne güzel bir fikir!”

942394_10151496110608095_969325310_n

2- FINANCIAL TIMES, köşe yazarı David Gardner, Beyrut

Orijinali: http://www.ft.com/cms/s/0/91caeca4-cb99-11e2-b1c8-00144feab7de.html

KİBİR ESİNTİSİ TÜM GÜCE SAHİP ERDOĞAN İÇİN TEHLİKE ARZ EDİYOR

“Başbakan olarak görevde bulunduğu on yılın sonunda ve artan oy oranı ile çok büyük üç seçim zaferi kazanmış olan Recep Tayyip Erdoğan tüm anketlerin efendisi ve öyle davranıyor. Ancak yeni İslamcı hükûmeti çevresinde toplanan otoriterlik kokusu, belirgin bir kibir dalgasını da beraberinde getirdi. Dolayısıyla İstanbul’da bir alışveriş merkezi daha inşa etmek için bir parka buldozerle girilmesine karşı yapılan protestolar Erdoğan’a kibirli olduğunu ayrıntılarıyla açıklıyordu.

Bu kentsel öfkeyi doğuran neden Gezi Parkı’nın yıkılmasıydı. İstanbul’un merkezindeki karmaşada Taksim Meydanı yakınlarında küçük bir yeşil vaha olma niteliğini taşıyan bu alan halka danışılmadan, yeni gelişim alanı için hükûmet tarafından tahsis edildi.

Ancak bu gösteriler yalnızca yeşil alan için yapılıyor olsaydı İstanbul’u aşıp da ani sel baskınları gibi başkent Ankara’ya ve düzinelerce başka kente sıçramazdı. Erdoğan ne kadar güçlü olursa olsun ancak bu kendisi için zorlu bir an.

İki yasaklı İslamcı partinin enkazından Hristiyan Demokrasinin Müslüman bir versiyonuna çevrilmek suretiyle yeniden inşa edilmiş olan Erdoğan’ın iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi, adının hakkını büyük ölçüde verdi: kişi başına düşen millî gelir iki katından fazla arttı, refah arttı, sağlık hizmetleri gelişti, yollar, okullar yapıldı, öte yandan “Anadolu Kaplanları” adı verilen yeni bir girişimci grubu ortaya çıkarak Türkiye’de bu işi yapan bir avuç holdinge karşı ayaklandı.

AKP’ye başka bir açıdan, inşa etmek istemedikleri hiçbir şey bulunmayan ve yollarına çıkan her şeyi buldozerle ezmeye alışmış müteahhitlerin partisi olarak da görülebilir. Yalnızca İstanbul’da yeni bir havalimanı, yeni bir Boğaz köprüsü, onun yanında bir deniz kanalı ve kentin İslami mimari mücevherleri üzerine gölge düşürecek, bir tepenin başına inşa edilecek dev bir camiye yönelik planlar var.

Muhalifleri ısrarla Erdoğan’ı bir yeni-Osmanlı padişahı olmayı amaçlamakla suçluyor. Ancak bence Firavun daha uygun bir tanım olurdu. Türk İslamcılarının alaylı bir şekilde dikkat çektiği gibi on yıllar öncesinin mücahitleri bugünün müteahhitlerine, yani inşaat kodamanlarına dönüştü.

Ancak bu protestolar, bir yeşil alanın yok edilmesine karşı olduğu kadar AKP’nin kamusal, toplumsal ve kültürel alana saldırısına da karşı. Erdoğan’ın liderliğindeki yeni yönetim, Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyeti idare eden laiklik yanlısı seçkinleri siyasi olarak kenara itti; özellikle de orduyu saf dışı bıraktı. Yürütme gücü üzerindeki bu demokratik olmayan denetimi kaldırdı ancak onun yerine bu siyasi boşluğu dolduracak ikna edici bir şey ortaya çıkmadı.

Dolayısıyla yeni yönetim, laik okul müfredatını yeniden tasarlama, Türkiye Bilimler Akademisinin bağımsızlığını ayaklar altına alarak çiğneme, gazetecileri hapse atma veya alkollü içki tüketimine sınırlamalar getirme konularında kendini özgür hissediyor. Laiklik yanlısı Türklerin çoğunun kendi yaşam biçimlerine yapılan saldırıya karşı düşmanlıkları, şu an şeffaflaşarak sokak protestolarına dönüşüyor. Bunun nedeni büyük ölçüde laiklik yanlısı muhalefetin, özellikle de Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisinin aciz kalması.

Erdoğan’ın Türkiye’sindeki gerçek dram, laiklik yanlılarının teokratik yönetimin hayaletini görmeleri değil; Kemalist muhalefetin seçilemez hâle geldiği gerçeğidir.

Siyasi açıdan üstün olan ancak kendilerine karşı komplolar yapıldığı paranoyasına kapılan Erdoğan ve AKP’nin hâlâ muhalefetteymiş gibi davranmalarının yarattığı çelişki de bu dramın parçasıdır. Ancak bir farkla k; AKP adlı, bu normalde iyi yağlanmış olan siyaset makinesinin geri besleme döngüsü, dalkavuklar yüzünden kısa devre yaptı. 2002 yılında ilk kez iktidara gelmeden önce AKP 22 ay boyunca ülke çapında 41.000 kişiyle mülakat yapmıştı. Şimdi müttefiklerinin dahi kabullendiği gibi Erdoğan çoğunlukla sadece kendini dinler oldu.

Başbakan ülkenin huzursuz Kürt azınlığıyla barış anlaşması imzalamaya ve gelecek yıl daha çok yetkiyle donatılmış olarak Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmaya kararlı.

Bu kadar ihtiraslı bir gündemi olan Erdoğan’ın yeni bir cephe açması için deli olması lazım. Kibir iyi organize edilmiş bir muhalefet olmayabilir ancak azametli birini mütevazileştirme potansiyeline sahiptir.”

970423_10151496110813095_1796675876_n

3- THE INDEPENDENT, başyazı

Orijinali: http://www.independent.co.uk/voices/editorials/editorial-turkeys-protests-need-a-light-touch-8641207.html

TÜRKİYE’DE PROTESTOLARIN YUMUŞAK BİR DOKUNUŞA İHTİYACI VAR

“600 ağacın kesilmesine karşı İstanbul’un merkezindeki Taksim Meydanı’ndaki gösterilerle başlayan Türkiye’deki şiddetli protestoları gözünde büyütmek de, olduğundan küçük algılamak da mümkün.

Olumlu yönden bakarsak buradaki protestolarla Arap Bahar’ının henüz başlangıcında Tunus ve Kahire’de meydana gelen ayaklanmalar arasında anlamlı bir benzerlik yok. Zira Türkiye’de demokratik yollarla seçilmiş, askeri darbeler döngüsünü sona erdirmekte apaçık başarılı olmuş ve ekonomik refahı oluşturmuş bir hükûmet var.  Gerçek olan şu ki, Türk halkının gösterilerde artık polis yahut askerin tepkisinden korkmadığını göstermesi bazı yönleriyle sağlıklı bir şeydir.

Ancak cesaret kırıcı olan şey, Türkiye’nin geniş Kürt toplumuyla barış için kapılarını açmasına karşın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın özellikle de medya üzerinde baskı kurması ve Suriyeli isyancıların tarafında pek rağbet görmeyen bir savaşa bulaşması ile artan bir otoriterliğin işaretlerini vermesidir. Geçen hafta alkollü içki satışına getirilen yeni kısıtlamaların dayatılmasıyla toplumun İslamlaştırıldığı yönündeki kaygılar da yeniden artıyor.

İstanbul gösterilerinin görünürdeki nedeni yeterince açıktır. Taksim Meydanı’ndaki ağaçların kesilmesi resmi olarak eski bir Osmanlı kışlasının restore edilmesi için yer açmak olsa da, protestocular bunun altında yatan gerçek niyetin zaten hali hazırda alışveriş merkeziyle dolup taşmakta olan bir ülkede yeni bir alışveriş merkezinin inşa edilmesinden şüpheleniyor. Ancak burada yatan tehlike; Türk hükûmetinin aşırı tepki göstermesi, şüpheli bir emlak anlaşmasına ilişkin korkuları devlete karşı bir tehdit olarak algılaması ve protestoları daha ciddi bir hâle dönüştürmesidir.

Türkiye’nin refahı yabancı sermaye akışına bağımlıdır. Suriye krizinin etkisi, İran ve Irak’la girilen kavgalar şimdiden istikrarsızlık riski yaratıyor ve yatırımcıları korkutuyor. Eğer içerideki kargaşalar bu belirsizliğe eklenir ve ekonomik açıdan bir başarı öyküsü olan Türkiye’nin konumunu baltalarsa, Taksim Meydanı’ndaki ağaçlar ülkenin kaygıları arasında sonuncu sırayı alır.”

4-THE DAILY TELEGRAPH, başyazı

Orijinali: http://www.telegraph.co.uk/comment/telegraph-view/10094780/Erdogan-needs-to-listen.html

ERDOĞAN KULAK VERMELİ

“Popüler protestolar tehlikeli bir ateşin hızıyla Türkiye’nin dört bir yanına sıçradı. 67 kentte yürüyüşler yapıldı; dün, göstericiler de İstanbul’un göbeğindeki Taksim Meydanı’nın fiilen sahibi hâline geldiler.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ikisi ezici çoğunlukla olmak üzere üç seçim kazandı ve istikrarlı bir ekonomik büyüme sağladı. Ancak bu protestolar damdan düşercesine ortaya çıkmadı. Erdoğan’ın yönettiği Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)’nin giderek artan İslamcı eğilimi bir şekilde Atatürk’ün 90 yıl önce kurduğu laik cumhuriyetle çatışıyor. Başbakan Türk halkına “üçten fazla çocuk sahibi olmalarını”, alkollü içki içenlerin “alkolik” olduğunu söyleyip alkollü içki satışını kısıtlayınca, birçok insan doğal olarak Başbakan’ın niyetini sorgulamaya başladı.

     Üstelik Erdoğan’ın otoriter içgüdüleri var ve eleştirilere tahammül edemiyor. Gözle görülür bir şekilde, Türkiye dünyada en çok gazetecinin hapiste olduğu bir ülke.  Bu şüpheyle yaklaşılması gereken bir durumdur. Gazetecileri Koruma Komitesine göre şu an 49 kişi hapiste çürüyor. Ülke medyasının bir kısmının protestoları görmezden geldiği gerçeği, birçok kişinin Erdoğan’a karşı gelmekten çekindiğinin bir başka işaretidir.

Erdoğan vakur ve duygusal bir adamdır. Arkasında büyük halk desteği olan usta bir siyasetçidir. Polisin İstanbul merkezinde cuma günü biber gazı kullanarak yaptığı müdahalede muhtemelen iki kişinin öldüğünü ve “aşırı güç” kullandığını bilge bir şekilde kabul etti. Bu Mısır’da Hüsnü Mübarek’i deviren Tahrir Meydanı protestolarının Türk versiyonu değil.

Yine de Erdoğan’ın halkı dinlemesi ve halka cevap vermesi iyi olur.  Avrupa Birliği’ne girmeyi amaçlayan ve hem Suriye’yle hem de İran’la sınırı olan Türkiye’de kargaşanın sürmesi hepimizi etkileyecektir.”

*** Bu yorumların hepsi ilgili gazetelerin bugünkü (3 Haziran 2013) sayılarında yayımlanmıştır. 

*** Yarın da yeni haber ve yorum çevirileriyle karşınızdayım.